SON DAKİKA
Anasayfa | Künye | Bizi Tanıyın | Sitene Ekle | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle
    Gazete 1. Sayfaları
Yazı Karakteri Boyutu:
   
Sizin Şubatınız Size, Bizim...
28 Şubat 2008 Perşembe 00:29
"...28 Şubat darbesinin, bardağı taşıran asıl damlası Erbakanın Mercedesli tarikat şeyhlerine verdiği yemek değil..."



28 Şubat: Postmodern Darbe ve Kutlu Şehitler Ayımız Şubat
 
Enes İlhan POST
     
Yine bir Şubat ayındayız. Malum, hiç gündemden düşmeyen Laiklik, yine son günlerde başörtüsü ile ilgili Anayasa değişikliği konusu ile reytingleri zorluyor. Kelli – felli Profesörler çıkıp “Ortaçağ Dogmatizmi”ni aratmayan müthiş söylemleri ile adeta aralarında tecdidi Laiklik imanı yarışına giriyorlar. “Başörtüsü ile üniversitelere girilirse üniversitelerin kapısına kilit vuracaklarmış, başörtülü öğrencilere zayıf notlar vererek sınıfta bırakacaklarmış, Türkiye’yi Ortaçağ karanlığına geri götürmeyeceklermiş.” 
 
Yahu üniversitede yetişen bir bilim adamı bu kadar bağnaz bir ideolojiye sahip olabilir mi? Bir kere kendileri de biliyorlar ki Ortaçağ’da Batı, Skolastik baskı altında bilimden bihaberken,  İslam dünyası bilimin temsilcisidir. Bizim bugün bile gurur duyduğumuz İbn –i Sinalar, Farabiler, Biruniler, İbn –i Haldunlar  Ortaçağ’da yetişmedi mi? Ha diyorsanız ki bizim atalarımız Dogmatik Batı’ya dayanır, o zaman söyleyecek bir şey yok, endişelerinizde haklısınız. O zaman biz de Batı’nın Ortaçağ karanlığına karşı sizlerle birlikte mücadele edelim.
 
Tabi, maksat “üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olunca”… Sizin Laiklikten muradınız nedir? Batı’da olduğunu iddia ettiğiniz gibi “dini özgürlük” mü, yoksa yıllardır uyguladığınız gibi “dini baskı” mı? Şu Laikliğin, herkesin istediği gibi yorumlamadığı, açık ve değişmeyen bir tanımını yapsanız ya. Yıllardır herkes diline bir Laiklik dolamış, tutturmuş rejimi koruyor.
 
Bin bir türlü Laiklik tanımı içerisinde bizim burada Laiklik dersi vereceğimiz filan yok tabii. Maşallah, herkes Laiklik Profesörü. Ancak şu bariz farkı da bahsetmeden geçemeyeceğim. Bir kere tahrif edilmiş Hristiyan Batı’da “Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya, Sezar’ın hakkı Sezar’a …” anlayışı var mı? O zaman İslam, zerreden kürreye her şeyi Allah’ın yarattığını ve her şeye de Allah’ın hükmettiğini kabul ediyorsa temel bir farklılık ortaya çıkıyor. Biz Müslümanlara her konuda örnek olarak, İslam’ı açıkça tatbik eden Resulullah Efendimiz (S.A.V.), bu konuda da  “İçinizden filancanız devlet başkanınızdır, filancanız ordu komutanınızdır, filancanız da din liderinizdir.” buyurarak Laik devlet uygulamasının örneğini gösterebilirdi. Oysa Peygamber Efendimiz (S.A.V.) nübüvvet dışında, hem devlet başkanı, hem ordu komutanı, hem de bütün Müslümanların dini lideri idi.
 
Bir de hep söylenir ya! Efendim, kişiler Laik olamazmış, kurumlar Laik olabilirmiş. İslam Dünyasınca tanınmış fetva otoritesi Prof. Dr. Yusuf el Kardavi “İslam ve Laiklik” adlı eserinde hiç eğip bükmeden Laikliğin hükmünü vermiştir (Eğer bir Müslüman, Laikliğin tanımını bilerek, bilinçli bir şekilde  ben laikim derse, laik olmadığı ikna edilir; ikna olmazsa mürted – dinden dönen hükmü uygulanır.).  
       
