|
|
|
Kırım, bir zamanlar Deşti Kıpçak denilen Büyük Tataristan’ın parçasıydı. Ve yine bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içerisindeydi. Daha sonra süper güçlerin, devlerin mücadelelerine sahne oldu. Bin bir oyun ve savaşların ardından Rus İmparatorluğu’nun hâkimiyetine girdi. Böylece acı ve zulüm dolu yıllar başladı… Tarih, 1944 yılının 17 Mayıs’ı 18 Mayıs’a bağlayan geceyi gösterdiğinde, Kırım Tatarlarının kapısına dayanan Sovyet askerleri onları silahlarıyla ata yurdundaki son uykularından uyandırıyordu. “Bu öyle bir uyanış ki, bir süre sonra çoğu için ebedi bir uykuya dönüşecekti. 15–20 dakika içerisinde ne olduğu anlamadan kamyonlara doldurulan bu insanlar, en yakın tren istasyonlarında kendilerini bekleyen hayvan vagonlarına yüklenecek ve buralardan da silahların gölgesinde Sibirya’ya, Orta Asya’nın bozkırlarına, Özbekistan çöllerine, Urallar’a sürülecekti.
Büyük çoğunluğu kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan 112 bin 78 Kırımlı Tatar aile, nereye götürüldüklerinden bile habersiz, haftalarca sürecek bir ölüm-kalım yolculuğuna çıkarılacak, bunlardan 195 bin 471 kişi bu ölüm yolunda açlık, susuzluk ve salgın hastalıklardan dolayı hayatını kaybedecekti. Gerek Sovyet Rusya ve gerekse dünya basınında yer almış belgelere göre; bu insanların toplam sayıları 423 bin 100’dü. Bunların 200 bini sadece çocuktu ve bu sayı kadınlarla beraber toplamda yüzde 89,5 gibi bir rakamı ifade ediyordu. Bu da o dönemdeki toplam Kırım Tatar Türkü nüfusunun ortalama yüzde 46,3’üydü. Sağ kalanlar kurtulduklarına sevinemediler Bu sürgünden sağ kalanlar da kurtulduklarına hiçbir zaman sevinemeyeceklerdi. Çünkü birçoğu sadece birkaç yıl fazla yaşayabilme şansını bulabilecekti. Bu esir Tatarlar, tam 1944 yılından 1956 yılına kadar, yerleşim birimlerinden çok uzak yerlere kurulan “Toplama Kamplarında” esir hayatı yaşamaya mahkûm edileceklerdi. Bu kamplarda birbirlerinden koparılacaklar, işkence görecekler, öldürülecekler, sakat kalacaklardı. Direnenler ise ağır hapis cezaları ile cezalandırılacaklardı. Özbekistan'da 1966 yılında sürgün sonrası sağ kalan Kırım Türkleri konusunda yapılan bir araştırmada, bu insanların yüzde 46,2'sinin kötü yaşam koşullarından dolayı bir veya iki yıl içerisinde hayatlarını kaybetmiş oldukları ortaya çıkacaktı. Bu işkence Stalin’in ölümüne kadar sürecekti. Onun ölümüyle Kırım Tatar Türkleri “Toplama Kampları”ndan çıkma imkânını bulacaklar; ancak ne var ki, hiçbir zaman anavatanları Kırım’a dönme ve yerleşme iznine kavuşamayacaklardı. Bu sürgünde hep Kırım Tatarlarının “Nazi işgal kuvvetleri ile işbirliği yaptıkları” iddiasında bulunan Sovyet Rusya, savaş sonrası Sovyet Rus ordusundan terhis edilen Kırım Tatarı subay ve askerlerini bile anavatanlarına sokmayacaktı. Onlar da ya Orta Asya’ya gönderilecekler veya sürgün edilmiş ailelerini bulabilmek için dört bir tarafa dağılacaklardı. Evet, bu sürgün uygulamaya konulurken Sovyet ordusunun çeşitli kademelerinde görev yapan tam 53 bin Kırım Tatar Türkü bulunmaktaydı. Bunlardan 12 bini de Kırım’da Nazilere karşı savaşarak kan dökmüştü. Savaş bittiğinde ise tam 30 bin Kırım Tatarının Sovyet Rusya için hayatını feda ettiği ortaya çıkacaktı ve Moskova bu insanların kendileri için hayatını feda ettiğini görmezlikten gelecekti. Görülüyor ki, sürgünün gerekçesi sadece uydurma bir senaryodan ibaretti. Yani, bu gayet bilinçli, önceden planlanmış ve Kırım Tatarlarını top yekûn ortadan kaldırmaya yönelik bir “soykırım” hareketiydi. Yani, 18.yy sonlarından itibaren Kırım’da uygulamaya koyduğu soykırım ve sürgün politikalarının bir ileriki aşamasıydı. 