CHP’nin yasadışı yollardan bir TV kanalına eski parayla 4 trilyon lira aktardığı iddia ediliyor. Bu paranın 3 trilyonluk kısmına ait faturanın ise olmadığı belgelenmiş durumda.
Buna göre parayı alanında vereninde evrakta sahtecilik yaptığı ve CHP’nin ise aynı zamanda siyasi partiler kanunun ilgili maddelerine aykırı hareket ettiği Maliye Bakanlığının ilgili birimlerinin incelemeleri sonucunda ulaştığı belgelerle sabitleşmiş.
CHP bu parayla kimsenin görmesini istemediği ve doğrudan depoya kaldırılacak kadar düşük kalitede bir belgesel hazırlattığını ifade ediyor.
Mevzu şu anda anayasa mahkemesine intikal etmiş durumda ve incelemeler 9 Mayıs 2007’den bu yana sürüyor.
Yani yaklaşık 1 yıl süre geçmiş durumda.
Bu süre zarfında mahkemenin hangi işlemleri yaptığını bilmiyorum.
Ancak emin olduğum bir nokta var.
Aynı kusur eğer Milli Görüş kökenli bir partide veya bir sağ partide yaşanmış olsaydı konu ne mahkemenin gündeminde nede Türkiye’nin gündeminde bu kadar sönük kalabilirdi.
Peki, ne olurdu?
Elbette yer yerinden oynar ve mahkeme çoktan sonuçlandırılmış olurdu.
Bununla kalmaz ilgililerin cezası infaz edilmiş ve paranın faiziyle birlikte tahsil edilerek hazineye iadesi sağlanmaya çalışılıyor olurdu.
Ama söz konusu CHP olunca konu 1 yıldır hala Anayasa mahkemesinde neticelenmiş değil.
Görünen o ki Adalet ve Kalkınma Partisi için açılan kapatma davası bile CHP’nin kayıp trilyon davasından önce sonuçlanacak.
Hepimiz hatırlıyoruz. Refah Partisi’nin kapatılması ile birlikte mevzu edilen 1 trilyonun partinin muhasebe kayıtlarında nerelere harcandığı bir birbelgelerle gösterildiği halde çuvallar dolusu evrak incelenmeden mahkeme sonuçlandırılmış ve partinin başta genel başkanı olmak üzere birçok yetkilisi cezalandırılmıştı. Birçok kişi bu dava sebebiyle cezaevlerinde yattı. Şimdi ise partinin genel başkanı için verilen ceza infaz ediliyor.
Oysa CHP’nin kayıp trilyonunun kaynağı da hazine ve Refah davasında mevzu edilen rakamın üç katı.
Ama süreç yavaş işletiliyor.
Hatırlarsanız bir sayın savcı o dönem iktidarda olan DSP için teşkilat eksiklikleri sebebiyle
kapatma davası açmam gerekiyordu ama şık olmazdı o sebeple dava açmadım diye bir itirafta bulunmuştu.
Yani savcı yasayı değil ilgili partiye göre şık olup olmayacağını dikkate almıştı. Oysa aynı savcının şıklık kriterleri daha önce başka bir iktidar partisinin kapatılması için dava açılmasında sakınca görmemişti.
Yani savcının da yargıcında tavrı suçu işleyene karşı şekilleniyor.
Medya içinde aynı durum geçerli. Eğer olay CHP dışında bir sağ parti veya kapatma davalarının mağduru Milli Görüş hareketine mensup bir partiye ait olsaydı canlı yayın arabaları anayasa mahkemesinin kapısına yığılır günlerce evire çevire yayın yapılırdı. Mahkeme bu baskıyla çalışma takvimini oluşturur ve muhtemelen dava daha hızlı ilerlerdi.
Yaşadığımız süreç bizi öyle bir noktaya getirdi ki artık yargı unsurları ile ilgili bir güven aşınması da söz konusu. Bu sadece sürecin mahsulü de değil. Bir de kendini ele verme durumuyla karşı karşıyayız.
Mesela son dönemde özellikle parti kapatan bazı savcıların ve mahkeme üyelerinin emekli olduktan sonra siyasi parti kurması, ya da siyasi çizgisi belli olacak netlikte taraf olması bunun en bariz göstergesi. Bu sebeple bu gün hiç kimse karşımıza geçip bu insanların düne kadar cübbe sırtlarında iken tarafsız oldukları konusunda bizi ikna etmesi beklenemez. Çünki söz konusu şahıslarda et ve kemikle ruh taşıyan birer varlık.
Ancak her şeye rağmen yargıya güvenmek gerekiyor. Zira şahıslar geçici ve dün yargıyı temsil edenler bu gün yok.
Şimdi onların tarafsızlığını teyit etmek de bugün onların yerlerinde oturanlara düşüyor.Her ne kadar RP davasında birçok zorlamanın var olduğunu bilsekte RP-CHP kayıp trilyon davalarında isnat edilen suçların şekli görüntüde birebir örtüşüyor. Eğer sonuçlarda örtüşürse yani RP davasının sonuçları CHP içinde tezahür ederse bu durumda biz de dünkülerin tarafsızlıkları konusunda ikna olmuş oluruz.