Düşündürücü Zamanlama
1 Temmuz 2008 Salı günü “Ergenekon” soruşturması kapsamında, aralarında, emekli Jandarma Genel Komutanı Şener ERUYGUR ve emekli 1. Ordu Komutanı Hurşit TOLON'un da bulunduğu bir dizi tutuklama yapıldı. Aradan geçen 2 haftada birçok kesim ve kişi, bu tutuklamaları kendilerince değişik açılardan ele aldılar. Bunları tekrar belirtmeyeceğim.
Üzerinde durmak istediğim, tutuklamaların düşündürücü zamanlaması. Belli kesimler, tutuklamaların zamanlaması olarak seçilen günün, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın, AKP'nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne açtığı davanın sözlü mütalasını vereceği güne rastlamasını manidar bulduklarını belirttiler. Zamanlama olarak bu iki olayın aynı güne rastlamasının, bir rastlantı olamayacağını ve birilerinin, diğerlerine bir mesaj vermeye çalıştığını dile getirdiler. Üzerinde çok konuşulduğu için, zamanlamayı bu açıdan da değerlendirmeyeceğim.
Tutuklamaların yapıldığı gün, basında pek üzerinde durulmayan ve bu nedenle de gözlerden kaçan, başka nelerin olduğunu paylaşmak istiyorum.
Tutuklamalar olduğunda Kıbrıs'ta çok ama çok önemli bir gün yaşandı. Hatırlanacağı üzere, Annan Planı referandumunda, AKP ve KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali TALAT, el-ele vererek, DENKTAŞ'a rağmen planı Kıbrıslı Türklere kabul ettirmişlerdi. Annan Planı kısaca, Kıbrıs adasının İngiliz üsleri haricinde kalan kısımlarının, bağımsız ve federal nitelikte, bir devlet olarak birleştirilmesini öngörüyordu. Plan gereğince, güya, Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti'ndeki bakanlıkların en az üçte biri Türkler'den oluşacak, devlet başkanlığı ve başbakanlık makamları on ayda bir Türkler ve Rumlar arasında değişecekti.
Nisan 2004'te KKTC ve Güney Kıbrıs'ta yapılan referandumlar ile oylamaya sunulan plan, KKTC'de % 65 kabul gördüğü halde, Allah'tan, Rum oylarının % 76 red şekline çıkması sayesinde hayata geçmemişti.
Tutuklamaların olduğu o gün, öyle anlaşılıyor ki, Kıbrıs'ta, KKTC Cumhurbaşkanı Talat ile Güney Kıbrıs lideri Hristofyas, “tek devlet, tek egemenlik ve tek vatandaşlık” temelinde bir çözüm konusunda anlaşmaya vardılar. Bu temel üzerine şekillenecek bir çözüm, neticede Rum-Yunan işbirliğinin elli yıllık emellerine ulaşmaları demektir ki, bunu kesinlikle kabul edemeyiz. Zira, Rum tarafı Annan Planı'nı kabul etmeyip, Türk tarafı kabul ettiğine göre, muhtemelen bu görüşmede, Rum tarafı masaya elinde, en az KKTC tarafından kabul edilmiş olan Annan Planı ile avantajlı şekilde oturduğundan, ya devlet başkanlığının sürekli kendisine verilmesini veya Türk tarafına belli bir dönem devlet başkanlığını vermeye razı olsa bile, bunun kendisinin devlet başkanlığı süresinin yarısı ya da daha da azı bir süreyle sınırlandırılmasını istiyordur. Umarız bunların hiçbiri gerçekleşmez. Eğer bu çözüm önerisi gerçekleşirse, çok değil, 3-5 yıl içinde KKTC'li kardeşlerimiz, öz yurtlarında, azınlık durumuna düşmek gibi bir durumla karşılaşabilirler ki, bu onlar için de bizim için de hiç iyi olmaz.
