SON DAKİKA
Anasayfa | Künye | Bizi Tanıyın | Sitene Ekle | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle
    Gazete 1. Sayfaları
Yazı Karakteri Boyutu:
   
YÖKÜN YENİDEN YAPILANDIRILMASI
06 Aralık 2007 Perşembe 07:50
Şurası dikkate değer bir olgudur ki, tüm ortaçağ kurumlarından bugün de eski haline en çok benzeyen kurumlar üniversitelerdir. (Emile Durkheim)
I. BÖLÜM
 
Yükseköğretimin Yeniden Yapılandırılmasında YÖK’ün Bulunduğu Konum
 
“Şurası dikkate değer bir olgudur ki, tüm ortaçağ kurumlarından bugün de eski haline en çok benzeyen kurumlar üniversitelerdir.”  (Emile Durkheim) 
  
 Ülkemizde gündem o kadar hızlı değişiyor ki bu hafta hangi konuyu araştıralım diye düşünürken, Toryum ve Nükleer Enerji konusunda çalışmalar yapan ikisi profesör 6 bilim adamının hayatını kaybettiği  Isparta’da meydana gelen uçak kazası ve  8 Aralık’ta yapılacak YÖK Başkanlığı seçimlerinden dolayı, ülkemizdeki Yükseköğretimi masaya yatıralım istedik.

Öncelikle üniversitelerin kısaca bir tarihine bakacak olursak, bir ülkenin gerek duyduğu nitelikli insan gücünün yetiştirilmesinde, bilginin üretilmesinde ve topluma hizmette önemli bir unsur olarak eğitim sisteminin son halkası olan bugünkü üniversitelerin temelini Sümerlere kadar götürmek mümkündür.Bu bağlamda Eski Yunan toplumunda Platon’un Akademia’sı, İslam Uygarlıklarının medreseleri ki özellikle dünyanın ilk sistemli üniversitesi kabul edilen Nizamiye Medreseleri, Osmanlı’nın Enderun mektepleri kendi özgünlükleriyle dönemlerinin birer üniversiteleridir. Bu bakış açısı, 500 yıldır egemen batılı toplumların, üniversitelerin, kendi üstün kültürel sistemlerinin bir ürünü olmadığını göstermesi açısından oldukça anlamlıdır.

  

Bizde 1773’de açılan Mühendishane – i Bahr – ı Hümayun ilk modern anlamda yükseköğretim kurumu özelliği taşırken,1933’de Üniversite reformu ile Darü’l – fünun bu günkü İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülmüştür. 1946 yılında çıkarılan 4936 sayılı Üniversite Kanunu ile ODTÜ dışındaki üniversitelere “muhtariyet (özerklik)” verilmiş ve rektörle dekanların seçimle gelmeleri esası getirilmiştir. 1977 yılında çıkarılan 2095 sayılı Kanunla akademilerin fakülteler halinde örgütlenmelerine imkan sağlanarak üniversiteler ile akademiler arasındaki işlevsel ve yapısal farklar fiilen ortadan kaldırılmıştır. 1981 yılında çıkarılan 2547 sayılı üniversiteler arasında eşgüdüm ve planlamayı sağlamak üzere ara kuruluş olarak Yükseköğretim Kurulu (YÖK) oluşturulmuştur. Bu arada hem Türkiye’nin nitelikli insan gücü ihtiyacını karşılamak hem de bulundukları bölgeleri kalkındırması amacıyla “bölgesel üniversiteler” kurulması düşüncesi 1950’li yıllarda ağırlık kazanmıştır (Ege Üniversitesi, Karadeniz Teknik Üniversitesi, Atatürk Üniversitesi, Dicle Üniversitesi v.b). 1982 Anayasası’nın aşağıda belirtilen 130. ve 131. maddesinde kurumsal kimliğini bulan Türk Yükseköğretim sistemi, 1982 yılı itibarıyla 27 üniversite ile bunlara bağlı fakülte, enstitü, yüksekokul, konservatuar ve yüksekokullarından oluşan birleşik bir yapıya dönüştürülmüştür. Bu gün Türkiye’de  93’ü devlet, 30’u vakıf olmak üzere toplam 123 üniversite bulunmaktadır.

            Madde 130: “Çağdaş eğitim – öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü yetiştirmek amacı ile;ortaöğretime dayalı çeşitli düzeylerde eğitim – öğretim,bilimsel araştırma,yayın ve danışmanlık yapmak,ülkeye ve insanlığa hizmet etmek üzere çeşitli birimlerden oluşan kamu tüzel kişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversiteler Devlet tarafından kanunla kurulur.Kanunda gösterilen usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafından,Devletin gözetim ve denetimine tabi yükseköğretim kurumları kurulabilir.”

        Madde 131: “Yükseköğretim kurumlarının öğretimini planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek, yüksek öğretim kurumlarındaki eğitim – öğretim ve bilimsel araştırma faaliyetlerini yönlendirmek ve bu kurumların kanunda belirtilen amaç ve ilkeler doğrultusunda kurulmasını, geliştirilmesini ve üniversitelere tahsis edilen kaynakların etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak ve öğretim elemanlarının yetiştirilmesi için planlama yapmak maksadı ile Yükseköğretim Kurulu kurulur.”

