|
|
|
“Türkiye’de bizden söz ediliyor mu?”
Kırım Hanlığının başkenti olmuş Bahçesaray’da "Hansaray, Gözyaşı Çeşmesi, Gaspıralı Müzesi ve Zincirli Medrese"yi gezmiştik. Kayaların arasından yüzünü son kez gösteren güneş etkisini kaybetmek üzereydi. Trajedisi, modern dünyanın tanık olduğu en büyük trajedilerden biri olan Tatarların toplu sürgününü yaşamış bir dede ile sohbet etmek üzere Akmescit yolu üzerinde Bahçesaray’a bağlı Tavbadrak Köyü’nde bir eve misafir olduk. Bu ev, Kırım’da beni hiç yalnız bırakmayan güzel insan Haydar'ın dedesi ve teyzesinin birlikte yaşadığı evdi. Odadan içeri girdiğimde yaşlı ve yorgun gözlerle Ukraynaca mı yoksa Rusça mı olduğunu anlamadığım Kiril alfabesiyle yayımlanmış gazete okuyan 80 yaşındaki dedeyi görüyorum. İçeri girdiğimizi fark edince ayağa kalkmak için hamle yapıyor. Daha doğrulmamışken, çektiği korkunç eziyetlerin izlerini taşıyan elini öpüyor, yanına oturuyorum. Haydar, daha önce geleceğimizi söylemiş olacak ki beni karşısında görünce hiç şaşırmıyor. Sımsıcak bir şekilde “Hoş geldiniz!” diyor. Ve eliyle işaret ederek yanına oturmamı istiyor. Sohbete başlar başlamaz duyduğum ilk soru karşısında ne diyeceğimi bilemiyorum. Hiç beklemediğim bir soruydu bu. Adeta bir tokat gibi yüzüme çarpmıştı. “Türk kardeşlerimizin bizlerden haberi var mı?” çok anlamlı bir soruydu, bu. Ne diyeceğimi şaşırdım. Soruyu duymazlıktan gelmeye çalıştım, zira verecek cevap bulamamıştım. Bu kez farklı bir tonda tekrarladı “Türkiye’de bizlerden söz ediliyor mu hiç?” Yine cevap vermek istemedim. “Türkiye’de bizlerden söz ediliyor mu?” Nasıl bir cevap verilebilir ki böyle bir soruya… Ne diyebilirdim ki? “Elbette” demeyi düşündüm fakat devamında “Öyleyse niçin” diye başlayan bir soruya muhatap olmaktan endişe ettim. Dedenin sitemini sözlerle ifade etmesine gerek yoktu zaten. Bakışlarıyla “Neden sahipsiz bıraktınız bizi?” der gibiydi. Belki de ben suçluluk duygusuyla böyle yorumluyordum. Sitem yüklü olsa da olmasa da bu çok yakıcı bir gerçeği ortaya koyuyordu: Kardeşliğin, dostluğun sıcaklığını hissettirememişiz, onlara… Köklerimiz, dinimiz bir olan aynı dili konuştuğumuz, benzer hisler taşıdığımız, benzer davranışlar sergilediğimiz kardeşlerimiz yanı başımızda, Karadeniz’in karşı kıyısında yaşıyorlar ama sanki Okyanus ötesindeymiş gibi uzak durmuşuz, onlara… Sıkıntılarına, problemlerine karşı kayıtsız kalmışız … Yalnız bırakmışız onları… Dahası “Kırım Türkleriyle dayanışmalıyız ” diyen sivil toplum kuruluşlarının çığlıklarını da duyan olmamış. Herkes gibi biz de sorunlarıyla baş başa bırakmışız… Doğru dürüst bilgi sahibi bile değiliz onlar hakkında. Öğrenmek için herhangi bir çaba da göstermiyoruz… Hayır, böyle olmamalı! Bu gerçekleri düşünerek cevap veremedim. Nuri dede, daha fazla ısrar etmedi. Ben de bakışlarımı kaçırarak konuyu dağıtmak için sorusuna cevap vermek yerine kendisine yeni bir soru yönelttim: “Sürgün gecesini anlatır mısınız?” Bizi karşılarken yüzünde beliren kocaman tebessüm kayboldu. Gözleri durgunlaştı. Suratı asılır gibi oldu. Sorumu hemen cevaplamadı. Çok kısa bir süre düşündükten sonra, başını