|
Müslümanlar, günlük hayatları içerisinde; namaz ve namaz dışında olmak üzere Fatiha Suresi’ni sürekli olarak tekrar ederler. Bu tekrarların öneminden dolayıdır ki bu durum bir ayet-i kerimede şöyle zikredilmiştir: “Yemin olsun ki sana, tekrarlanan yediyi ve yüce Kur’an’ı verdik” (Hicr, 87) Yüce Allah Fatiha Suresi’ni gün içerisinde defalarca tekrarlamamızı istediğine göre, bu ayetlerle muhatap olan biz Müslümanların gündemimizin önemli bir parçasını bu ayetler oluşturmalıdır. Kaldı ki savaş hallerinde bile namazın terkine cevaz verilmediğine göre, namazın merkezinde yer alan Fatiha Suresi, savaş halleri gibi toplumsal olarak sıkıntılı günlerde bile gerçek gündemi teşkil eder. Bu durum bize şöyle de bir ipucu verir: Savaş hallerinde bile Fatiha Suresi Müslüman hayatının merkezinde yer aldığına göre, bu surede insanları sosyal bunalımlar ve ekonomik krizler gibi benzer problemli durumlardan kurtaracak bir takım çözümler mevcuttur. Demek ki her türlü olumsuz durum karşısında, namaza ve Fatiha Suresi’ne sarılmak başlı başına bir çözüm ve kurtuluştur. Başka bir ifadeyle bu sure, sadece tek tek insanları değil, toplumları da doğrultmaktadır. Fatiha Suresi en başta dua mahiyeti taşıması itibariyle müminler için bir rahmettir. Zira Yüce Allah kabul etmeyeceği duayı kullarına öğretmeyecektir. Daha sonra yaratılış gayesine uygun bir hayatın hangi prensiplerle yaşanacağını öğretmesi yönüyle de ikinci bir rahmettir. Bu prensiplerin gün içerisinde sürekli tekrarlanması ise bir anlamda bilinçaltına Yüce Allah’ın Rahman, Rahim, Rab ve din gününün Malik’i olduğunun kazınması demektir. Yalnız O’na kulluk edip, yalnız O’ndan yardım istememiz gerektiği hakikatini de bu sayede hep canlı tutar ve yine bu sayede gazaba uğramış ve sapkın kimselerden olmayız. İşte bu bakış açısıyla gündeme yeni bir pencere açmak suretiyle Fatiha Suresi üzerine düşünmek yerine buyurun bizzat bizim gerçek gündemimiz olan Fatiha Suresi’nin kapısından içeri girelim Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla... Her işine besmele ile başlayan bir mümin, Yüce Allah’ın şefkat ve merhameti ile ilgili olan Rahman ve Rahim isimlerini söyleyerek hayatının merkezine rahmeti her şeyi kuşatan Yüce Allah’ın hak dinini koyar. Bu bir bakıma Yüce Allah’ı hayatın her alanından çıkarmaya çalışan sekülerizmi de reddetmesi demektir. Yani besmele çeken insan “Ben bu işimi Yüce Allah ile irtibatlandırıyorum” demekte ve böylece dünyevi düşüncelerin huzursuzluğundan kurtularak kutsal olanla ilahi bir bağ kurmaktadır. Bu anlamıyla besmele her işte bir hatırlayış ve Yüce Allah’la olan bir rabıtadır. Kur’an’da bir istisna hariç bütün surelere bu iki sıfatın içerisinde bulunduğu besmele ile başlanılır. Bu durum bütün surelerin besmele bağlamında tefsir edilmesinin gerekliliğine işaret eder. Yani ayetler hangi konuda olursa olsun, baş kısmında “Rahman” ve “Rahim” ismi olduğuna göre, “rahmet” faktörü es geçilmeden anlaşılmalıdır. Buna göre biz bütün sureleri anlamaya çalışırken, onları Yüce Allah’ın geniş rahmeti bağlamında anlamaya çalışırız. Bu bakış açısıyla baktığımızda İslam’ın hırsıza ve iffetsizliğe verdiği ağır cezaların arka planında bile bir “rahmet” tecellisi olduğunu görürüz. Belki bu cezalar o suçları işleyenler için birer azap anlamına gelse de, genel olarak insanların mal ve can güvenliği veya ahlaki tekâmüllerini sağlıklı bir şekilde sürdürme