Malum, ne kadar laik bir çıkış yaparsanız, o kadar meşhur olursunuz (Maalesef ülkemiz de dine saldırı Laik rejimi güçlendirir). Yahu bizim ülkemizde ne kadar alim (!) varmış da biz kıymetini bilememişiz. Efendim, fetva vereni mi ararsınız. Yoksa provakatif medyayı mı sorgularsınız? Emniyet yetkilileri ve devletin valisi çıkıyor, gerçeği açıklıyor. Bizim medya bu açıklamalara rağmen “mini etekli gezenlere kezzap döküldü” diye bas bas bağırıyor. Tabi daha bu tarz provakatif olayların daha acımasızcasına da toplumca hazır olmamız gerektiğini unutmayalım. Zira geçmişten tecrübelerimizle bunlara alıştık artık. Hani o meşhur 28 Şubat’ın Ali Kalkancıları, Fadime Şahinleri, Müslüm Gündüzleri, göğsünü gere gere sokaklarda heybetlice dolaşan Aczimendileri! 28 Şubat’tan sonra hiç göreniniz, bileniniz var mı? Birden bire fırtınadan sonra suyun çekildiği gibi nereye kayboldular. Sistemin kendilerine verdiği rolleri oynayıp tarihteki yerlerini aldılar.
 
28 Şubat deyince bu günlerde herkes diline dolayacak. Günah çıkaranlar (!); yılmaz, dönmez, katı laikler, sahne önünde görünen figüranlar. Sahi neydi bu 28 Şubat  Darbesi, neyi amaçlıyordu, bizlerden neler alıp götürdü. On bir yıl öncesine döndüğümüzde neleri hatırlıyoruz.  
  
 
 
Biz, demokrasinin bütün kurallarını işleten bir devlet olarak (!), Ortadoğu İslam ülkelerine demokrasiyi ihraç edecekmişiz. Türkiye’de öyle bir “demokratik Cumhuriyet” var ki, olanca çabayla parlatılan demokratik söylemlere rağmen, bütün dünyanın gözüne baka baka, bilim adamı sıfatlı “Skolastik zihniyetli bazı üniversite rektörleri”, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin  kapısını çalıyorlar ve "bir maruzatımız var efendim" dercesine çağrıda bulunuyorlar. Ülkeyi demokrasinin birtakım kurul ve kuralları değil de, silahlı güçleri yönetiyor sanki... İşte böyle bir ülkede, bundan tam on bir  sene önce, 28 Şubat postmodern darbesi olmuş ve sanki darbeler veya darbe süreci bitmiş gibi, şimdilerde o günlerin kritiği yapılıyor.
 
            Oysa Türkiye’de askeri darbeler bitmemiştir ve bitmez. Türkiye’de Cumhuriyet Tarihi’ni cesaretle ele alan çok az kişi bulunduğu için, darbe girişimlerini konu edinenler 1946’dan geriye gidemiyorlar. Geriye gidildiğinde "cıss" oluyor çünkü... Hani demokrasilerde tabular yıkılırdı. 1946 öncesi demokrasi tarihi, pardon CHP tarihi neden yeterince hala tartışılmıyor?
 
28 Şubat sürecinden bu yana demokrasi adına Türkiye’de ne değişti? Siz laikliği tehdit ettiğinizde Cumhuriyet’in bütün kurumları aslanlar gibi çıkar karşınıza. Laikliği tehdit etmek ne demekse? 28 Şubat postmodern darbesinin olan-bitenleri orta yere dökülmeye başlandı. Konu ile ilgili bir çok kitap, makale, araştırma yazıları yayınlandı. Son günlerde; Amerikan – İsrail – İngiliz Derin devleti ile PKK ilişkilerini anlatan “İhanet Çemberi” adlı kitabı ile de gündeme gelen 28 Şubat’ın Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu’nun “Darbeyi Rapor Ettim Deşifre” adlı kitabı atanmışların, seçilmişlere karşı kumpası, devlet kurumlarının içten içe çekişmeleri, bazı devlet kurumlarının demokrasiye bakışını maalesef üzücü bir şekilde ortaya koyar. O döneme ait bir çok eser yayınlanmakla birlikte, henüz bilinmesi gereken şeylerin tamamının yansıdığını kabul etmek mümkün değildir. Bunlar için en başta, kaçınılmaz olarak, T.C. tarihinde 40 yıl etkin olmuş olan Süleyman Demirel’in konuşması gerekmektedir. Fakat Demirel bu işi de iyi bilir. Kendisi öldükten sonra başkaları onu yazarlar ve hiç değilse, “rahmetli Demirel” diye söze başlarlar... Yine, darbenin muhatabı, tasfiye edilen kadronun lideri Sayın Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın da tabii…
 
28 Şubat’ın Gerekçesi ve Darbeci Kadro
 
28 Şubat’ın görünürdeki en önemli gerekçesi “irtica” idi. Özellikle Refah-Yol iktidarında, kimi “irticai gruplar” ın faaliyetlerini yoğunlaştırdığı, fırsatı ganimet bilerek, ileride önü alınamayacak derecede bir Şeriat kalkışması sürecine girdikleri iddia edilmekteydi. Bu cümleden olarak, “RP'nin devlet içinde kadrolaşma girişimlerinin yoğunlaştığı” iddia ediliyordu. Halbuki, gelmiş geçmiş iktidarlar arasında belki de, kadrolaşma bakımından en pasif parti Refah partisi olmuştur. Boncuk boncuk terler döken Erbakan’ın kadrolaştığına kim inanır? RP’nin devletin bürokratik kurumlardaki atamaları olsa olsa, demokratik bir terbiye dahilinde ve bu siyasi terbiyeyi benimsemiş, asla hır çıkartmamayı ilke edinmiş bir yerleşmeden ibaretti.
 
