|
Gözlerime inanamamış, haberi dehşet içinde birkaç defa okumuştum. Bosna'daki katliamı yönettiği bilinen bir câninin 'şair' olması ve önemli bir ödüle lâyık görülmesi inanılır gibi değildi. İçim kan ağlayarak "Kırın Kalemlerinizi Şairler" başlığını taşıyan bir yazı kaleme almıştım:
"Demek ki, hem insan kasabı, hem şair olmak mümkünmüş. Adamın ilham perileri kan görmedikçe harekete geçmiyor olmalı. Masum insanlar bombalarla parçalandıkça, kadınlar gözü dönmüş Sırp köpeklerinin saldırısına uğradıkça keyiflenen ve Müslüman kanını mürekkep niyetine kullanan bu kuduz herif, yarın Nobel Edebiyat Ödülü'ne de lâyık görülürse hiç şaşırmamak gerekir.
"Diktatörleri öven şairler çıkmıştır. Şu anda hatırlamıyorum, ama belki çeşitli sebeplerle cinayet işleyenler de vardır. İnandığı bir dâvâ uğruna savaşan ve savaşırken düşmanlarını öldüren şairleri hoşgörüyle karşılayabiliriz. Lord Byron hayranı olduğu Yunanlılar safında bize karşı savaşırken hastalanıp ölmüştü. Belki de içimizden herhangi birinin dedesinin dedesini Lord hazretleri vurmuştur, kim bilir! Şiirini silah gibi kullanan şairler de olmuştur ve olacaktır! Fakat tarihte, bildiğim kadarıyla, planlı bir katliamı yöneten, bir milleti yaşlı, genç, kadın, çocuk demeden hunharca katleden, bu yetmiyormuş gibi, öfke ve nefretini zengin bir kültür mirasına da yönelten başka şair yoktur!
"Hayır, bu adam şair olamaz! Eğer şairse, şiire yazık! Kırın kalemlerinizi şairler, Radovan Karadziç adında bir şairin yaşadığı çağda 'şair' diye anılmak utanç vericidir!"
Bunları yazdığım tarihte henüz Srebrenitsa katliamı yapılmamıştı.
1995 yılı Temmuz'unun ortalarında, Srebrenitsa'da yakın tarihin en büyük soykırımı gerçekleştirildi. Karadziç'in planlayıp Ratko Mladiç adındaki aşağılık generalin uyguladığı, Birleşmiş Milletler Barış Gücü'nde görev yapan Hollandalı askerî birliğin de göz yumduğu bu soykırımla ilgili haberleri okudukça insanlığımdan utanıyordum. Bu sebeple başını Ertuğrul Günay'ın çektiği Bosna İçin İnsanlık Girişimi'ne katılma teklifi alınca tereddütsüz kabul etmiştim ve yetmiş dört aydın -şairler, yazarlar, ressamlar, müzisyenler, gazeteciler, ilim adamları, doktorlar, hukukçular- 18 Ağustos'ta, yani Srebrenitsa katliamından bir ay kadar sonra kiraladığımız bir uçağa yardım malzemelerini yükleyip Split'e uçmuş, oradan otobüslerle Bosna'ya geçmiştik.
İlk durağımız gece vakti ulaştığımız Mostar'dı ve ben Mostar Köprüsü'nü ilk defa o gece yıkılmış haliyle görmüştüm. Ertesi gün de Tuzla'ya geçmiş ve 20 Ağustos sabahı, küçük bir meydandaki mütevazı bir abideyi ziyaret etmiştik. Bu abide, 25 Mayıs'ta, yani bizim Tuzla'ya vardığımız tarihten üç ay önce bu meydana düşen bir havan mermisiyle can veren kızlı erkekli tam yetmiş bir genç için dikilmişti: Katolik, Müslüman, evli, nişanlı...
Srebrenitsa'da yaşanan facianın boyutlarını henüz bilmiyorduk.
Tuzla'daki meydanda hayatını kaybeden gençlerden altmışı bir parkta toprağa verilmişti ve her gün çiçeklerle bezenen mezarlar hâlâ taptazeydi. Ve anneler, babalar, eşler, nişanlılar, sevgililer hâlâ gözyaşı döküyorlardı. O gün yaşadığım duyguları tarif edemem. Özellikle aynı şehirdeki mülteci kampını ziyaret ettikten sonra hayata bakışım tamamen değişmişti; savaşın nasıl büyük bir felâket olduğunu ve insanları ne hâle getirdiğini en somut şekliyle görmüştüm. O günden beri savaş kelimesi bile tüylerimi diken diken etmeye yetiyor!
Aslında Bosna'da yaşanan savaş değildi; bir halkı yok etmeye kararlı bir câniler sürüsünün vahşi saldırısıydı.
Sonradan öğrendik ki, Sırplar Srebrenitsa'da, 12 Temmuz'da 6-80 yaş arası binlerce Müslüman erkeği "savaş suçlusu" oldukları için sorguya çekilecekleri bahanesiyle ayırmış ve hemen hepsini acımasızca katletmişler! Kadınlardan, çocuklardan ve yaşlı erkeklerden oluşan on beş bin civarında Boşnak da dağları aşıp Tuzla'ya ulaşabilmek amacıyla ormanlık bölgeye dalmış, ancak çoğu Sırpların bombardımanı sonucu, bir kısmı kimyasal silahlarla, bir kısmı da açlık ve susuzluk yüzünden can vermiş!
Bizim ziyaret ettiğimiz mülteci kampındaki Bosnalıların çoğu, Srebrenitsa'dan kaçıp Tuzla'ya ulaşabilenlerdi.
O feci manzarayı görmeyen birine anlatmak çok zor.
Evet, bu insanlık dramının sorumlularından biri olan Radovan Karadziç, tam on iki yıl sonra Belgrad'da yakalanmış. İsmini değiştirip sakal bırakmışmış da, onun için bugüne kadar ele geçirilememişmiş! Bir devlet düşünün ki, on iki yıl merkezinde yaşayan bir suçluyu bulamıyor! Fakat masum insanları ellerini kollarını bağlayıp kurşuna dizmekte üstüne yok!
Avrupa Birliği, Sırbistan'ı kabul etmek için Karadziç ve Mladiç'in yakalanıp teslim edilmesini şart koşmuşmuş. Ne çirkin bir değiştokuş! İmdi, Karadziç alçağı yakalandı diye Sırplar aklanmış mı olacak?
Hani, "Karadziç Nobel Edebiyat Ödülü'ne lâyık görülürse hiç şaşırmam!" demiştim ya... Ona Nobel vermediler, ama Srebrenitsa'da korumakla görevli oldukları binlerce Müslüman'ı kamyonlara doldurup Sırplara teslim ederek katledilmelerini seyreden Hollandalı komutan Thom Karremans ve askerleri, geçenlerde Hollanda Savunma Bakanlığı tarafından onur madalyasıyla ödüllendirildiler.
İşte Avrupa'nın çirkin yüzü!
108
|