İşte tutuklamaların olduğu gün, sessiz-sedasız bu önemli gelişme yaşandı. İşin ilginç yanı, Güney Kıbrıs lideri Hristofyas seçildikten sonra Talat ile 1 Temmuz 2008'de kabul ettikleri genel çerçevede bir anlaşmaya varılması için varılan ön mutabakat tarihinin de, 21 Mart 2008 olması. 21 Mart 2008'de başka ne olduğunu da dikkatlerinize sunmak istiyorum. Cumhuriyet gazetesi yazarı ve imtiyaz sahibi İlhan SELÇUK, eski İstanbul Üniversitesi rektörü Kemal ALEMDAROĞLU ve diğerleri, yine “Ergenekon” soruşturması kapsamında gözaltına alınmışlardı.
Kıbrıs'la ilgili, AKP'nin de desteklediği Talat ile Hristofyas arasındaki bu iki toplantının yapıldığı günlerin, her ikisinde de, “Ergenekon” tutuklamaların gerçekleşmiş olmasını düşündürücü bulduğumuzu belirtmek isterim.
Konunun bir diğer önemli boyutuna gelince, Kıbrıs neredeyse elden giderken, ulusalcı? CHP'nin, ve milliyetçi? MHP'nin, aradan 2 hafta gibi uzun bir süre geçmiş olmasına rağmen, ciddi herhangi bir reaksiyon göstermemiş olmaları. Kıbrıs söz konusu olduğunda mangalda kül bırakmayan, MHP, acaba Güney Kıbrıs'ın AB'ye tam üyeliğinin yolunu açtığı için, artık Kıbrıs konusunda, suçluluk duygusuyla, konuşma hakkının olmadığını mı düşünüyor? Öyle olmasaydı, aradan geçen 2 haftada ortalığı ayağa kaldırmaları gerekmez miydi? MHP, Güney Kıbrıs'ın, AB'ye tam üye olabilmesinin yolunu açtı, dedik. Nasıl mı? 1960 Ankara Anlaşması, “Türkiye ve Yunanistan'ın ikisinin birden, üye olmadığı bir Uluslar arası kuruluşa Kıbrıs'ın da üye olamayacağını” öngörmekteydi. “Böyle bir durum gerçekleşirse, bu iki ülkeye, bu üyeliği veto etme yetkisini de vermişti.” Buna rağmen, ANASOL-MHP Hükumeti, 1999 Helsinki Zirvesi'nde, 1960 Ankara Anlaşması'ndaki veto yetkisini kullanmayacağı taahhüdünü vererek, Kıbrıs Rum Kesimi'nin AB'ye tam üyeliğinin yolunu açtı ve ilerleyen süreçte AKP döneminde de Kıbrıs Rum Kesimi, AB'ye Ada'nın güya “tek temsilcisi” olarak tam üye oldu.
Ulusalcı? CHP'den de çıt yok. O da “horoz dövüşü”ne devam ediyor. Ya da Kıbrıs onların ulusal sınırlarına mı girmiyor nedir?
Tutuklamaları yaşandığı günün düşündürücü olmasına neden olan, bir diğer önemli olay da, tutuklamaların, elektriğe yapılan % 22'lik zammın hemen birkaç gün sonra gerçekleşmiş olması. Tutuklamaların yapılmış olması, bu konunun da tartışılmasına fırsat vermedi gibi gözüküyor.
Üçüncü olay da, yabancılara yeniden taşınmaz mal satılabilmesine imkan sağlayan “yağma ve talan” sürecini meşrulaştıran, Kanun'un da o gün, jet hızıyla Meclis'ten geçmiş olması. Nedense bu da hiç tartışılmadı.
Evet, zamanlama düşündürücü, değil mi? Bu olayların hepsi de aynı gün, tutuklamaların gerçekleştiği, o gün meydana geldi.
Yazdıklarımızdan, darbe destekçisi olduğumuz gibi yanlış bir sonuç çıkarılmasın. Aksine milleti vesayet altına almaya çalışmanın haddi olmadığını, buna hiç kimsenin yetkisinin zaten olmadığını düşünüyoruz. Keşke, başta 28 Şubat olmak üzere bütün darbelerin ve darbecilerin üzerini gidilip, yargılansalar.
Bizim anlatmak istediğimiz, tutuklamalar ile üzeri örtülmek istenen, çok önemli bu gelişmelerin dikkatlerden kaçmasına engel olmaya çalışmak.