1967 yılında iş işten geçtikten sonra ise, Sovyet hükümeti Kırım Tatarlarına yaptığı bu haksızlığı kabul etmek zorunda kalacaktı. 5 Eylül 1967 tarihinde Sovyet hükümeti aldığı bir kararla, Kırım Türklerinin vatanlarından haksız yere sürüldüklerini dünya kamuoyuna duyuracaktı. “Vatanın ve hakların iadesi” konusunda, Sovyet hükümetine karşı Kırım Tatarlarının verdiği mücadelesinin bir zaferi olan 5 Eylül 1967 tarihli bu karar, binlerce Kırımlı aile için umut olacaktı. Ancak, rejim baskıları yüzünden sadece 200 kadar aile Kırım’a geri dönmeyi başarabilecekti. Bu baskılar Gorbaçov’un 1987’de başlattığı “Glasnost ve Perestroika” dönemine kadar sürecekti. Gorbaçov’dan sonra Kırım’a dönüş hızlandırılacak, Sovyetler Birliği’nin dağıldığı 1991 yılından itibaren de en yüksek seviyelere ulaşacaktı. 1994 yılında artık Kırım’a yerleşmek için gelenlerin sayısı 260 bini bulacaktı…” Tatar kardeşlerimizin Kırım’dan Özbekistan’a, Özbekistan’dan Kırım’a savruluşları, acıları böyle özetleniyordu… Acı ve vahşet dolu hikâyeler Sovyet diktatörü Stalin’in emriyle bir gece yerlerinden yurtlarından sökülen, eşya gibi vagonlara doldurulup, hiç bilmedikleri diyarlara sürgüne yollanan, ağır işkencelere, zulümlere, soykırımlara maruz kalan kardeşlerimizin diyarı Kırım’da bulunduğum süre içerisinde geçmişe ait korkunç hikâyeler duydum. Yarım asır önce yaşanan trajediydi, dinlediklerim. Kanla karılan toprağın, kanlı toprakla karılan Kırım Tatarlarının yaşadığı hikâyelerdi onlar… Acı ve vahşet dolu hikâyeler… Yaşlısıyla genciyle acıyı yaşamış, sürülmüş, katledilmiş, yalnız bırakılmış, tecrit edilmiş ama yine de dik duranların hikâyeleri… Hikâyede, vagonlar, dipçikler, hastalıklar, soğuk, açlık, sefalet ve ölüler geçiyordu, öksüz kalan çocuklar yüzüyordu içinde… Anlatılanları duydukça tüylerim diken diken oluyor, içimi hüzün kaplıyordu. Yardım götüren İHH ekibiyle birlikte gün boyu yaşadığımız curcunaya rağmen derinlerde bir yerlerde keder yüklü bir acının boğazıma düğümlenmesini, gözlerimi yakmasını engelleyemiyordum. Dinledikçe de; ne bizlerin ne de tüm insanlığın bu topraklarda yaşanan göçlerin, savaşların ve trajedinin boyutunu tam olarak bilmediğini, dahası Kırım’ın ülkemizde tam olarak bilinmediğini, bu toprakların yeterli biçimde tanınmadığı gibi, tanıma gayretinde de bulunulmadığını fark ediyordum. …Ve bu toprakların ölmüş ölmüş ama yeniden yeşillere bürünüp dirilmiş olduğunun da bilinmediğini öğreniyordum. “Kırım’dan söz açıldığında herkes ağlaşırdı” Akmescid’de bulunan Camii Kebir’in avlusunda banka oturmuş sohbet eden iki yaşlı dedenin yanına yaklaşıyorum. Rıfat Harbaba ve Seyid Bekir adlı dedelerle kısa kısa bir tanışmanın ardından sohbete başlıyoruz. Onlar da Özbekistan’a sürgüne gönderilmişler. Onların da sürgün hikâyesi tıpa tıp bir birine benziyordu: Acı, çile, vagon, sürgün, ölüm ve sefalet… Kırım’a dönüşlerinin nasıl olduğunu soruyorum: Derin bir iç geçiriyorlar. “Özbekistan çöllerinde yaşamak bize çok ağır geliyordu. Kırım’ın taşına toprağına, bağına, bahçesine, suyuna hasrettik. Vatan hasretiyle yanıp tutuşuyorduk. Her günümüz Kırım türküleriyle, manileriyle, geçiyordu. Kırım’dan söz açıldığında hasretle anar, yaşlı genç demeden herkes ağlaşırdı. Kırım’a dönmek için büyük mücadeleler verdik. Geri döndüğümüzde kendi evimize gittik, bir de ne görelim; doğduğumuz büyüdüğümüz evde başkaları yaşıyordu. O evin ve arazilerin bizim olduğunu söylesek de dinletemedik. Sonra bir yere ev yaptık…” Gece bir hayli ilerlemişti.
Yarın: Acı ve vahşet dolu sürgün yılları
.117 |