28 Şubat sürecinde, Fadime Şahin, Müslüm Gündüz, Ali Kalkancı olayları, darbenin meşruiyeti için, Batı Çalışma Grubu’nun psikolojik harp kavramı kapsamında en iyi şekilde kullanılmıştır. Fadime Şahin olayının bin beteri her gün Türkiye’de hadsiz hesapsız icra edilip dururken, bu hadise ile Müslüman halkın ensesinde boza pişirilmiş, tesettür adeta Fadime Şahin’le eşdeğerdir mesajı yerleştirilmiş, Müslüman genç hanımlar, Fadime Şahin fobisiyle ürkütülmüştür. Yine tasavvuf ve tarikat deyince Ali Kalkancılar, Müslüm Gündüzler, Aczimendiler her gün medyatik şovları ile akıllarda yer almış, Müslümanlar tarikat ve tasavvuftan soğutulmuştur.
 
Kısacası, 28 Şubat darbecilerinin hedef gösterdiği şeylerle, asıl amaç farklıdır. Darbenin muhatabı kabinenin bir üyesi olan Bahaattin Yücel bunu gayet insaflı söylemektedir: "28 Şubat'ı bir cümleyle özetle derseniz, 'Cambaza bak' derim. İnsanlara cambaz gösterilirken, o insanlar ceplerindeki paraları kaybetti, daha da fakirleşti"
 
Yalnız, 28 Şubat darbesini kotaranları yalnızca askerlerden ibaret sanmak, yine Bahaattin Yücel’in dediğine bakılırsa, yanıltıcı olur. Yücel, 28 Şubat döneminde, toplumdaki “irtica geldi, geliyor” duyarlılığını kullanarak, cumhurbaşkanlığı seçiminden kârlı çıkmak isteyen Süleyman Demirel ve Mesut Yılmaz'ı, bu darbenin bir anlamda suç ortağı saymaktadır. O’ na göre"28 Şubat sürecinin asıl odak noktası askerlerden çok, Demirel'dir. 28 Şubat'ın odak noktası Çevik Bir değil, Demirel'dir." Demirel’in postmodern darbedeki rolünü ve fonksiyonunu H. Celal Güzel de açıkça ifade etmektedir: "Demirel iki defa darbeyle gitmiş biri. Ama 28 Şubat'ta darbecilere koltuk değneği olan Cumhurbaşkanıydı. Süleyman bey tankları arkadan itti." Meral Akşener de, "28 Şubat'ı sadece askerlerin üzerine yıkmak doğru değil. Böyle yaparsak 28 Şubat'ın tekrarlanmasını önleyemeyiz. 28 Şubat'ın başka sorumluları, işbirlikçileri var. O dönemde siyasi işbirlikçileri, medya işbirlikçileri, sermaye, sivil toplum ve sivil bürokrasi işbirlikçileri var. 'Mürteci kovalayalım' denirken, bir iktidar yıkıldı, yerine başka bir iktidar kuruldu ve Türkiye'nin bu arada soyulduğu ortaya çıktı. Birileri durumdan vazife çıkardı, birileri de durumdan soygun çıkardı. Bankalar gitti, hortumlamalar oldu. 28 Şubat'ın özeti budur" sözleriyle çok önemli bir tespite daha imza atmaktadır.
 
Sözün kısası, 28 Şubat içerde, ekonomide “havuz projesi”, dışarıda da  “Yeni bir Dünya – D – 8 Projesi” nin bir ürünüdür. Bu konuda Darbe sürecine bizzat muhatap olan dönemin Adalet Bakanı Şevket Kazan “Refah Gerçeği” adlı kitabında şu hususlara dikkat çekiyor: “Refahyol programını yazarken, “rant ekonomisi yerine reel ekonomi uygulayacağız” dedik. Bundan amaç şuydu. O tarihlerde işadamlarının yıllık gelirlerinin yüzde 87’si faizden, yüzde 13’ü gerçek üretimdendi. Bu da gösteriyordu ki, Türkiye’nin bütün zenginlikleri, vergileri vs. hepsi rant ekonomisinin ağı içinde ‘faiz ödemesi’ olarak kaybolup gidiyor. Yaptığımız ilk iş havuz sistemini gerçekleştirmek oldu. Devletin TEK (Türkiye Elektrik Kurumu) gibi parası bol kurumları var. Paralarını götürüp yüzde 50 faizle özel bankalara yatırıyor. Devletin paraya ihtiyacı olan kuruluşları var. Onlar da para ihtiyacını o özel bankalardan yüzde 150 faizle karşılıyor. Yani bu özel bankalar kamunun elinden kamuya para vererek yüzde 100 rant elde ediyor. Bizim kararlılığımızla birdenbire gelir kapılarının kapanmış olması rantiye çevresini fevkalade tedirgin etti.”
 