hakkı düşünüldüğünde bu cezaların topluma bir rahmet olarak yansıyacağı söylenilebilir. Hamd âlemlerin Rabb’i olan Allah’a mahsustur. Hamd sevgi ile birlikte, tazîm ve saygı göstererek güzellikle övmek demektir. Hamd zemmin zıddı olup şükürden daha umumî bir mâna ifade eder. Çünkü şükür nimet karşılığı olur, hamd ise böyle değildir. (Bkz. Muhammed Ali Es Sabuni, Safvetü’t Tefasir, c.1, s.34) Nimetin olması şükrü gerektiren bir durumdur. Surede hamd ve nimetin bir arada zikredilmesi de buna işarettir. Burada “terbiye” kelimesiyle aynı kökten gelen “Rab” isminin kullanılması ile Yüce Allah’ın hak ve batılın, iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın belirleyicisi olan ahlakî değer ölçütlerini koyarak, insanları böylece terbiye ettiğine işaret edilmektedir. “Rab” ismi aynı zamanda da “düzen koyucu” anlamına da gelmektedir. Bildiğimiz ve bilmediğimiz bütün âlemlerdeki düzenler O’na aittir. Dünyada, ahirette ve bunun dışındaki bütün âlemlerde düzen koymak sadece O’na aittir. Bu anlamda O bütün zamanı ve mekânları kuşatan bir varlıktır. Dolayısıyla O, bütün âlemlerin (on sekiz bin âlemin) kuşatıcısı olduğu gibi, zaman bakımından da “Rahman” olarak dünyevî zamanı, “Rahim” olarak hesaptan sonraki zamanı ve din gününün sahibi olarak da hesap gününü kuşatmaktadır. “Alemler” ise Yüce Allah’ın dışındaki her şeydir. Canlı veya cansız, gördüğümüz veya göremediğimiz bütün varlıklar bu kavramın içine girmektedir. Dolayısıyla Yüce Allah’ın “Alemlerin Rabb’i” oluşu, alemler üzerinde otorite sahibi olduğunu ifade etmektedir. “Alem” kelimesi “alamet” kelimesinden gelir. Burada “alem”, Yüce Allah’ın varlığına ve birliğine bir alamettir. Dolayısıyla bir bakıma O’nun Rabbü’l Alemîn oluşu bu alametleri ortaya çıkartması ve bunlardaki düzeni insanların idrakine sunması demektir bir anlamda. “Rabb’ül Alemîn” oluşundan aynı zamanda Rabb’imizin sadece Arapların Rabb’i değil, Türk’ün veya herhangi bir milletin Rabb’i değil âlemlerdeki herkesin Rabb’i olduğunu anımsarız. Tıpkı “Rahmete’l lilalemin” yani “Alemlere Rahmet” olarak gönderilen Efendimiz’in bütün insanlığa ve bütün yaratılmışlara bir rahmet olduğu gibi... O Rahman ve Rahim’dir Burada iki tane “ra-hi-me” kökünden gelen kelime vardır. Rahman ve Rahim ilahi sıfatlarının her ikisi de “bağışlama”, “merhamet”, “şefkat” anlamına gelen ve fakat daha da kapsayıcı bir mâna ifade eden rahmet isminden (bu ismin mastarından) türetilmişlerdir. (Bkz. Kur’an Mesajı, İstanbul, 1999, c.1, s.2) Yüce Allah’ın “Rahman” oluşunun mânası, dünyada bütün insanlara merhamet ederek nimet vermesi; “Rahim” oluşu ise ahirette sadece müminlere merhamet etmesidir. Araf 156’da Yüce Allah şöyle buyurur: “Rahmetim her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.” Bir hadis-i şerifte ise Yüce Allah’ın rahmetinin gazabından çok olduğu bildirilmiştir. (Bkz. Buhari, Tevhid, 15) Surenin başında besmeledeki rahman ve rahim sıfatlarının zikrinden sonra burada bir kez daha bu iki sıfatın zikredilmesi, mushaftaki ilk ayetler olması hasebiyle manidardır. Bu ayette Rahman tüm şefkat ve merhametiyle sureye “Er- Rahman” ve “Er Rahîm” mühürlerini bir kez daha basmış ve rahmetinin kuşatıcılığını bir kez daha göstermiştir. Sevgi ve şefkatten bağımsız bir merhamet ise düşünülemez. Zira Rabbü’l Alemîn, kullarını çok sevmekte ve onlara şefkat göstermektedir. Kur’an’ın bütün bu öğütleri vermesinin