|
|
|
Devlete uzanan her kolu "hukuk" ile değil kaba kuvvet ile "bükerek kıran" ve "koparan" bir anlayışı başka hangi gerekçe ile izah edebiliriz?
Bugün modern dünyanın kabul ettiği temel ilkelerden birisi de silahlı güç kullanımının ancak devlet eliyle meşru olabileceğidir. Nedeni de çok basittir; bu güç her zaman ortak kanaatlerin oluşturduğu bir erkin elinde olmak durumundadır ki bir başkasına haksızlık yapılmış olmasın, terör neşvu nema bulmasın ve insan hayatı tehdit altında olmasın.
Aksi halde "elinde" veya "belinde" silah olan her bir yetkili kendisini devletin tüzel kişiliğini temsil eden bir konumda görebilir ve tarih, bu tarz davranan despotlarla da doludur. Devlet denilen yönetim organizasyon örgütlenmesi de zaten temelde bireylerin ortak oydaşmasına dayanan bir yapılanmadır. Devlet, bir yönetim organizasyon örgütlenmesidir ve bu organizasyonun içindeki herkes "işlevsel" olarak eşit bir konumdadır. Ancak varlığını tarihsel koşullardan alan devletlerde temsil yetkisi daha çok silahlı gücün elindedir. Doğal olmayan dinamiklerle kendi varlıklarını konumlandıran devletlerin en büyük sorunu tarihsel koşulların ortadan kalkmasıyla karşı karşıya kalacakları meşruluk problemidir. Doğal devletler, kendilerine "kafa tutanlarla" hukuk yoluyla mücadele ederler. Ama tarihsel devletler ise silahla/copla.
Dün Taksim Meydanı'na yürümek isteyen işçilere hükümet izin vermedi. Buna kalkışanlara karşı müsamahalı davranmayacağını ilan etti ve nitekim öyle de oldu. Polis yani devletin silahlı gücü, devletin gücünü en kaba biçimde gösterdi ve sendikalar düşündüklerini yapmadılar/yapamadılar. Ergenekon tarzı bir çete tarafından bundan otuz küsur yıl önce katledilenlerin anısına sahip çıkma adına Taksim'in seçilmesine hükümetin karşı duruşunun makul gerekçesi nedir acaba? Sadece provokasyon mu yoksa "ötekisine" karşı olan tahammülsüzlüğü mü? Taksim'de masum insanları/işçileri katleden/öldüren tarihsel varlığın doğallaşmasının sonucunda en çok zarar görecek olan hükümettir, devletle ortak paydalara sahip olamayanlardır, halktır. Devlet gücünün hukuksuz ve orantısız bir biçimde kullanılmasının önünü açan hükümet bilmelidir ki; aslında bu güç en çok onlara bilenmektedir. Açılan kapatma davası, herhangi bir kadroya atama yaptıklarında koparılan kıyametler, CHP'nin her fırsatta onları birçok konuda rüştünü ispata daveti ve ayak takımı muamelesinden de mi bunu anlamıyorlar?
Kendisini tarihsel bir varlık olarak gören bu devlet, hiç kimseyle hiçbir zaman barışık değildir. Bu ontolojik bir sorundur, el değiştirme ile ilgili bir sorun değildir. Devletin el değiştirmesi bu ontolojik referansları değiştirebilecek olan en pratik yoldur ama tek yol değildir. Devletin yanlışlardan arınabilmesinin tek yolu da yaptığı yanlışları alenileştirmektir ki bir daha kimse bu yanlışların içinde olmasın. Hepimiz öyle değil miyiz? Gizli saklı kalan hatalarımızı biz bile kendi kendimize unuttururuz. AK Parti devletin sahip olduğu gücü orantısız bir biçimde kullandırtmayacağı bir iktidarı müjdelediği için bu kadar büyük bir halk desteğini alabilmişti. Peki ona bu aklı şimdi kim veriyor veya onlar da bizi bu anlamda aldatıyorlar mı? AK Parti, Batı standartlarında bir yapılanmaya gitme yerine neden CHP standardında bir yapılanmaya doğru kaymaktadır?
Emniyet güçlerinin, Diyarbakır'da şehit edilen Emniyet Müdürü A.Gaffar Okkan gibi bir tutum içinde olmasını sağlamak yerine neden Ergenekoncular gibi davranmasını istemektedir? Esasında Türk modernleşmesi ve devlet yapılanması normal şartlarda bir devletin sahip olması gereken asgari gereklerin önemli bir kısmına sahip ol(a)madı bugüne kadar. Çünkü bu modernleşme temelde bireyi değil devleti kendisine konu edinmiştir. Böylece, düşünsel köklerden yoksun olan Türk modernleşmesinin temel iddiası, sosyo-ekonomik bir dönüşümü sağlamaktan önce politik bir dönüşümü sağlamak olmuştur. Modernleşmenin bu şekilde düşünsel arka plan ile sosyo-ekonomik değişimden yoksun olarak algılanmış olması, beraberinde buna denk düşen bir hukuk anlayışını da getirmiştir. Farklı bir anlatımla, uyarılmış modernleşmeye sahip bizim gibi toplumlarda, bu modelin mantıksal ve eylemsel sonucu, siyasal değişimin gerçekleştirilmesi olmuştur. Bu ise doğal olarak kaçınılmaz bir şekilde pozitif hukukun öncelliği sorununu gündeme getirmiştir. Oysa, organik gelişme modelinin yaşandığı toplumlarda durum böyle olmamış; tam aksine, hukuk, düşünsel ve sosyo-ekonomik değişimin bağımlı unsuru olmuş ve böylece türev/araçsal bir konuma sahip olmuştur.
Bireyi değil devleti önceleyen algılama biçimi de tüm siyasi oluşumları peşinen mahkum ederek devletçi refleksin ontolojik bir zorunluluk olmasına neden olmuştur. Artık durum öyle bir hal almıştır ki kim iktidara gelirse gelsin devletin gücünü eline alarak toplumu dizayn etmeye koyuluyor. Devlete uzanan her kolu "hukuk" ile değil kaba kuvvet ile "bükerek kıran" ve "koparan" bir anlayışı başka hangi gerekçe ile izah edebiliriz?
DOÇ. DR. MAZHAR BAĞLI - DİCLE ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
.117 |