kaldırdı, “korkunç bir geceydi” dedi. Adeta birkaç saniye içerisinde, yaşadıkları kabus dolu günler film şeridi gibi gözünün önünden geçti. Alnı kırıştı. Söze nereden başlayacağını bilemiyor gibiydi. Acıyla, “Almanlara yardım yaptığımızı iddia ederek Kırım halkının tümünü topluca sürdüler.. Büyük küçük, yaşlı, genç, kadın, çocuk demeden Tatar adı taşıyan herkesi sürdüler” dedi. Hatırladıkça hüzünlendiği belliydi. Gözlerindeki acı belirginleşti, “ 1944 yılıydı… Yetişkin olan, çocukluktan çıkmış bütün Tatar erkekleri, cephede savaşıyorlardı. Annemin üç çocuğu vardı. En büyüğü bendim. 1941 yılında 15 yaşlarında bir çocuktum. Sovyet ordusu, Kırım’ı ele geçirdikten yanlış hatırlamıyorsam yaklaşık bir ay sonraydı. Dışarıda bir takım gürültüler oluyordu, evde hiç kimse uyumuyordu. Herkes çok tedirgindi. Çok geçmeden büyük bir gürültüyle kapı vuruldu. Üç silahlı asker kapımıza dayanmıştı. "Size 15 dakika müsaade. Hazırlanıp kapının önünde bekleyin." diye bağırdılar. Yanımıza doğru dürüst bir şey alamadan vaktiniz doldu diye itekleyerek bizleri evden çıkardılar” Nuri dedenin yaşadıklarını hayal ettim. Korkunç bir şeydi, anlattıkları. Bir an empati yaptım. Kendimi onun yerine koydum. Evde otururken kapıyı çalan askerlerin yaşadığım evi terk etmemi istemesini düşündüm. Hayali bile korkunçtu…
18 gün boyunca aç susuz seyahat ettik Yutkunarak anlatmaya devam etti, “Tüm köy halkını köy meydanında topladılar. Hava aydınlanmıştı…Bir yere gidemiyorduk. Akşama doğru arabalara bizi bindirerek tren istasyonuna götürdüler. Tren bize yaklaşık 10 km uzaklıkta Bahçesaray’a yakın bir yerdeydi. Orada bizleri vagonlara bindirdiler. 18 gün boyunca aç susuz tıka basa insan dolu vagonlar içerisinde seyahat ettik. Vagonda ayak basmaya yer yoktu. Balık istifi olmuştuk adeta Bir vagona 50–60 aileyi tıkıştırmışlardı. Annem ve 3 çocuk bilinmeze doğru yol alıyorduk." Yanlış mı anladım acaba diye sordum: “Yolculuğunuz 18 gün sürdü öyle mi? “ Büyük çileler yaşamış olan yorgun başını sallayarak “ evet” dedi, “18 gün…” “Babanız yok muydu?” “Babam savaştaydı. Asker olarak Ermenistan’da görev yapıyordu.” Kafasını kaldırarak yüzüme baktı. “Hepimiz bindikten sonra askerler vagonun kapısını kapattılar. Vagonlarda hastalar da vardı, yaşlılar da. İçeride karanlıktan birbirimizi dahi tanıyamıyorduk. Vagonun içi o kadar doluydu ki kimse oturamıyordu. Tuvalet ihtiyacımızı insanların üstüne basa basa vagonun bir köşesine girip yapıyorduk. Artık hiç kimse kimseden utanmıyordu.” Duraksadı, “Yağmur yağdığında vagonun üstünden sular içeri doldu. Sular içerisinde kaldık.” Sanki rüyada konuşur gibiydi, sesi derinden geliyordu, “Bizi vagonlardan indirdikleri yer, Taşkent’e yakın bir yerdi. Şaşkındık. Ne yapacağımızı bilemiyorduk. Trende bulunan herkesi mi oraya indirdiler yoksa birkaç vagonu mu indirdiler orasını bilemiyorum. Su yoktu… Var olan sular da çamurlu ve pis sulardı. Hava çok sıcaktı… Yanımıza aldığımız erzaklar da yağmurdan ıslanarak çürümüştü. Gittiğimiz yerlerde, toprak kazılarak yapılmış çukurdan zemlenka adı verilen evcikler vardı. Daha önce o evciklerde hapis yatan mahkûmlar