asıl nedeni de insanların kendi ayakları ile ateşe doğru gitmelerine engel olmaktır. Kur’an’ın, insanların imana ermesi için bu kadar çok delil getirmesinin nedeni de işte budur. Rahman ve Rahim isimleri tüm mahlûkat için bir şefkat kanadıdır. Din gününün malikidir Saffat Sûresi’nin 20. ve 21. ayetleri “ din günü” ifadesini şöyle açıklamaktadır: “Dediler ki: Yazıklar olsun bize, işte bu din günüdür. Evet, işte bu, o sizin yalanladığınız ayırt etme günüdür.” Demek ki o gün suçlularla masumların, inkârcılarla inananların ayrılacağı ve herkesin hak ettiği yere yerleşeceği bir gündür. Şu ayet-i kerimelerde de bu gerçeğe şöyle işaret edilmektedir: “Yoksa o kötülükleri yapıp duran kimseler, kendilerini iman edip iyi ameller yapan kimseler gibi yapacağımızı, hayatlarını ve ölümlerini bir tutacağımızı mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar.” (Casiye, 21) “Din gününü sana bildiren şey nedir? Sonra din gününü sana bildiren şey nedir? Hiç bir nefsin bir başka nefse herhangi birşeye güç yetiremeyeceği gündür; o gün emir yalnızca Allah’ındır.” (İnfitar,17-19) “O gün Allah, Peygamberi ve onunla birlikte iman etmekte olanları küçük düşürmeyecektir.” (Tahrim, 8) Yalnız Sana kulluk eder ve Sen’den yardım isteriz Bu bir dua örneği olmakla birlikte aynı zamanda şirke karşı da bir uyarıdır. Yani Yüce Allah’a kulluk eden bir mümin mutlak manada başka yerlerden medet umamaz ve yardım isteyemez. Kulluk ve ibadet yalnızca namaz, oruç, zekât gibi ibadetleri eda etmek değil, O’nun hükmüne boyun eğmek, sünnetullahına uyum sağlamak ve o düzeni hiçbir şekilde bozmaya yeltenmemektir. Yani başka bir ifadeyle insana verilen hilafet görevini layık-ı vechiyle yerine getirmektir. Burada aynı zamanda müminler için çok önemli bir bilgi vardır: Yüce Allah yardım ederse kimsenin yardımına ihtiyacımızın kalmayacağı; yardım etmezse de O’ndan başka herkes birleşse de bunun bir faydasının olamayacağıdır. Bu ayette dikkatimizi çeken bir diğer husus ise şudur: Ayette “sana kulluk ederim” değil “sana kulluk ederiz” denilmektedir. Yani burada mütekellim cemi sîgası kullanıldığına göre bu gösterir ki, İslamiyet bir ümmet, bir toplum, bir cemaat ve bir millet dinidir. Ferdî esasları ihmal etmemekle birlikte sadece ferdî esaslara dayanan bir din de değildir. İslamiyet “cemaat ruhu”nu canlandırarak fertlerine “biz” duygusunu kazandıran ve temelinde toplumsal bazı hedeflere ulaşmayı da gaye edinen yüce bir dindir. Milyonlarca Müslüman, günde beş vakit namazlarında defalarca “sana kulluk ederiz” dediklerine göre onları birleştiren ve “biz” yapan en temel ortak nokta da işte burasıdır. “Demek ki sen ve bendeki ortak özelliği bulabilmeliyiz ki bizden söz edebilelim. ‘Biz’den söz edenler bu ortak özelliği de belirtebilirler... Aramızda bu ortak özellik varsa ‘ben’ kuzey kutbunda, ‘sen’ ekvator üzerinde, ‘o’ güney kutbunda olsak bile ‘biz’iz demektir.” (Hatemi, Batılılaşma, İstanbul, 1987, s. 85, 86) Bizi dosdoğru yola ilet Bu yol; tüm kutsal kitapların, Kur’an’ın ve peygamberlerin işaret ettiği yoldur. Yasin Suresi 61’de şöyle buyrulur: “Ve bana kulluk ediniz, sırat-ı mustakim budur.” Rabb’imizin izi olmayan hiçbir yol doğru değil, hiçbir sistem de masum değildir. Bu ayetin meali “Bizi istikamet caddesine hidayet eyle” şeklinde de yapılabilir. Zira birçok meallerde “ihdina” kelimesinin “hidayet” bağlantısı ve “müstekîm” kelimesinin