|
|
|
Görüş uzaklığı sıfır metre
Geçtiğimiz günlerde Akdeniz Üniversitesi’nde vuku bulan olaylar sonrası, birçok yerde "Türkiye, 80 öncesi döneme çekilmek isteniyor" gibisinden cümlelerle karşılaştık. Bu, elbette ki doğru değildi. Çünkü o yıllardan sonra köprünün altından nice sular aktı: bulanık, kirli kanlı… 80 öncesi daha fazla kafaya, daha fazla kurşun sıkılıyordu, evet. Ama 80 sonrası, görünmez eller çok daha fazla kafaya istedikleri şekli verdiler: Mısmıl, bananeci, asalak… Bu, olacakların en kötüsüydü. Ve oldu. Beyinlerimizi sadece "belimiz ve boğazımız" için kullanmamız gerektiğini bellettiler. "Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın." sözü, vird-i zeban oldu. Toplumsal olayları, toplum adına düşünen üniversite öğrencisi gitti, yerine bütün işi gücü, üç gün sonra alacağı üç kuruş parayı hesap eden bir öğrenci portresi geldi. Fikirden, sanattan uzak; cilalı bir "gün"ün peşinde… En barizinden bir örnek verelim. Ülkemizde, hemen hemen bütün yükseköğretim yurtlarındaki ve fakülte kantinlerindeki televizyonlarda, daim açık duran bir ya da iki tv kanalı vardır. Onlar da popüler müzik kanallarıdır. Çoğu gazete almaz, alanların da çoğu Haydar Dümen hayranıdır. Ne demek istediğimiz anlaşıldı umarım.
Belki aklınıza, haklı olarak, son yıllarda Türkiye’de hızla büyüyen "cemaatleşme" mevzusu takılacaktır. Namaz kılanların, başörtüsü örtenlerin gün be gün arttığı gerçeği gelecektir mesela. Doğru. Ama asıl mesele, bunların içinin nasıl doldurulduğudur. Onu sorgulayacak mercii, elbet biz değiliz. Fakat aşikâr olan onca şey var! Beş vakit namazında birisi, alnı secdeye değmemiş biriyle "dost" olabilmekte. Bu, Müslüman için hiç de normal değil. Kişi, sevdiğiyle beraberdir. Şimdi hangisi, hangisinin yanında olacak? Gerçekten muamma! Cemaatlerimizin kaç tanesinde -rutin sohbetlerinin sonrasında en azından- Bağdat’tan, Filistin’den bahsediliyor Allah aşkına? "İman kurtarmak" gibi kutlu bir işe bu kadar gönül veren kardeşlerimiz, imanı kurtulmuş ama bedeni, namusu, vatanı tehlikede olanlar için neler yapmakta? Onların himmetine girmek için illa ki kefere mi olmak lazım; ya da İslam’la alakası olmayan bir Müslüman? Şimdi neresinden tutalım bu işi ki bir cevap bulalım? Ağzımıza yalancı emzik gibi verdikleri bir aldatmaca var: Dünyada İslam’ı en iyi yaşayan devlet Türkiye’dir. Ne kadar isterdik bunun doğru olmasını. Ancak Mevlana’nın, Fatih’in vatanı da olan bu topraklarda şimdi, annesini, kız kardeşini pazarlayanlar azımsanmayacak kadar çok. Daha iğrenci: annesiyle, kardeşiyle beraber olanlar… Diğer İslam ülkelerinde yok mu benzeri şeyler? Elbette var. Ama dediğim şey, bizde de olması. Bu mu İslam’ı iyi yaşamak? Sonra, ilmin ters tepmesi olayı... Bu nasıl şey diyeceksiniz. Evet, ülkemizde bilenler, bilmeyenlerden daha muzır. Ne acı ya Rabbi! Üniversite mezunlarının kurmuş oldukları ailelerde, geçimsizlik daha fazla. Hayat pek çoğu için "dayanışma"dan ziyade, "dayatma" anlamına geliyor. Çocuklarını düşünün onların. Çocuk ki "annesi gül koklasa, ağzı gül kokan"dır. Sevginin, dayanışmanın olmadığı bir ortamda büyüyen çocuk, ilerde annesini bile öldürür. İsterse anne profesör olsun. Öldürür. Allah’ın "rahman" olduğuna tam iman etmeyenlerin kalplerinde, merhametin işi ne? Bir çocuk mu, üç çocuk mu, beş çocuk mu? Bunu konuşuyoruz ülkece! Tedbir, elbet tedbir amma unuttuğumuz bir şey daha var. O çocukları yaratanın bir ismi de Rezzak’tır. O’nu Rezzak bilen aç mı kalır? Hâşâ! İyi bir gelecek için az çocuk diyenler, "Ben ümmetimin çokluğuyla iftihar ederim" diyeni tanımazlar mı? Kıymetli ülkemizde nice ihtilaflar kol gezmekte. Hangi biri yazıla? Dememiz o ki bir adım ilerimizin ne olduğu belli değil. Hava çok puslu. Kurt puslu havayı severmiş. Sebepsiz olmasa gerek.
Atilla Yaramış/Milli Gazete
100 |



