|
|
|
II.BÖLÜM
“Çünkü bir ülkenin gelişmesini engellemek istiyorsanız, orada bilimsel faaliyetleri durdurmanız yeterlidir.” Türkiye'deki toplumsal dönüşüm, genç nüfusun artışı, kalite ve saydamlık talepleri gibi iç değişimler ile AB üyelik süreci ve küreselleşme gibi dış gelişmeler diğer alanlarda olduğu gibi yükseköğretim sistemi alanında da birçok yenilik ve değişim ihtiyacını beraberinde getirmiştir. Bu gelişmeler toplumun geleceğine ışık tutan kurumlar olarak üniversitelerin “ideolojik kaygılardan uzak küresel bir bakış ve bilimsel bir anlayışla” yıpratılmadan tartışılmasını gerekli kılmaktadır. Bu nedenle yükseköğretim sisteminin dünyadaki gelişmeler ve ülkemizdeki ihtiyaçlar doğrultusunda toplumdaki ilgili bütün aktörlerin demokratik katılımına dayalı olarak çağdaş bir vizyon ve felsefe ile yeniden tartışılması ve yapılandırılması gerekmektedir.
Bu kapsamda YÖK Strateji Komisyonunca hazırlanarak kitap haline getirilen, YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç’in eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e sunduğu ''Türkiye'nin Yükseköğretim Staratejisi'' başlıklı raporun değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim.
Yükseköğretim sistemlerinin başarısı büyük ölçüde öğretim elemanlarının niteliğine bağlı olduğu vurgulanan raporda, öğretim elemanlarının yaşam standartlarının yükseltilmesi gerektiği vurgulanmış, Türkiye'de yükseköğretim sisteminde hem nicelik hem de nitelik olarak önemli düzeyde öğretim üyesi açığının bulunduğu kaydedilmiştir.
21.yy.’ da YÖK’ün yeniden yapılandırılması ile ilgili yapılan araştırma, YÖK'ün dünyadaki benzer sistemlerle karşılaştırmasını yaparak yükseköğretim sistemleri içinde nerede durduğunu, yerel özelliklerinin YÖK'ü ne kadar özgün kıldığı yanında küresel ölçekte yükseköğretime katkı payının ne düzeyde olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Araştırma, YÖK'ün yükseköğretim sistemleri içindeki yerini doğru bir şekilde tespit etmek amacıyla seçilecek belli başlı ülkelerdeki yükseköğretim sistemlerini yapısal özellikler, yönetim anlayışları, kalite değerlendirmesi, idari ve bilimsel özerklik, mali yapı, üniversite-sanayi ilişkisi, bilimsel özgünlük, eleman seçimi ve yükseltme kriterleri gibi açılardan incelemeyi ve bunları YÖK sistemi ile karşılaştırmayı hedeflemektedir. Araştırma, yayın sayısı ve kalitesi, özgün bilimsel projeler üretme ve uluslar arası fonlardan yararlanma, bilimsel buluş ve patent başvurusu, sanayi ve özel sektörden aldığı veya bunlara sağladığı destek, öğrenci ve çalışanların kurumsal hizmet ve yönetim biçiminden tatminlik düzeyleri gibi değişkenler açısından diğer ülkelerdeki yükseköğretim sistemleri ile karşılaştırılmasını hedeflemektedir. Araştırma, elde edilen veriler ve yapılan analizlere dayalı olarak yönetim yapısı, kalite değerlendirmesi ve özerklik gibi başlıca konularda Türkiye'deki yükseköğretim sisteminin objektif ve bilimsel bir zeminde yeniden tartışılması ve yapılandırılması çalışmalarına katkıda bulunacak önerilerde bulunmayı ve Türkiye'nin gerçeklerini de göz önüne alarak “daha işlevsel, katılımcı, şeffaf, bilim ve düşünce odaklı” yeni bir yüksek öğretim modeli inşa edilebilir mi sorusunu cevaplamayı hedeflemektedir.
Bu kadar uzun boylu meseleyi arz ettikten sonra tabii öneriler de sunmak gerekir:
Türkiye'de üniversitelerde birey ve toplumun ihtiyaç ve istekleri göz önünde bulundurulmamaktadır. Bu sebeple şu andaki tutarsız eğitim sistemiyle binlerce diplomalı işsiz yaratılmaktadır. Bu şekilde insanlarımız israf edildiği gibi, ülkenin kaynakları da boşa harcanmaktadır.Eğitimin sorunları ekonomiden bağımsız değildir. Onun için yükseköğretimin sorunlarını çözebilmek için önce ülkenin ekonomisi geliştirilmelidir. Ekonomik sorunların kökten çözümü ise “faiz, döviz borsa gibi sanal ekonomiden” gerçek ekonomik faaliyet olan “üretim ekonomisine” dönülmesi ile mümkündür. Ayrıca Türk ekonomisi kesinlikle dış müdahalelerden korunmalıdır.
Kaliteli bir üniversite eğitimi yapabilmek için önce liselerin eğitim kalitesinin yükseltilmesi gerekir. Türkiye’de yükseköğretime öğrenci hazırlayan ortaöğretimde, genel ve mesleki eğitim ayrımı yapılmayıp hepsi üniversiteye öğrenci hazırlamaktadır. Diğer taraftan üniversiteyi bitiren hemen herkes devletten iş beklemekledir. Çünkü üniversitelerde verilen eğitim hayattan kopuk olduğu için piyasanın istediği elemanlar yetişmemektedir. Bu sebeple öğrencilerin kendi işlerini kurabilme ve özel sektörde iş bulabilme şansları son derece zayıftır. Üniversite mezunlarının istihdam olanaklarını artırmanın en iyi yolu, okul – sanayi işbirliğinin kurulması ve böylece öğrencilerin işyerlerinde göstermelik staj değil gerçekten uygulama yapmalarıdır. Bunun için yetkililerce gereken tedbirler alınmalıdır.
