|
|
|
Can AKSIN \Bugün
Pazar günü, "yüksek faizin faturasını gariban halkımız ödüyor" başlıklı bir yazı yazmıştım. Yüksek cari açığı kapatmak için, faizleri yüksek tutmak zorundaydık.
Faizleri, yüksek tutunca da, Türk Lirası'nın değer kazanması kaçınılmaz oluyordu. Döviz fiyatları düşüyor ama bu dengelemenin faturası, fakir halka çıkıyordu. Hazine, yüksek faizle borçlanabilmek için, halkımızın satın aldığı mal ve hizmetlerin KDV, ÖTV gibi vergilerini toplayıp, bono faizlerinin finansmanında kullanıyordu. Zengini de fakiri de aynı KDV'yi ya da ÖTV'yi ödüyor, toplanan bu paralar, Hazine tarafından, "paradan para kazanan zenginlere" aktarılıyordu.
Bu yüzden zaten bozuk olan gelir dağılımı daha da bozuluyor, "zengin daha zengin, fakir daha fakir" oluyordu. Necmi Güler Dabağ, Pazar günkü bu yazımın altına bir yorum yapmış. Gazetecilerin, yazarların, ekonomistlerin, "vurdumduymazlığından" yakınıyor. Yorumunda şöyle demiş: "Son 7 ayda, ekmeğe yüzde 75, kuru bakliyata yüzde 100, ete yüzde 40, tavuk etine yüzde 50, süte yüzde 50, una yüzde 60, ihtiyaç maddelerine yüzde 50, elektriğe yüzde 39 zam yapıldı. Ben SSK emeklisiyim. Bize 2008 yılı sonuna kadar yıllık toplam, yüzde 9.2 zam yapıldı. Bizi perişan ettiler. Bizi öldürüyorlar. Kurtaran yok. Nerede gazeteler, yazarlar, ekonomistler? Yazıklar olsun. Sayın Aksın, hiç olmazsa siz, "fakirin daha fakir olduğunu" yazdınız. Sağ olun, var olun." Necmi Güler Dabağ haklı. Gazeteciliğe başladığım yıllarda, gazeteler, fakir halkın, işçinin, memurun dertlerine sahip çıkarlar, o konuları geniş bir şekilde işlerlerdi. Hiç unutmam, Günaydın Gazetesi'nde çalışırken, bir gün Bursa, Kestel'den, benim adıma bir telgraf gelmişti. Ben telgrafı okurken, yanımdan geçen patronumuz Haldun Simavi, "Nedir yavrum o?" diyerek telgrafı sordu. "Kestel halkı perişan olmuş. Ne domatesler para ediyormuş, ne de şeftaliler. Hale mal gönderiyorlarmış, borçlu çıkıyorlarmış" dedim. "Koş, git güzel bir röportaj yap gel" dedi. Masama gidip hazırlanmaya başladım. Henüz 20- 25 dakika olmamıştı ki, Haldun Bey, koridordan seslendi; "Hâlâ gitmedin mi yavrum?" Gittim ve sadece Bursa, Kestel yöresini değil, bütün Trakya'yı dolaştım. Gerçekten üreticilerin hali haraptı. Ne domatesler para ediyordu, ne soğan, ne şeftali. Gerçekten, hale mal gönderenler, taşımaydı, komisyondu, sandık sepetti derken, sonuçta borçlu çıkıyorlardı. Gazeteye geldim, Haldun Simavi'ye anlattım. "Yaz yavrum" dedi. "Aynen bana anlattığın gibi açık açık yaz." O röportajın başlığı, "Bıçak kemiğe dayandı" olmuştu. Bir başka zaman da, Doğu ve Güneydoğu'dan gelen bir telgrafta, "Ne kömür var ne tezek. Ne yem var ne de bir şey, soğuktan ve açlıktan hayvanlarımız ölüyor" yazıyordu. Telgraf üzerine, Posof'tan Eruh'a kadar, bütün Doğu ve Güneydoğu'yu gezip dolaşmış, gözümün önünde hayvanların öldüğünü görmüş ve fotoğraflarını çekmiştim. Fotoğrafları gören Haldun Simavi, "Fotoğrafını çektiğin bu ölümü yaz, edebiyat yapma" dedi. Birinci sayfadan, 5 gün üst üste, Doğu ve Güneydoğu'daki açlığı sefaleti anlatan röportajı yayınladık. Başlık, "Sizde Allah korkusu yok mu?" idi. Röportaj, hem yurtiçinde hem yurtdışında çok etkili oldu. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü olan FAO, duruma el koydu ve o bölgeye yardım gönderdi. Fakirlik Türkiye'de olduğu kadar dünyada da büyük dert. Dünyanın çok büyük kısmı, aç ve susuz adeta can çekişiyor. Birleşmiş Milletler'in yayınladığı "İnsani Gelişmişlik Raporunu" da hatırlayalım. Raporda, 2015 yılında, 800 milyondan fazla insanın, fakirlik ve açlıkla mücadele edeceği vurgulanıyor. Raporun ortaya koyduğu düşündürücü tablo şöyle: 2.5 milyar insan, günde 2 dolardan daha az parayla yaşamaya çalışıyor ve dünya gelirinin sadece yüzde 5'ini kullanıyor. 2.6 milyar insan, sağlıksız koşullarda yaşıyor. 850 milyon insan yetersiz besleniyor. 800 milyon insan okuma yazma bilmiyor. Ve en çarpıcı sonuç; her dakika, 1.200 çocuk ölüyor. Siz bu yazıyı 5 dakikada okuduysanız, siz yazıyı okuyup bitirene kadar 6 bin çocuk ölmüş oldu. 108 |



