ÖRNEK BİR KUR'AN NESLİ
Hayata yön veren prensiplerin ve düzenlerin temel kaynağı açısından günümüzün dünyası (Peygamberimizden önceki devirlerde olduğu gibi) bir <cahiliye> dönemi yaşıyor. Öyle bir cahiliye devri ki, şu korkunç maddi refah ve üstün maddi gelişmeler onun kötülüğünü hafifletmeye yetmiyor.
Bu cahiliyet devri, Allah'ın yeryüzü üzerindeki hâkimiyetine, ulûhiyetin en belirgin özelliği olan ilahi otoriteye el-koyma esasına dayanır. Bu cahiliye devri, hâkimiyeti insanlara dayandırarak onları birbirinin rabbi durumuna geçirmektedir. Fakat bunu, eski cahiliye döneminin bilinen iptidai (ilk ile ilgili) ve sade şekli ile yapmıyor. Günümüz <cahiliye> mantığı bu sapıklığı hayat hakkında Allah'ın metodunu hesaba katmaksızın ve Allah'ın izin vermediği konularda kavramlar, değer hükümleri, prensipler, yasalar, düzenler ve uygulamalar ortaya koyma hakkı iddia ederek yapıyor. Allah'ın hâkimiyetine karşı girişilen bu tecavüzden O'nun kullarına karşı tecavüz doğuyor.
Sosyalist düzenlerde insanın genellikle horlanması, kapitalist düzenlerde sermayenin baskısı ile fertlerin ve emperyalizmin sömürüsü altında o milletlerin zulme maruz kalması, Allah'ın hâkimiyetine el-koymanın ve O'nun buyruğu olan insan haysiyetinin hiçe sayılmasının sonucunda başka bir şey değildir.
Bu noktada İslam’ın tutumu, diğer bütün beşeri düzenlerden tamamen ayrılır. Çünkü İslami düzenden başka bütün düzenlerde şu veya bu şekilde insanlar birbirlerine taparlar. Sadece İslam temeline dayanan düzende tek Allah'a kulluk ederek, tek Allah'ın buyruğuna uyarak ve tek Allah'ın huzurunda boyun eğerek bütün insanlar birilerine tapmaktan, başkasının kölesi olmaktan kurtulur.
İşte yolların ayırım noktası burasıdır. Bu temel prensip ve bu prensibe dayanacak olan birçok derin pratik hayat sonuçları, aynı zamanda insanlığa sunabileceğimiz yeni bir kavram, temel bir dünya görüşüdür. Bu prensip insanlığın mahrum olduğu bir hazinedir. Çünkü o batı uygarlığının ve doğusu ile batısı ile Avrupa dehasının bir ürünü değildir.
Bizler, hiç şüphesiz insanlığın tanımadığı ve <üretemeyeceği> yepyeni ve mükemmel bir değerin sahibiyiz.
Fakat bu yepyeni değer, daha önce belirttiğimiz gibi, mutlaka pratik hayatta örneklendirilmelidir. Bunu bir ümmetin yaşaması şarttır. Bu zaruret de Müslümanların yasaya geldiği topraklar üzerinde bir <yeniden diriliş> hamlesine girişmeyi gerektirir. İşte uzak veya yalan bir zamanda insanlığın önderliğini ele geçirmek, bu yeniden dirilişin arkasından gelecektir.
Yeniden diriliş hamlesi nasıl başlar?
Bu hamleyi başlatmaya kesinlikle karar vermiş, bu yola koyulmuş olanların, yeryüzünün her köşesine çöreklenmiş olan cahiliye akımına karşı göğüs gerecek ve bu yolculuk esnasında çevresini kuşatmış olan cahiliye güçlerine karşı bir yandan belirli bir mesafeyi muhafaza ederken, öte yandan bu güçlerle yine belirli bir münasebet halinde olmayı ihmal etmeyen bir öncü cemaat teşkil etmeleri gerekir.
Böyle bir azimle yola koyulacak olan söz konusu öncü gruba icra edeceği fonksiyonun tabiatını, görevinin içyüzünü, hedefinin beklediğini, uzun yolculuğunun hareket noktasını ve yeryüzünün her köşesine kök salmış olan cahiliye akımına karşı takındığı tavrı gösterecek olan bir takım <yol işaretleri> gerekir.
Bu öncü gurup, insanlarla hangi noktalarda buluşup hangi noktalarda ayrılacak? Gerek kendi hususiyetleri ve gerekse çevresini kuşatan cahiliye akımının özellikleri nelerdir? Cahiliye akımının taraftarlarına İslam dili ile nasıl seslenecek ve onları hangi konularda muhatap tutacaktır? Ayrıca bu gurup, bütün bu konularda, hangi kaynaktan ve nasıl bilgi edineceğini de bilmelidir.
Söz konusu olan yol işaretleri, bu inanç sisteminin temel kaynağı olan Kur'an’a, onun ana prensiplerine ve bir zamanlar Allah'ın yeryüzü üzerindeki muradının gerçekleşmesine vasıta olarak tarihin akışını yenibaştan O'nun buyurduğu yöne doğru çeviren seçkin ve tertemiz vicdanlarda Kur'an’ın meydana getirdiği görüş açılarına dayanmalıdır.