         12 Eylül darbesinin Türkiye'ye bir hediyesi olan YÖK olağanüstü şartların bir ürünüdür. İlginçtir ki Türkiye'de her olağanüstü dönemde üzerine gidilen alanların başında yüksek öğretim gelmektedir. Yaşanan krizlerin ve olumsuzlukların faturası öncelikle siyasi ekiplere ve kurumlara kesilirken onunla birlikte üniversitelere ve akademik kadrolara da kesilmektedir. Ülkeyi krizlerden çıkarıp sağlıklı bir düzene oturtmak için harekete geçen kadrolar öncelikle terbiye edilmesi gereken, kendilerine haddinin bildirilmesi icap eden kesimlerin başında üniversiteleri görmüşlerdir.

 

        Üniversitelerin,  ülkenin, Eğitim  ve sağlık hizmetlerini karşılamak,yerel kalkınmaya yol gösterecek hizmetler sunmak dışında, aslında çok önemli bir görevi de Sanayinin ve ülke savunmasının gereksinim duyduğu yeniliklerin geliştirilmesi ve projelerin yapılmasını gerçekleştirmektir.Bu gün düşünelim. Türkiye’de üniversiteler bu konuda ne kadar katkı sağlamaktadır. Bu kapsamda ülkemizde yaşadığımız “beyin göçü” gerçeğini görmezden gelemeyiz. Yıllar önce Zakkum ağacından kanser tedavisini bulan Sayın Ziya Özer’e devlet ne kadar destek verdi de değerli bilim adamımız bu gün yurt dışında çalışmalarını sürdürüyor? Daha geçtiğimiz aylarda ASELSAN’ da çalışan mühendislerimizden üçü F – 16 Savaş uçaklarında dost – düşman tanımlamasını yapan elektronik sistemi çözdüğünden şüpheli bir intihar ile yaşamını yitirmedi mi? Yine hain Dağlıca baskınından sonra, TÜRKSAT gibi çok önemli, stratejik bir kurumun (Konya Özel Enderun Okulları gezisinden tanıdığımız bu kurumun varlığından ülkemizde kaç tane liseli gencimiz haberdardır bilmiyorum ama, gençlerimize yeni ufuklar açacak bu tür kurumların kesinlikle tanıtılması gerektiğini düşünüyorum) değerli genel müdürü, TSK yetkililerinin istemesi durumunda uydu yoluyla bu sızmaları ve PKK tarafından döşenen mayınları tespit ederek yardımcı olabileceklerini açıkladı. Peki değerli genel müdürümüze ne oldu dersiniz? Efendim, değerli “stratejik müttefikimiz” ABD, nasıl olsa bize uydu tespitlerinden sızmaları ve diğer gerekli bilgileri rapor eder nasıl olsa! Son olarak da Toryum ve Nükleer Santral konusunda çalışmalar yürüten değerli ilim heyetimizin Isparta’da başına gelenler…Neymiş, uçağın karakutusu “stratejik müttefikimiz” ABD’de çözülecekmiş! Yahu siz bu milleti aptal mı sanıyorsunuz yoksa çocuk kandırdığınızı mı zannediyorsunuz? Tamam! İçinizden “bu adam da her şeyin ucunu “komplo teorisi”ne dayandırıyor.” diyebileceğinizi hissediyorum. Ancak bütün bunları üst üste koyduğumuzda bir bit yeniği olduğunu düşünmeden de edemiyorum. Sadece bilim çevresinden verdiğimiz bu örneklerin benzerlerini daha ne kadar  göreceğiz? Ne derece doğrudur, bilinmez ama NASA’da görev yapan bir çok Türk bilim adamından bahsedilir. Türk Einstein’ı olarak tanınan Sayın Oktay Sinanoğlu’nun kıymetini ne kadar biliyoruz? Biz elimizdeki değerlerin kıymetini ne zaman anlayacağız? Bu millet geçmişte pek çok dahi yetiştirmiştir ve bundan sonra da yetiştirecektir.Yeter ki biz bu zekalarımızın kıymetini bilelim.

