OSMANLININ son deminde yollara dökülüp şeriat isterük diye bağıran güruhun talepleri ne kadar gerçekçi ve kapsamlıysa bu gün meydanları doldurup istikrar isterük diye bağıranların talepleri de ancak o kadar kapsamlıdır.
Şeriat isterükçüler ne istediklerini bilmedikleri için çareyi hep vezirlerin ve sadrazamların kellelerini almakta bulmuşlardır.
Bazen halifeye karşı meydanlarda bile yürümüşlerdir.
Şeriat isterük diye bağıranların taleplerinin şeriatı ortadan kaldıracak bir süreci başlattığını ise çok sonraları anlayabilmişlerdir.
İstikrar isteriküçüler de aslında ne istediklerini bilmemektedir. Hak ve özgürlük taleplerini açıkça dile getiremedikleri için, çözümün gerçekleşmesinde siyasal istikrarın sürekliliğini bir şartmış gibi algılamaktadırlar.
İstikrar taleplerinin doğal hakları olan pek çok özgürlüğün önünü tıkayan bir süreci meşru kıldığını ise henüz anlayabilmiş değillerdir.
Şunu hep birlikte göreceğiz ki; istikrar isterükçüler ya hak ve özgürlük taleplerinden tamamen vazgeçecekler yada yakın bir zamanda kelle almaya başlayacaklardır.
Eğer bu kesim istikrara oy verdiyse bunun aksinin bir bedeli mutlaka olacaktır.
Tabi istikradan kastedilen hak ve özgürlüklerin yasağındaki devamlılık değilse.
Öte yandan 22 Temmuz seçimlerinden sonra AKP’nin oy oranını yorumlayan AKP liler seçmenlerinin “uzlaşma, huzur ve istikrara” oy verdiklerini yeniden tespit etmişler.
Bu analiz genel kabul gören bir sonuç okuması.
Aslında bu analizde Abdullah GÜL ‘ün adaylıktan vazgeçmesini içeren bir beklentinin de talep edildiği bir muhakkak.
Ama bu olmadı ve Gül cumhurbaşkanı seçildi.
Oysa tam 5 yıldır taleplerini sürekli erteleyen ve istikrar adına yani kurbağaları ürkütmeme adına bekleyen ve atılmayan pek çok taş var. Ve bu taşları sıkıp avuçları nasır bağlayanlar hala mağdur olmaya devam etmektedir.
Bunlardan gündemi en çok meşgul eden iki taş meslek liselerine yapılan haksızlık ve Başörtüsü yasağı meselesi.
Biz bu hükümetin geriye dönük devamı olan 59 hükümetin meslek liselerine yapılan haksızlığı gidermek için ne yaptığını ‘!’ nasıl çaba sarf ettiğini ‘!’ çıkarmaya çalıştığı YÖK kanunu ile görmüştük zaten.
Ama unutanlar için kısaca bi daha hatırlatalım.
Hani Mart 2005 te büyük bir gürültü çıkarmışlardı.
Katsayı adaletsizliğini değiştireceğiz diyerek anayasa değişikliği yapmışlar ve YÖK le ilgili maddeleri değiştirmişlerdi.
Ancak bu anayasa değişikliğinden iki gün sonra bir Cuma günü çıkardıkları kanununda her nasıl olmuşsa Çarşamba günü değiştirdikleri YÖK mevzuatını değiştirmeyi unutmuşlardı.
Tabi o kötü cumhurbaşkanı da bu kanunu anayasaya aykırı diyerek geri göndermiş ve gerekçesinde sizin kendi değiştirdiğiniz anayasadan haberiniz yok mu manasında cümleler kurmuştu.
Eh işte o gün bu gündür o kanun tekrar gündeme gelmedi.
İstikrar talepçileri sorumlusunu da Cumhurbaşkanı sayıp yenisinin beklenmesi yolunda telkinde bulundular.
Bekledik.
Beklemeye de devam ediyoruz.
Ancak yeni hükümetin anayasa taslağında başörtüsüne bulmaya çalıştığı çözüm bizim taşlarımızı artık yerinden kalkamayacak şekilde sabitleyeceğini de gösteriyor.
Hükümetin probleme yaklaşımı hak sahiplerini ikiye bölmek şeklinde.
Yeni taslakta (başbakanın ağzından dinlediğimiz kadarıyla) hizmet alan - hizmet veren ayrımı yapılmakta hizmet alanlara başörtüsü serbest ama hizmet verenlere yasak olacak şekilde bir düzenlemeye gidilmektedir.
Yani bu güne kadar hiçbir kanunda bulunmayan başörtüsü yasağı hükümetin meclise getireceği taslak yasalaşırsa eğer tarihte ilk defa anayasal bir hüküm haline gelecektir.
Anayasaların ne kadar zor değiştirilebildiğini de düşünürsek AKP nin sadece taşlarımızı değil elimizi kolumuzu bağlayıp bizi nasıl çaresiz bıraktığını da anlamak kolay olacaktır herhalde.
Başörtülü öğrencilerin üniversiteye giremediği bu ülkede beş yıldır AKP iktidardaydı ama sorunu çözmedi.
Çözmeyişinin açıklaması olarak, toplumsal uzlaşma şartını ileri sürdü, "Germeyelim ülkeyi" dedi.
22 Temmuzda toplumsal uzlaşma sağlandı bu kez kurumsal uzlaşma arayışına girildi. Bu uzlaşmayı da zannediyorum başörtüsü yasağını anayasa hükmü haline getirmekte buldular.
Hadi tamam diyelim AKP yöneticilerinin uzlaşarak çözme iddialarını ciddiye alalım ve anlayışla karşılayalım.
Peki ama uzlaşma bu kadar önemli idiyse, Abdullah Gül neden Cumhurbaşkanı oldu?
Neden isimsiz binlerce kızın hakları söz konusu olduğunda bu direnç gösterilmedi.
Ve neden bir makam söz konusu olduğunda bütün riskler alındı?
Yoksa istikrar dedikleri şey sadece makamları doldurmak için uydurulmuş bir saptırma aracımıydı.
Bilmem ki ;
Beklide 21 Ekim referandumu çok farklı bir istikrar sonucunu doğuracaktır.
Kim bilir.