de “istikamet” bağlantısı es geçilmektedir. Said Nursi kısa tefsirinde “hidayet” konusunda şöyle söyler: “En büyük hidayet hicabın (perdenin) kaldırılmasıyla hakkı hak, batılı batıl göstermektir.” (İşaretü’l İcaz, İstanbul, 1998, s.28) Buna göre genellikle “ilet” veya “yönelt” olarak çevrilen “ihdina” kelimesi “hidayet eyleme” yani bir bakıma hak ve batılı ayrıştırma anlamındadır. İstikamet yoluna hidayet olunmak isteyenler aslında şöyle dua etmiş olurlar: “Rabb’im bana, hakkı ve batılı birbirinden ayırmam için lazım olan doğruluk ölçütünü ver ki ben de dosdoğru yola böylece yönelmiş olayım.” Böyle bir duayı eden kul, iradesini ortaya koymuş ve doğruluk ölçütü üzere dosdoğru bir yolda gidebilmesi için kendisine lazım olan ölçütü Rabb’inden istemiştir. Artık bundan sonrası Rabb’in işidir. Nitekim Yüce Allah, bu doğruluk ölçütünün (hüden) Kur’an olduğunu Bakara Suresi’nin 2. ayetinde açıklamış ve aynı surenin 6. ayetinde de bu ölçüte göre hayatlarını idame edenlerin iki cihanda kurtuluşa ereceğini müjdelemiştir. Evet, Kur’an takva sahipleri için bir yol göstericidir. Fakat şu var ki insan “Dosdoğru yola iletilmek” için, bu hidayet rehberini yaşantısına “yön verici” unsur olarak kabul etmelidir. Burada yanlıca Kur’an’a sarılmak da yetmemektedir. Yasin Suresi’nin üç ve dördüncü ayetlerinde “Şüphesiz ki sen resullerdensin, Sırat-ı Müstekîm üzerindesin” buyrulmaktadır. Demek ki Resulullah’ın sünnetine tabî olmak da bir anlamda Sırat-ı Müstekim üzere olmak demektir. Buna göre ancak sünnete ittiba eden İslam âlimlerimiz istikamet ehli olarak kabul edilebilirler. Bu durumda sırat-ı mustekîm de peygamberler ve onların varisleri olan istikamet ehli âlimlerin gittiği yoldur. “Sırat” kelimesi Arapça’da geniş yolar veya caddeler için kullanılır. İslam’ın sırat-ı mustakimi genişçe bir caddedir. Said-i Nursi’nin de ifade gibi helal dairesi zevke kâfidir. Bazı Modernist Müslümanların bu geniş caddeyi daha da geniş göstermeye çalışmaları ise bir gaflettir. Zira İslam tam manasıyla kâmildir. Yani ne noksan ne de fazladır. Bir takım bahanelerle onu daraltmaya veya genişletmeye çalışmak aslında onun kemalinden şüphe etmek demektir. Müstekîm kelimesine gelince istikametle alakalıdır. Sosyal, ferdî, ahlakî, siyasî, ticari, iktisadî her yönden dosdoğru bir yaşantı ikame ettirmeye işarettir bir bakıma. Müstekîm kelimesi ile aynı kökten olan Rahman Suresi’ndeki “egîmul vezn” ifadesi ile Kuran bizden ölçtüğümüz her şeyi dosdoğru ölçmemizi istemektedir. “Egîmul vezn”i fiiliyata geçirmek yani her türlü konuda teraziyi dosdoğru tutmak ve dengeli olmak, “sıratal müstakîm”de olmanın da bir gereğidir. Müslüman’ın doğru olması gereken alanlarda kullanılan bu ifade “egîmu’s salah” yani “namazı gereği gibi dosdoğru kılın” ayetinde de kullanılmıştır. Demek ki Müslüman alış verişten ibadete kadar hayatın her alanında bir istikamet adamıdır. Peki, burada bahsedilen “doğru yol” izafi/göreceli bir yol mudur? Bana göre doğru olan, size göre de doğru mudur? Sizin doğrularınız, benim için yanlış olabilir mi? Hayır! Buradaki doğru yol göreceli bir yol değildir. Net ve kesin çizgilerle belirlenmiş ve ilahi bir kitapla “doğru yol” olarak tescillenmiş bir yoldur. Bunu böyle anlamak zorundayız zira aksi takdirde Rabbimizin herkese göre farklı anlaşılan yani ne idüğü belli olmayan sözde doğruları bize işaret etmiş olması düşünülemez. Gerçekte