Kurulan çarka göre devlet kurumları devletin bankasından değil rantiyecilerin bankalarından borç almak zorundaydılar. Prof. Dr. N. Erbakan, rantiyenin ne olduğunu kendi üslubuyla şöyle tanımlıyor: “Üretim ne demek? Çalışıp kazanmak… Rantiye ne demek? Çalışmadan kazanmak…Faizden kazanmak” Özetle 28 Şubat, çalışmadan kazanmaya alışmış işadamlarını çalışmaya teşvik eden Refah – Yol hükümetine başkaldırısı ve onu alaşağı etmesidir.Gelirlerinin yüzde % 90’ina yakını faizden gelen işadamlarının Refah-Yol Hükümeti’nin reel ekonomi programı karşısında ne yapmalarını beklersiniz? Tamam, “reel ekonomiyse reel ekonimi, ne yapalım, biz de artık rantiyeden şantiyeye ve üretime kayacağız” diyerek gelirlerinin yüzde 90’ından vazgeçeceklerini beklemezsiniz herhalde. Halkı manipüle edecek, halkın ahmak kesimini arkalarına alacak bir senaryo lazımdı. İrtica ve laiklik söylemleri menfaatleri zedelenen işadamlarının gerçek niyetlerini kamufle eden sloganlardı.

Darbe Süreci Başlıyor
 
Bilal Çetin, Erbakan’ın başbakanlıkta tarikat şeyhlerine verdiği yemeğin, bardağı taşıran son damla olduğunu ileri sürüyor... Güya bu hadiseden sonra İsmail Hakkı Karadayı’nın emriyle Çevik Bir, kendi liderliğinde bir Çelik Çekirdek Kadro kurmuş. Bu kadroda ordunun hemen bütün ileri gelen komutanlarının konuşlandığı anlaşılmaktadır. Bilal Çetin’in yazılarına göre ve kamuoyunun da bildiği, bu darbenin lideri Çevik Bir idi. Hasan Celal Güzel ise, 28 Şubat'ın lideri ve Batı Çalışma Grubu'nu örgütleyen kişinin Çevik Bir değil, Orgeneral Doğu Aktulga olduğu iddiasındadır. Bilal Çetin’e göre, bu kadroyu oluşturan Çevik Bir, "Batı Harekat Konsepti" (BHK) adında bir harekat planı hazırlıyor. Bu plan “Batı Çalışma Grubu”nu (BÇG) doğuruyor. Bu planda, sözde irtica tehlikesini doğuran, besleyen sosyo – ekonomik unsurlar ve siyasi güç odakları değerlendiriliyor. Batı Çalışma Grubunu ve Batı Harekat Konsepti’ni oluşturan Çevik Bir, Genel kurmay Başkanı adına imzalayıp tüm askeri birliklere gönderdiği raporda şu hususlara dikkat çekmiş:
* Türkiye bugüne kadarki en büyük irticai tehdit ile karşı karşıya bulunmaktadır. Milli Görüşçüler, Radikal İslamcılar ve tarikatların müşterek amacı, şeriata dayalı İran benzeri bir ‘İslam Cumhuriyeti’ kurmaktır.
* Bugün önemli birçok devlet kadrosu irticai kesimin eline geçmiş bulunmaktadır. Milli Eğitim ve Emniyet teşkilatına sızılmış, birçok mahalli idare ve kamu iktisadi teşebbüslerinin büyük bir bölümünde altyapı tesis edilmiştir.
* Bu şartlar ve ortamda süratle değişiklik sağlanamadığı takdirde 2000 yılında meşru yoldan iktidarı ele geçirecekleri ve yanlarına aldıkları halk desteğiyle de Cumhuriyetin temel niteliklerinde istedikleri şekilde değişiklik yapacakları, eğer bu günden ciddi ve köklü tedbirler alınamaz ise, önümüzdeki birkaç yıl içinde mücadele etme ve önlem alma imkânının bile kalmayacağı değerlendirilmektedir.
 