Bütün İslam mücahitlerinin her yerde ve her zaman üzerinde durmaları gerekli olan tarihi bir gerçek var. Hem de uzun uzun üzerinde durulmalıdır. Çünkü gerek davet üslubunda ve gerekse davet girişiminde bu gerçeğin kesin bir etkisi vardır.
Bu dava İslam ve insanlık tarihi boyunca örnek olan bir nesli, sahabeler (Allah onlardan razı olsun) neslini ortaya çıkarmıştı. Fakat böyle örnek bir nesil bir daha ortaya çıkmadı. Gerçi tarih boyunca bu nesli örnek edinen fertler görüle gelmiştir. Fakat bu davanın ilk döneminde olduğu kadar çok sayıda örnek insanın bir araya geldiği hiç görülmemiştir.
Bu durum, sırrını çözebilmek için üzerinde uzun zaman durmamız gereken apaçık, yaşanmış bir gerçektir.
Bu davanın Kur'anı önümüzdedir. Peygamber'in (s.a.v) hadisleri, pratik kılavuzluğu, tutumu, bunların hepsi, tarihte bir daha benzeri görülmemiş olan o ilk dönem nesli gibi önümüzdedir.
Önümüzde, aramızda olmayan tek unsur Peygamber'imizin şahsıdır. Acaba sır bu nokta mıdır?
Bu davetin yürütülmesi ve etkili sonuçlar elde edebilmesi için Peygamber'imizin (s.a.v) şahsının varlığı kesin bir zaruret olsaydı, Allah bu daveti insanlığın tümüne şamil kılmazdı, Onu, sonuncu ilahi mesaj niteliğine kavuşturup yeryüzü durdukça bütün insanlığın akıbetini ona havale etmezdi.
Tersine Ulu Allah zikri (Kur'an’ı) korumayı üzerine alarak bu davetin Peygamber'imizden sonra da devam edebileceğini, verimli sonuçlar alabileceğini bildiği için O'nu, Peygamber oluşundan yirmi üç sene sonra nezdine aldığı halde bu dini O'ndan sonra da Kıyamet gününe kadar baki kılmıştır. O halde başarısızlığımızı Peygamber'imizin (s.a.v) şahsının aramızda olmayışıyla açıklayamayız.
O halde başka bir sebep aramalıyız. Söz konusu ilk dönem neslini besleyen kaynağı araştırmalıyız, belki burada bir değişiklik vardır. Onların yetişmelerini sağlayan metodu inceleyelim, belki de farklılık buradadır.
Bu nesli besleyen birinci kaynak sadece Kur'an idi. Peygamber'imizin (s.a.v) hadisleri ile kılavuzluğu bu ilk kaynağın sadece bir eseri olarak belirmişti. Nitekim Peygamber'imizin (s.a.v) ahlakı hakkında sorulan bir soruya Hz. Aişe (R. Anha) <O'nun ahlakı Kur'an’ın kendisi idi> diye cevaplandırmıştır.
Buna göre, Kur'an, o neslin tek beslenme, davranış ve yetişme kaynağı idi. Bunun böyle olması, o günün insanlığının, kültüre, ilme, yazılı eserlere ve bilimsel araştırmalara sahip olmamasından dolayı değildi. Asla!
Zaten bu bahsedilen alanlarda, günümüzde de faydalanılan eserler mevcuttur. O neslin, teşekkül döneminde sadece Allah'ın kitabına bağlıyan faktör, dünya çapında bir uygarlık ve kültür kaynağından mahrum olmaları değildi. Onların bu tutumu bile bile verilmiş bir karara ve belirli bir amaca yönelmiş bir metoda dayanıyordu.
Buna göre, o nesil sadece o biricik kaynaktan beslendiği için tarihteki o eşsiz rolü almıştı. Sonra ne oldu? Arkadan gelen nesiller, bir biri peşi sıra söz konusu bulanık kaynaktan beslenerek yetiştiler. Böyle olunca da o ilk neslin benzeri bir daha görülmedi.
Beslenme kaynağının özelliği konusunda beliren ayrılığın dışında bir başka temel faktör daha vardı. O da söz konusu örnek neslinkinden farklı olan kaynaktan yararlanma metodudur.
İlk dönemin örnek nesli Kur'an’a kültürü geliştirme, bilgi edinme, haz duyup tatmin olma gibi maksatlarla yanaşmazlardı. Onların hiç birisi, sırf kültürlü olmak için, kültür hazinesini geliştirmek veya ilmi ve fıkhi konularda dağarcıklarını şişirmek için Kur'an’ı ele almazlardı. Onlar gerek kendileri ve gerekse içinde yaşadıkları cemiyet hakkında ve bu cemiyet içinde uygulanacak olan hayat tarzının nasıl olması gerektiği hakkında Allah'ın emrini öğrenmek üzere Kur'an’ı ele alırlardı. Söz konusu emri de savaş alanında aldığı <günlük emri> derhal uygulayan bir ordu gibi, duyar duymaz tatbik üzere alırlardı. Bu şuur, uygulamak üzere öğrenme şuurudur. -...Ve Kur'an’ı, onu zaman aralıkları ile ve üzerinde dura dura okuyasın diye parça parça indirdik.(İsra 106)-
Seyyid Kutub
Yoldaki İşaretler