yanlış bir şeye insan, “bu bana göre doğrudur” diyebilir, bu onun doğru olduğunu göstermez. Bundan dolayı Yüce Allah’ın olumluladığı yol ancak doğru yol olabilir. “Doğru yol biz bilemeyiz” diye de bir şey yoktur çünkü Yüce Allah “El Hadî” isminin tecellisi ile doğru yolu göstermiştir. O gösterdiğine göre bizim de Kur’an ve sünnet ölçülerine bakarak doğru olanı tesbit etmemiz mümkündür. Doğru ve yanlışın belirlenmesi bağlamında çıkarılan ne tür bir hüküm varsa bunun ilkesi Cenab-ı Hak’tan gelir. Dekart da bunu böyle anlamış olmalıdır ki şu sözleriyle herhalde bunu anlatmak istemiştir:“...Bizde gerçek ve doğru olan her şeyin olgun ve sonsuz bir varlıktan geldiğini bilmeseydik, fikirlerimiz ne kadar açık ve seçik olsalar da, bize doğru olmak olgunluğuna sahip olduklarını temin edecek hiçbir kanıtımız olmayacaktı.” (Descartes, Metot Üzerine Konuşma, Çev: Mehmet Karasan, Ankara, 1997, s.41) Doğru yolu göstermek mutlak manada Yüce Allah’a ait bir iştir. “Doğru”nun ve “yanlış”ın tanımlanması, doğru yola iletilmek ve doğrunun gösterilmesi; bütün bunlar Yüce Allah’a aittir. Haşa, böyle olmasaydı, “bizi doğru yola ilet” diye O’na dûa etmemizin de bir anlamı kalmazdı. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet! Gazaba uğramışların ve dalalete düşenlerin yoluna değil... Nisa Suresi’nin 69. ayeti bağlamında nimet verilenler; peygamberler, sıdıklar ve şehitlerdir. Gazaba uğrayanlar ve dalalete düşenler, klasik tefsirlerimizde bir hadis-i şerife dayanılarak, Yahudi ve Hıristiyanlar olarak tefsir edilmiştir. Nitekim Kur’an, Ehl-i Kitab’ın gazabı gerektiren hallerinin anlatıldığı kıssalar ile doludur. Bu konuda Mehmet Akif Ersoy, kısa tefsirinde, Hz Peygamber’in vahiy almazdan önce de sürekli müşriklerin ve Ehl-i Kitab’ın sapkın anlayışlarını gözlemlediğini ve onları bu batıl anlayışlardan kurtarmak istediğini söylemiştir. (Bkz. Sebilürreşad, VIII, ad.184, s.33, 34) Bu ayetler İslamî çizgiden saparak gazaba müstehak olanlar ve Yahudi ve Hıristiyanlara benzemeye çalışanlar veya onları dost edinenler için bir uyarı mahiyetindedir. Gazaba uğramışlar Rahman’ın rahmet yağmurlarına karşı simsiyah gaflet şemsiyelerini açarak Yüce Allah’ın mübarek sevgi ve şefkat yağmurlarından kendilerini mahrum bırakan talihsiz kimselerdir. Bir insanların kendilerine yapıp yapabilecekleri en büyük kötülük, kendilerini ilahi rahmet kanatlarının dışarısına çıkartmalarıdır. Bununla birlikte gazaba uğrayan kimseler Yüce Allah’ın nizamına baş kaldıran kimselerdir. Çünkü Yüce Allah’ın kendisine isyan edenler için bir takım vaitleri söz konusudur. Fatiha Suresi’nin “Bizi doğru yola ilet” ayetini okuyan insan, hidayete ermek istediği konusundaki isteğini ve azmini ortaya koymuştur. Fakat hidayetin gerçekleşmesi için bir de dalalete düşenlerin yani sapkınların yolundan uzak durmak gerekmektedir. Burada dalalete düşenler bir bakıma Rabb’in doğru yol göstericisini yani “hidayet ölçütü”nü kabul etmeyenler ve de bu doğruluk ölçütüne göre hayatlarına nizam vermeyenlerdir. İslamiyet’in terbiye sistemini, ahlak ve hukuk kanunlarını -yani hükümlerini- kabul etmeyenlerin tümü veya bunları kısmen kabul edenler, dalalete düşen sapkın kimselerdir. Bunlardan hiç bahsetmeyenler ise İsrailoğulları’nın dinlerini az bir pahaya satan âlimlerine benzerler. Cenab-ı Allah cümlemizi onların şerrinden muhafaza buyursun.
Aydın Başar Milli Gazete
108 |