Peki bu durumda yapılması gerekenler nelerdir? BÇG’nin "topyekün mücadele" kampanyasıyla yürüttüğü mücadele yollarında şunlar yer alıyor:
1) Devlet organlarındaki irticai yapılaşma ve kadrolaşma dikkatle izlenecek.
2) Medya patronları, “milli çıkarları”, maddi çıkarlarının önüne almaya davet edilmekte ve yönlendirilmeleri istenmektedir (Hortumculuğun adı demek ki ‘milli çıkar’ imiş.).
3) Bu mücadele esnasında "TSK mazlum halka ve İslam'a karşıymış" pozisyonuna düşülmeyecek! Topyekün mücadele yapılırken yine de bu mücadeleyi sürdürenlerin ne İslam’a, ne de halka bir garezlerinin bulunmadığı itina ile anlatılacak! Kiminle anlatılacak? Elbette "milli çıkarları öne alan" medya ile!
4) “İrticanın beslendiği asıl kaynak olan siyasi iktidar” kara listeye alınmalıdır!
5) "Atatürk'ün gençliğe hitabesi’ni tekrar okumaya ve iliklerimizde hissetmeye" ihtiyacımız var denilerek, sanki, ülke dışında bir başka ülkenin ordusuyla savaşa hazırlanılıyormuşçasına, askere adeta kutsal bir metin okutularak moral verilmek istenmektedir...
 
Bardağı Taşıran Asıl Damla ve Olayın Seyri
 
28 Şubat darbesinin, bardağı taşıran asıl damlası Erbakan’ın Mercedes’li tarikat şeyhlerine verdiği yemek değil, 1997 yılı Ocak ayının sonunda ve Şubat’ın başında Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız’ın düzenlediği Kudüs Gecesi’yle başlamış görünmektedir. Bilal Çetin de buna değinmekte ve Bekir Yıldız’ın ve İran Büyükelçisi’nin yaptıkları konuşmalardan sonra, ülkede 28 Şubat darbesi olmamazlık edebilir miydi? demeye getirmektedir.
 
Çevik Bir 3 Şubat’ta, bazı komutanlarla dar kapsamlı bir toplantı yapıyor ve orada ilk defa müdahale konusu telaffuz ediliyor. Çevik Bir, İsmail Hakkı Karadayı’yı ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Doğu Aktulga’yı ikna ederek, Sincan olaylarına bir cevap olarak Sincan’da tankları yürütme kararı alıyor. Doğu Aktulga Sincan’daki Zırhlı Birlikler Tümen komutanına hem yazılı hem de telefonla gereken emri verdikten sonra Çevik Bir’i arayıp, gereken emri verdiğini söylüyor ve Bilal Çetin’in yazdığına göre Çevik Bir şöyle diyor:
"- Çok iyi yapmışsın. Haydi hayırlısı olsun bakalım..." Yani Çevik Bir, tankların ‘irtica tehlikesine’ karşı yürütülmesinin ‘hayırlı’ olmasını temenni ediyor! Öyle ya, ülke elden gidiyor, ülkeyi şer güçlerden korumak uğrunda ‘hayırlısı’ temenni edilmez de ne olur? Bu, kendi halkını tanklarla ezmek de olsa...
 
Ve nihayet 4 Şubat 1997 günü tanklar Sincan’da yürüyor.
Olay günü İsmail H. Karadayı, Sincan’da tankların yürütülmesinden pek de memnun görünmemektedir ki Çevik Bir’i makamına çağırıyor ve tankları yürütme emrini kimin verdiğini sorguluyor. "Ben verdim" diyen Çevik Bir’e, "keşke vermeseydin, Demirel’le görüşüyordum, MGK toplantısında hallederdik" türünden şeyler söylüyor. Burada, Süleyman Demirel’in, daha henüz tanklar yürümeden olaydan haberdar olduğu anlamı çıkıyor ki, bunu bir kenara not edelim ve o an neler olmuş, Bilal Çetin’den okuyalım: "Çevik Bir kıpkırmızı oluyor, adeta kendini kaybediyor, Karadayı'nın üstüne yürüyor ve iki eliyle yakasına yapışıp çok sert bir ses tonuyla şunları söylüyor: “Komutanım Türkiye elden gidiyor, siz ne diyorsunuz. Demirel de bizi uyutuyor. Çıkın bakın birlik komutanları neler söylüyor, bugün Türk Silahlı Kuvvetleri'nin alt personeline bile sorsanız hâlâ 'Bunları niye seyrediyoruz' diyorlar, İrticanın Atatürk Cumhuriyeti'ni ele geçirişini seyredecek miyiz? Bunun sorumluluğunu nasıl taşırız?”
 
Peki, 28 Şubat darbesinde dış destek var mı diye sorarsanız, darbenin baş aktörü olan Çevik Bir’in ABD gezisinde bir Yahudi kuruluşu olan JİNSA’dan ödül almasını, Sayın idarecilerimizden birine ABD Yahudi kuruluşlarından JFR’nin verdiği “üstün cesaret ödülü” nü değerli okuyucularımız hatırlayacaktır. Ne adına “üstün bir cesaret” gösterilmişse. Burada iş karışıyor. Büyük Ortadoğu (Büyük İsrail) Projesi işin içine giriyor ki o konuyu bir başka zaman inceleme fırsatı buluruz inşaallah. 
 