Dünya’da ilk 500 üniversitenin adı değişik dergilerde yayınlanıyor. Haritada yerini bile zor bulabileceğimiz bir çok ülke üniversitelerinin adı geçerken Türkiye’den neden bir üniversitenin bile adı yok? Bu gün başta Anadolu üniversiteleri olmak üzere,üniversitelerimizin bilimden uzak içler acısı hali ortadadır. Yapılan bir araştırma ile Türkiye'de belki ilk kez Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ve üniversite sisteminin “baskıcı, antidemokratik ve otoriter yapısı” bilimsel bir araştırmayla ortaya konulmuştur. Halen Sakarya Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak görev yapan Yrd. Doç. Dr. Erkan Yaman, doktora tezini Türkiye'nin değişik bölgelerindeki üniversitelerde informel cezalara maruz kalmış öğretim üyeleri ile yüz yüze görüşmeler yaparak gerçekleştirmiştir. Araştırmaya göre üniversitedeki otoriter yapı, sisteme uymayan öğretim üyelerine yasa ve yönetmeliklerde yer almayan cezalar veriyor. Bu cezalar tutum ve davranışlar yoluyla şu şekilde tezahür ediyor: "Ayrımcılık, kayırma, yıldırma, korkutma, ihmal, sömürü, istismar, bencillik, işkence, eziyet, şiddet, baskı, saldırganlık, iş ilişkilerine politika karıştırma, hakaret ve küfür, bedensel ve cinsel taciz, görev ve yetkinin kötüye kullanımı, dedikodu, dogmatik davranışlar, yobazlık, bağnazlık…" Araştırmada üniversitelerde korku kültürü hakimiyeti vurgulanırken,  baskıcı ve otoriter yönetim anlayışının üniversiteyi yozlaştırdığına dikkat çekilmiş, Akademisyenlerin sürekli sindirilerek tehdit edilmesinden söz edilmiş, adam kayırma ve yandaşlığın had safhada olmasından dolayı öğretim elemanlarının bu ortamda bilim üretemediği belirtilmiştir.

Bilim yuvası olması gereken üniversitelerimizde bu gün irticaya karşı Cumhuriyet yürüyüşleri yapılmaktadır. Türkiye’de bilim yuvalarından sorumlu en üst düzey kuruluş olan YÖK, bizzat başkanının katılımı ile Laiklik ve Cumhuriyet mitingleri düzenlemedi mi? Yahu bu Laik Cumhuriyet o kadar zayıf mı ki üç beş başörtüsü ile temelleri sarsılacak. Zaten  Anayasa’nın 24. ve 25. maddelerinde bu konuda açık bir hüküm yok mu?

 

 

 

“Herkes vicdan,dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.Kimse,dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz,dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.”

“Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Kimse,düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.”
YÖK’ün çıkardığı yönetmeliklerden bahsedecek olursanız; kanun, yönetmelik ve uygulamaların kesinlikle Anayasa’ya aykırı olamayacağını zannedersem hepimiz biliriz. Nasıl bir yönetmeliktir ki Anayasa’yı hiçe saysın. Ha derseniz ki: Efendim bu haklar, Devletin bölünmez bütünlüğünü bozmayı, demokratik ve laik cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler için istisnadır. O zaman buyurun bu eylemlerin açık bir tanımını yapalım. Hangi fiil ve davranışlar devletin bölünmez bütünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete kastediyormuş, bunu tanımlayalım. Hem siz şimdiye kadar hangi gerçek bir dindar başörtülü hanımefendinin devletin bölünmezliğine kastettiğini gördünüz…
 

Bütün bu tavırları ile YÖK bugün politize olmuş bir siyasi parti görünümü arz etmektedir… Bu durumdan aklı selim bilim adamlarımız da rahatsızlık duymaktadır. YÖK’ün çok fazla müdahaleci değil, ama koordinatör ve danışman bir kurum olmasından yana olduğunu dile getiren Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Rektörü  Sayın Fazıl Tekin, bu rahatsızlığını şu ifadeler ile dile getirmiştir:

    
    Bu kurumun çok politize olmaması son derece önemli. Camiye, kışlaya ve okula siyasetin girmemesi Türkiye'de çok önemli bir realitedir. Eskişehir üniversitelerinde buna titizlikle uyulmaktadır. Biz kurum olarak bütün siyasal partilere, görüşlere eşit uzaklıktayız. Çağdaş, demokrat, laik Türkiye'nin bir üniversitesi olarak daima her türlü görüşün tartışılabilmesinden yanayız"

II.BÖLÜMÜ OKUMAK İÇİN

 
Enes İlhan Post
eipost@hotmail.com

 

   
Bu haber toplam 792 defa okunmuştur
Diğer Başlıklar

    Anket
    Ergenekon yapılanmasının tüm unsurlarına ulaşıldımı?Ergenekon yapılanması derin devletle aynı şeymi?
    Evet, Evet
    Hayır, Evet
    Hayır, Hayır
    Evet, Hayır
    Fikrim Yok
Ali Sami PALAZ
Köşe Bucak Dünya
M.Ali ÖZTÜRK
Araştırmacı-Yazar
Muhammed ÖZYİĞİT
Adem YILDIRIM
Adem KAHRİMAN
Sosyolog-Yazar
Tüm Yazarlar
    » Piyasalar
$ USD
1.1910
€ Euro
1.8850
IMKB
37.946
Altın
36.76
    ISTANBUL 20.07.2008
İmsak
-
3:48
Güneş
-
5:41
Öğle
-
13:18
İkindi
-
17:13
Akşam
-
20:42
Yatsı
-
22:25
Ana Sayfa | Künye | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle |
anadoluweb© 2007-2008