kalıyormuş. Taşkent’e gittiğimizde çok hastalandım. O evciklerin birisi de sağlık ocağıydı. Bir ay kadar orada yattım. Kötü şartlar ve pislik dolayısıyla tifo hastalığı yayıldı. Temizlik yapacak su yoktu. Sadece 5 dakika dışarı çıkıyordum. Hastalık dolayısıyla çok zayıflamıştım. Öyle ki zor ayakta duruyordum. Duvarlara tutuna tutuna yürüyordum. Her gün 18–20 kişi hayatını kaybediyordu. Ölüleri yıkayacak, gömecek adamlar yoktu. Çünkü o sırada savaş tüm hızıyla sürüyordu.” “Bizi oraya öldürmek için götürdükleri belliydi” Sesi titremeye başladı. Üzgün gözlerle süzdü beni. “Kırım’dan sürgün edildikten 1 yıl sonra savaş bitmişti. Gittiğimiz yerde ne ekmek vardı ne de başka bir yiyecek. Olanlar bizim için çok pahalıydı. Zaten paramız yoktu. Çalışanlara da para verilmiyordu. Sadece ekmek veriyorlardı. Bazıları sadece karın tokluğuna çalışıyorlardı. Bazı kimseler nehir üzerinde elektrik üreten barajda çalışmış olabilir, bilemiyorum. Biz orada çalışamadık.. Barajın kazılması işleri vardı. Araba ve diğer teknolojik gereçler yoktu. İnsanlar kazdıkları toprakları zor şartlarda taşıyorlardı. Ben çalışamıyordum. Çoğu insan da çalışamıyordu. Çünkü herkes hastaydı. Aslında hiç kimsenin ayakta duracak hali yoktu. Sonbahar gelince kolhozlara dağıtıldık. Birkaç aileyi bir arada dağıtmaya başladılar. Bazıları üç aile bazıları 2 aile şeklinde dağıtıldı. Biz iki aile bir odanın içinde birlikte yaşamak zorunda kaldık. Onlar 5 kişi biz ise 4 kişiydik. Havalar soğumuştu. Odun yoktu, su yoktu. Yaşamı sürdürecek hiçbir ortam yoktu. Bizi oraya öldürmek için götürdükleri belliydi.” “Orada size nasıl davranıyorlardı?” Gözleri mi nemlenmişti, bana mı öyle gelmişti anlayamadım. Bakışlarını kaçırıp anlatmaya devam etti. “Ben kolhozda çalışmaya başladım. 15 yaşındaydım. Çocuk yaşta ve de sağlıksız bir bünyeye sahip olduğum için oradaki şartlar bana çok ağır geliyordu. Oradan kurtulabilmek için Özbek okuluna kaydoldum. Birinci sınıfa giderken annem vefat etti. 2 kardeşim yetimhaneye alındı. O vakitler bizim serbest dolaşma hakkımız yoktu. Bir yere gitmek istediğimiz zaman, izin almamız gerekiyordu. Hiçbir hakkımız yoktu… Daha sonra bizi Taşkent’e götürdüler. Orada 3 yıl çalıştım. İşletmede bulunan yatakhanede kalıyordum. Köye gittiğimi duyduklarında beni hapse attılar. İzinsiz dolaştığım gerekçesiyle beni hapse tıktılar. 1956 yılına kadar bu durum böyle devam etti. İzin almaksızın bir yere gidemiyorduk. Bu kuralı çiğnemenin cezası 20 yıl hapisti. 56’dan sonra bu kanunu iptal ettiler… İşte bu şartlar altında yaşamak zorunda kaldık.” “Özbekistan’da ne kadar kaldınız?” Yorgun gözleri mahzunlaşmıştı. “Daha sonra okumaya gittim. Teknik okula kaydoldum. 