Netice itibari ile; sermaye babaları, kontrollerinde bulunan medyanın yardımıyla çok büyük bir iş becerdi. Menfaatlerini zedeleyen Refah – Yol hükümeti yıkılıp yerine 28 Şubat Hükümeti kurulunca ülke gündemine kara kabus gibi oturan manzaralar birden yok oluvermişti. Bir avuç saf müridleriyle şeriat devleti kurmak için Ankara’ya yürüyen Müslüm Gündüz sırra kadem bastı, buharlaşıp yok oldu, ama binlerce samimi Müslüman perişan edildi. Ali Kalkancı, ahmak müritlerden veya büyük ihtimalle mürit kılığındaki para baronlarının ajanlarından topladığı paralarla milyarder oldu, şimdi kadın avcılığıyla, yani çapkınlıkla meşgul, ama irticacı sermaye veya yeşil sermaye bahaneleri ile binlerce dindar işadamının işleri altüst edildi. Tesettürlü Fadime Şahin de rolünü başarıyla yaptıktan sonra açılıp saçıldı, saçlarını sarıya boyadı, yurt dışında mutlu bir hayat yaşıyor şimdi. Fakat on binlerce başörtülü bu günlerde, anayasaya rağmen (YÖK Kanunu’nun Ek 17. maddesi Anayasa’ya nasıl aykırı oluyorsa) üniversite kapısını aralamanın yolunu aşındırıyor.
 
En güzel yargılamayı şüphesiz tarih yapacaktır. Fakat bütün bu süreçleri ve aslında oldukça zayıf hileleri boşa çıkartacak olan, müslümanca düşünen  bir toplumun, “Kur’an referanslı öze dönüş hareketi” olacaktır.
 
28 Şubat Gölgesinde Kalan Kutlu Şehitler Ayımız
 
Tabii, 28 Şubat bizim tarihimizde kara bir not olarak düşerken, Şubat ayının asıl bereketini de unutmayalım. Her ne kadar birileri “İstiklal Marşımız ve büyük şairine” tahammül edemiyorsa da ( cennet, şehitlik, ezan vb. sözlerden rahatsız olanlar) , “arifler” bilir, Şubat ayı tarihimize “Şehitler Ayı” olarak geçmiştir.
           
            Şehadet fedakarlığın en üst basamağıdır. Feda oluştur ama yok oluş değildir. Gerçek anlamda var oluştur. “Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın, bilakis Rableri katında onlar diridirler…” (3/169) ayeti bunu en güzel şekilde ispatlamıyor mu? Bulunduğumuz hal üzere ölüp, öldüğümüz hal üzere haşredilmeyecek miyiz? Hepimiz aynı duyguları paylaşıyor ve Rabbimize niyaz ediyoruz: Allah yolunda ölmek, yani şehid olmak! 
 
Şehitlerin hayatlarına bakıldığında bir mübalağa, övgü, abartma yapma konusunda özel bir çaba sarf edilmemiştir. Zira böyle bir davranış işgüzarlık ve lüzumsuzluk olacağı gibi, incelendiğinde de görüleceği üzere şehitlerimiz, şehadetlerinden önce buna ihtiyaç duymayacak ölçüde üstün bir yaşantı içerisinde olmuşlardır… Hatta bugün bizlerin normal bir mantık ile değerlendirdiğimizde katiyen anlayamayacağımız kadar!.. Tıpkı Kayserili Şehid Kemal Özdemir’in (Rasulullah’tan utanarak) soğuk kış gününde eski bir çula sarılıp balkonda yatması gibi, Afgan Cihadı’nda Şehid düşen kardeşimiz Recep Şahin’in, Afganistan’a gitmeden önce günlerce kuru ekmeği soba üstünde ısıtıp yiyerek kendini cihada hazırlaması gibi. Ya da elektro – fizik üzerine doktora yapmış ve Avrupa’nın herhangi bir üniversitesinde rahat içerisinde, öğretim görevlisi olarak çalışabilecek Dr. Mustafa Çamran’ın İran – Irak Savaşı esnasında cephenin ön saflarında şehid oluşu gibi. Belki bugün bizim anlamakta zorluk çekeceğimiz, ama yaşanmış saf gerçeğin ta kendisidir. Şehid Mutahhari’nin dediği gibi: “Normal bir insanın mantığı ile şehidin mantığı arasında fark vardır. Şehid, aşk ehlidir, akıl ehli değil… Akıl ehli olanlar davaları için sadece tedbir peşinde koşarlar… Aşk ehli olanlar ise davaları için önce kendilerini feda etmeyi göze alırlar.”
“Şehadet bir çağrıdır tüm nesillere ve çağlara” ifadesiyle şehid Metin Yüksel, geleceğin aydınlatıcısı meşaleler olarak sunduğu şehitlerimiz bizleri bereketlendiriyor. Çünkü şehadet bir meşaledir. Meşaleleri olmayan mücahitler emin ve doğru adımlarla yürüyemezler. Bir mücadele nin başarı oranı şehitlerinin çokluğu ile orantılıdır. İslam’ın inkişafı, şehadeti namlunun ucunda gören şehitlerin varlığı ile olmuştur. Filistin’de, Keşmir’de, Moro’da, Cezayir’de, Bosna’da ve Çeçenistan’da İslam’ın zindeliğini şehadet ayakta tutmaktadır.
 