Türkiye’de eğitimin her kademesinde verimli eğitim-öğretim yapabilmek için, başta öğretmen ve öğretim elemanını iyi yetiştirmek, eğitim ortam araç ve gereçlerini sağlamak, öğrencilerde yüksek motivasyon uyandırmak, bütçeden eğitime ayrılan payı arttırmak gerekir. Ayrıca eğitimin günlük politikanın güdümünden kurtarılarak bağımsız bir yapıya kavuşturulması da bir zorunluluk haline gelmiştir. Ancak bu koşullarda eğitimde, aklın ve bilimin gerekleri yerine getirilebilir. Türkiye’de gerçek bir yükseköğretim yapabilmek için liselerden başlayarak yükseköğretimde yabancı dille eğitime son verilerek Türkçe eğitime dönülmelidir. Daha fazla sayıda üniversite açarak gelişmiş ülkelerde olduğu gibi lise mezunlarının en az % 60’nı alacak şekilde üniversite sayısı artırılmalıdır. Bu yapılırken kaliteden ödün verilmemeli, kalitenin artırılması için hiçbir özveriden kaçınılmamalıdır. Her üniversiteye Fen – Edebiyat Fakültesi açmaktan vazgeçilmeli, bunun yerine işlevsel olan fakülte ve meslek yüksek okullarının açılması sağlanmalıdır. Mevcut Fen – Edebiyat Fakülteleri ile istihdam yaratmayan diğer fakültelerin öğrenci sayıları sembolik hale getirilerek hem öğretim elemanlarının araştırma yapmalarına hem de öğrencilerin gerçek anlamda araştırmacı olarak yetiştirilmelerine olanak sağlanmalıdır.
Üniversite eğitim programları, çağın koşullarına, ülkenin ve öğrencilerin ihtiyaçlarına göre yeniden düzenlenmelidir. Bu yapılırken 1998 yılında YÖK’ün eğitim fakülteleri için yaptığı gibi tepeden inme değil, öğretim elemanları, öğrenciler, veliler ve işyerlerinin birlikte kararlaştıracakları programlar yapılmalıdır. İş olanaklarının artırılması için teorik eğitim fakültelerde, uygulamalı eğitim ise işyerlerinde verilmelidir. Mutlaka bir eğitim planlanması yapılmalı, gereksiz bölümlerin sayısı ile birlikte öğrenci sayıları da azaltılmalıdır. Üniversiteler sadece diploma veren kuruluşlar olmaktan çıkarılmalıdır. Biz ülke olarak kaynakları boşa harcayacak kadar zengin bir ülke değiliz.
Gelelim asıl tartışmaların merkezinde olan YÖK’ün durumuna. Örnek aldığımız bir çok Avrupa ülkesinde böyle bir kurum yoktur. Avrupa ülkelerinin bir çoğunda Yükseköğretim faaliyetlerini denetleyen, Türkiye'deki gibi, üniversiteler üzerinde etki ve yetki sahibi olan YÖK benzeri bir kurum bulunmuyor. Yönetim biçimi konusunda ülkeler arasında farklılıklar olsa da üniversiteler genelde rektörlerini, öğretim üyelerini ve araştırma projelerini özgürce belirleyebiliyor. Rektörlük ya da başkanlık koltuğuna, seçimden birinci çıkan aday atanıyor. Almanya gibi bazı ülkelerde seçilen adaylar milli eğitim bakanlıkları tarafından onanıyor. İngiltere'de, yükseköğretim kurumları büyük oranda devlet tarafından finanse edilmesine rağmen, üniversiteler adeta bir şirket gibi bağımsız çalışıyor. Avrupa ülkelerinin genelinde devlet, ancak dışarıdan denetleyici ve yer yer düzenleyici bir aktör olarak sisteme katılıyor. Birçok ülke, değişen dünya şartlarında üniversitelerin rekabet gücünü artırmak için daha da "otonom" hale getirilmesini tartışıyor. Öğretim üyelerine meslekten mene kadar ceza verme yetkisinde olan YÖK, olağanüstü dönemlerde sergilediği antidemokratik tutumlarıyla gündemde. 28 Şubat sürecinde istemediği rektörleri istifaya zorlayan YÖK'ün, rektörleri soruşturup görevden alması da mümkün. Ancak rektör atamalarında olduğu gibi görevden almalarda da son imza Cumhurbaşkanı’na ait. 21 üyeli YÖK'e Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulu ve Üniversitelerarası Kurul 7'şer üye veriyor. YÖK'ün başkanı ise Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor. YÖK ile ilgili düşünce ve önerimiz ise; belki çok radikal olacak ama tamamen kaldırılması gereken bir kurum. Ancak şu aşamada bunun olması mümkün değildir. Öyle ise bir geçiş süreci olmak üzere hiç olmazsa örnek aldığınız Avrupa’yı bu konuda da örnek alın da en azından seçimlere / bilim adamlarının iradesine güvenin. Bir de artık şu üniversiteleri özgür bırakın. Yani “gölge etmeyin,başka ihsan istemez.” Ne de olsa yarın Avrupa Birliği’ne gireceğiz! Bu vesile ile de, çok fazla bir beklentim ve ümidim olmamakla birlikte 8 Aralık 2007’de yapılacak olan YÖK Başkanlığı seçimlerinin ülkemiz ve bilim dünyamız adına hayırlara vesile olmasını temenni ederiz. Vesselam! ENES İLHAN POST
eipost@hotmail.com
|