3 yıl okuduktan sonra devam mecburiyeti olmayan açık öğretimde gaz sistemleri bölümünde okudum. Mezun olduktan sonra Taşkent Gaz İdaresi’nde çalıştım. Tam 32 yıl boyunca orada çalıştım.” “Kırım’a dönüşünüz nasıl oldu?” Az önce anlattıklarının etkisiyle dalgındı “Bu süreçte de çok sıkıntılar yaşadık. Toprak verilmedi. Büyük zahmetlerle inşa ettiğimiz evleri yok pahasına sattık, ana vatanımıza dönebilmek için. Eşim orada vefat etti.” İçim burkuldu. Suratında ağır, yorgun ifade vardı “Bunun üzerine ben de geri döndüm. Kırım’da devlet bize toprak vermediği için çocuklarım ve torunlarım zorla aldıkları bu topraklar üzerine ev inşa ettiler. Ben de onların yanına döndüm. Çocuklarım şimdi küçük de olsa birer ev sahibiler… Bana da toprak verilmesi için 3 yıl önce dilekçe yazdım. Ancak bu talebime henüz cevap verilmedi. Bizi, toprak verilmesiyle alakalı bir kanun olmadığını söyleyerek sürekli olarak oyalıyorlar. Ancak şu anda bizim önceden Kırım’da terk etmek zorunda kaldığımız evlerimizde, arazilerimizde Ruslar yaşıyorlar.” “Bizim evimizde şimdi 2 Rus ailesi oturuyor" “Nerede yaşıyordunuz?” Sustu, gözleri dolmuştu. Başını öne eğip bir süre öylece kaldı. Sonra burnunu çekerek başını kaldırdı. “Bahçesaray’dan Sivastopol’e giderken, 12 km sonra Yalta yolunun kenarında… O evde şu anda 2 Rus ailesi oturuyor… Ne evi ne de arazileri geri vermiyorlar. Ukrayna hükümeti bizim hakkımızın geri verilmesini sağlamıyor. İnsanların mecburiyet dolayısıyla aldıkları bazı hazine arazilerini polis zoruyla tekrar geri alıyorlar. Öte yandan böyle bir durumda hapse atıyorlar. Bizim haklarımızı koruyan kollayan kanun yok. Yasalar aleyhimize… Suçlu olmasan bile suçluymuş gibi ceza veriyorlar. Orada evlendim. 7 çocuğum vardı. 5 oğlum, 2 kızım. Hepsi burada şimdi. İhtiyarlayınca onların yanında yaşıyorum.” “Türkiye denildiğinde ne hissediyorsunuz?” Gözleri acıyla kısıldı. Sanki gözyaşlarını içine akıtıyordu. “Sovyet döneminde Türkiye’den söz etmek mümkün değildi. Hiçbir zaman mevzu bahis olmuyordu. İsminden bile söz edilmiyordu. Sürgün edildiğimizden Türkiye’nin haberi olmuştur. O zaman savaş dönemiydi. Çok kötü bir dönemdi. Bundan dolayı olsa gerek Türkiye’den bir yardım göremedik. İnşallah, Türkiye’de bizim hakkımızda güzel şeyler söyleniyordur. “ Kederli olan oda iyice duygusallaştı… Kırım’da çok şey anlatan fotoğraf karesi Dil Tarih Fakültesi Dekanı Doç. Dr. Refik Kurtseitov ile söyleşi yapmak üzere gittiğimiz Kırım Tatar Pedagoji Üniversitesi’nin koridorlarında Ayşe Bariyeva’ya rastlıyoruz. Refik hocayı bekletmemek için başörtüsü dikkatimi çeken Ayşe ile konuşamıyorum. Fakat onu bu kez Bahçesaray’a bağlı Tavbadrak Köyü’nde görüyorum. Sürgünü konuşmak için gittiğim Nuri dedenin yaşadığı evde Ayşe’yi görünce şaşırıyorum. Ayşe, Nuri dedenin torunuymuş. Nuri dede ile sohbetin ardından Ayşe’ye başörtülü olarak derslere girebiliyor musun? “Evet” “Okulunuzun hemen hepsi açık öğrencilerden oluşuyor. Başörtülü olman dolayısıyla herhangi bir baskı oluyor mu, arkadaşların ya da hocaların tarafından?” “Hayır” dedi ve ekledi “ Arkadaşlarımla aramda hiçbir sorun yok” Bu sırada salona orta yaşlarda bir bayan giriyor, “annem” diye tanıştırıyor. Anne Zareyama Bariyeva’ya “Kızınızın başörtülü olmasından rahatsız oluyor musunuz?” şeklindeki soruma, “asla” diyerek karşılık veriyor. Kimse kimsenin örtüsüne karışmıyor… Ne okulda, ne evde ne de sokakta… Birkaç kare fotoğraf aldıktan sonra İHH’nın gıda dağıtımına yetişmek için acele ediyoruz.
Kırım gerçeği 1'i okumak için TIKLAYINIZ
.117 |