Allah’a vuslatın makro plandaki randevusu ŞEHADET…
 
Bu girişten sonra Şubat şehitlerimizi rahmetle anıyor, rabbimizin şefaatimize vesile kılmasını niyaz ediyoruz.
·                    İstiklal Mahkemesi tarafından idama mahkum edilen İskilipli Atıf Hoca. Suçu şapka inkılabından çok önce yazmış olduğu kitap.  (4 Şubat 1926)
·                    Erbilli Muhammed Esad Efendi, Menemen olaylarının teşvik edicisi olarak kabul edilip, hapse mahkum edilir ve arkasından yemeğine zehir katılarak öldürülmeye çalışılır. Bundan netice alamayan zalimler damardan yapılan iğne ile şehid olmasını sağlarlar. (4 Şubat 1931)
·                    Türkçe ezanı protesto ettiğinden dolayı Nakşi tarikatının Kozanlı müridi İbrahim Efendi, yakalanarak acımasızca şehid edildi. (Şubat 1933)
·                    Mısır’da İslami oluşumun kıvılcımlarını yakan Üstat Hasan el-Benna, teşkilatında toplanan Müslümanlara konuşmasını yapıp evine dönerken yolda kurşuna dizilerek şehid edilir. (12 Şubat 1949)
·                    Siyah derili beyaz, aydınlık kalpli yiğit hatip, coşkulu kalabalığa seslendi: "Esselamü Aleyküm kardeşlerim ve hocalarım" dinleyicilerden karşılık: “Ve Aleyküm Selam." Derken dinleyiciler arasında bir panik başladı. Herkes olayın çıktığı yöne bakarken, ön sıradan üç kişi kalkarak yiğit Müslümanı kurşun yağmuruna tuttular. Seyrek sakallarının arasından kan sızmaya başladı. Kanlı elleriyle göğsünü tutmaya başladı. Arkasındaki iki sandalyeyi de devirerek düştü ve başı sert bir şekilde sahnenin döşemesine çarptı. Malcolm X, şehid oldu. (25 Şubat 1965)
·                    Mü’minlerin bayram günü Cuma. Allah’a kurbiyyetin tesisinden sonra gönül huzuru içinde camiden çıkarken zalimlerin kurşununa hedef olan, cesaret timsali kahraman mücahid Metin Yüksel, Fatih Camii avlusunda şehid düşer. (23 Şubat 1979)
·                    Nusayri zalim gaddar ve Baascı Hafız Esad’ın başkanlığında 25 bin kişilik modern silahlarla donatılmış askerlerle saldırdıkları Hama’da adeta katliam yaptılar. Şehrin %70’ini yerle bir ederken, 30 binden fazla Müslüman şehid edilmiştir. On binlerce insan da yaralanmıştır. Hama Katliamı. (28 Şubat 1982)
·                    Şeyh Muhammed Tayip Ez-Zeytuni, bulunduğu hapishaneden alınarak bilinmeyen bir yere nakledilir. Fetvasından vazgeçmesi için Şeyh’e günlerce işkence yapılacaktır.17 Ocak 1990’da Şeyh Zeytuni Kantara’daki İdrisi Hastanesine koma halinde kaldırılacaktır. 5 Şubat’ta ise ruhu Rabb’ine kavuşunca bir sandukaya konan cesedi "Sandığın kesinlikle açılmayacağı" emri ile ailesine teslim edildi. (5 Şubat 1990)
·                    Şehid Ragıb Harb’ın şehadetinin 8. yıldönümü münasebetiyle Cebşid Kasabasında 16 Şubat 1992 günü tertiplenen anma merasiminde İsrail aleyhine yaptığı sert konuşmasını tamamlayıp dönerken mütecaviz işgalci askeri birlikleri tarafından helikopterden fırlatılan roket saldırısında arabası isabet alarak, eşi ve 5 yaşındaki oğlu Hüseyin’le birlikte şehadet şerbetini içer, Abbas Musavi. (16 Şubat 1992)
·                    Güneydoğunun kıymetli alimlerinden Molla İhsan Yeşilırmak, Batman’ın Karşıyaka semtinde, iki kişi tarafından kurulan pusuda aldığı kurşun yaralarıyla şehadete ulaştı. (8 Şubat 1993)
·                    Mersin Müslümanları arasında sevilen bir şahsiyet olan Süleyman Akyüz, 20 Şubat sabah namazından sonra, açtığı dükkanında PKK timleri tarafından şehid edildi. Süleyman Akyüz daha önce de çeşitli tehdit ve saldırıya uğramış, dükkanı bombalanmıştı. (20 Şubat 1993)
·                    Siyonistlerin işgali altındaki Batı Şeria’da El-Halil kentindeki Halil İbrahim Camiinde Filistinli Müslümanlar sabah namazı kılıyorlardı… Her zamanki gibi cemaat halinde Allah’ın huzuruna durmuş Müslümanlar birkaç saniye sonra olacaklardan habersiz secdeye kapandılar. Gali Marka, dakikada 750 mermi atan ve şarjörlü 35 mermi alan silahıyla camiye giren Yahudi Baruh Goldstein, cemaati yaylım ateşine tuttu… Bir anda kan gölüne dönen camide 53 Müslüman şehid oluyordu! El – Halil katliamı. (25 Şubat 1995)
·                    Vicdan sahibi her insanın yüreğini dağlayan bir katliama seyirci kalamayarak Bosnalı kardeşlerinin yardımına koşan ve Müslüman olmanın sorumluluğunu yerine getirerek şehid olan kardeşlerimizden birisi Nevşehirli Ahmet Pınar. Bosnalı Müslümanlar Sırplara karşı büyük bir operasyon başlatmışlardı… Operasyon, savaşın başlamasından bu yana gerçekleştirilen en büyük harekat idi ve Müslüman kuvvetlerden de kırk kişi şehid oluyordu. İşte Ahmet Pınar bu şehitlerden birisidir. (28 Aralık 1992)
 
·                    Ve rableri katına yeni varan körpecik şehitlerimiz; gerçi bütün şehitlerimiz rableri katında dip diri idiler ya! Bir haftadır Amerikan, İsrail, İngiliz maşası hain PKK’ya karşı sınır ötesi harekatta şehit olan Şubat 2008 şehitlerimiz.   
 
Bunlar tespit edilen ve gün yüzüne çıkarılmış Şubat ayı şehitlerinden bazıları. Henüz tespit edilememiş yüzlerce şehit var. Diğer şehitlerimiz muhtelif ay ve yıllara dağılmıştır. Nesilleri ve çağları aydınlatıcı şehid ve şehadet duygusu… Müslümanların en kutsal değeri…
 
 Nitekim, Seyyid Kutup, Abdulkadir Udeh, Sedat Yenigün, Bilal Yaldızcı, Erdoğan Tuna, Ömer Muhtar, Tekiner Tayfur, Fuad Çağlar ve diğerleri…
 
Ne zaman İslam’ın gemisi karaya oturmaya yüz tutsa, kanlarını altına pompalayarak onu yüzdüren ve yüzdürecek olan şehitlerimizin aziz ruhlarına…
 
Bir ölür, bin doğarız…
 
Selam olsun canlarını dişlerine takarak bu davayı bütün özü, ruhu, diriliği ve canlılığı ile bize kadar getiren, insanlığın onur kaynağı, iftihar vesilesi şehitler kuşağına…
 
Fi emanillah…
Bu haber toplam 1058 defa okunmuştur
YORUMLAR (2) adet
    Yusuf Yiğit
    GERÇEKLER BİR GÜN....
    Gerçekler birgün günyüzüne çıktığında zalimlar yaptıklarından utanacaklar mı acaba.....Ey zalimlaer sizi elem verici bir azap bekliyor....Zalimler için yaşasın cehennem.................................Bütün müslümanların şehadet ayı olan bu ayda, Rabbimizden niyazımız; bizedde şehadete layıok bir kul olarak yaşayıp şehadet şerbetinden tatmayı nasib etmesidir.
    04 Mart 2008 Salı 18:54

    AhmetEsat
    BIZI SUSTURSALAR TARIH SUSMAYACAK!!
    Ey gozlerı bır gormeyen kulakları da gormeyen kardeslerım neden maceraya atılarak gerceklerı gormezlıkten gelıyorsunuz!!??...dogrular gunumuzde degısıklıgemı ugradılar??Hakk ondeort asır oncede aynıydı sımdı de aynı!!gelın ALLAH ASKINA ARTIK GERCEKLERI GORELIM VE HERZAMAN GERCEKLERI VE DOGRULAR ICIN CALISALIM...dava asla hatalı degıldır hatalı ve eksık olan bız acı ınsanlarız!!...
    28 Şubat 2008 Perşembe 13:05

Diğer Başlıklar

    » Piyasalar
$ USD
1.7040
€ Euro
2.1310
IMKB
21.228
Altın
40.33
Mehmet Ali ÖZTÜRK
ozturk158@hotmail.com
Nevzat LALELİ
Behçet BÜYÜKGÖKMEN
Ali Sami PALAZ
Köşe Bucak Dünya
Tüm Yazarlar
    ANKARA 21.11.2008
İmsak
-
5:03
Güneş
-
6:32
Öğle
-
11:41
İkindi
-
14:13
Akşam
-
16:38
Yatsı
-
18:00
Ana Sayfa | Künye | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle |
anadoluweb© 2007-2008