Sakatlıklar, daha en başta Malthus'un Nüfus Yasası? denilen teoriye binaen yapılan iktisat tanımı ile başlıyordu. Malthus'a göre, nüfus geometrik olarak (2,4,8,16,32,...) artarken tarımsal üretim aritmetik olarak (2,4,6,8,10, ...) ile artıyordu. Yani kaynaklar kıttır. Buna binaen yapılan ve günümüzde de geçerliliğini sürdüren yanlış iktisat tanımı da, “toplumların ve toplumu oluşturan bireylerin ve kurumların bitmek-tükenmek bilmeyen arzu ve isteklerinin, kıt kaynaklardan karşılanmasını konu edinen bilim dalıdır” olarak ortaya çıkıyordu. Halbuki o yazıda sebeplerini belirttiğimiz üzere, iktisadın bu yanlış tanımındaki arzu ve istekler sözcüklerinin yerine ihtiyaçlar konulmalıdır. Kaynakların kıt olduğuysa koskoca bir yalandır.
Çıkış noktası olarak teorinin, Adam SMİTİH'in; “insanların bireysel çıkarlarını gözeterek ve bu yolla birbirleriyle sınırsız rekabet ederek ortaya koyacakları çabaların sonucunda herkesin yararına uygun bir toplum doğacaktır. Yeter ki devlet, şunu veya bunu korumak için veya başka bazılarını frenlemek veya engellemek için müdahalede bulunmasın; olup bitenler karşısında, bizim dilimiz altta kalanın, canı çıksın, biçiminde aktarabileceğimiz bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler ilkesine bağlı kalsın.” görüşünden aldığını belirtmiştik.
Teorinin felsefi dayanağı da, Darwin'de bulduğunu belirtmiştik. Darwin, “Doğada yaşam kavgalarını sürdürürlerken birbirleriyle ölesiye bir yarış ve mücadele içinde bulunan canlıların dünyasında, “doğal ayıklanma” kuramının hakim olduğu sonucuna varmış ve bu işleyiş sayesinde en sağlıklı ve güçlü olanların hayatta kalması, sağlıksızların veya güçsüzlerin silinip gitmesi sonucunda, yine dilimize, büyük balık, küçük balığı yutar, olarak aktarılan durum gerçekleşecek ve ideal bir denge oluşacaktır”.
Böylece vahşi rakabete dayalı bireyci kapitalist işleyişin sonucunda, bazılarının iflas etmeleri, mülksüzleşmeleri, ekonomik hayattaki etkinliklerini yitirmeleri; buna karşılık, ekonomik açıdan sağlıklıların ve güçlülerin ayakta kalmaları esasına dayanan bir ekonomik dengenin ve “ideal düzenin” ekonomik hayatta da egemen olması, doğal düzene uygun görülebilmiştir.
Jean Baptiste SAY, (1767-1832) tarafından ortaya atılan ve adına Say Kanunu? denilen, teoriye göre de, “Her arz, (mal ve hizmet sunumu) kendi talebini (mal ve hizmet alımı) ortaya çıkarır” deniliyordu.
Bütün bu ve daha birçok sakat ön kabulleri hareket noktası olarak kabul eden ve bugün de etmeye devam eden adına masumane bir şekilde “Serbest Piyasa Ekonomisi” denilen teorinin, bugün dünyamızı getirdiği içler acısı durumu da şöyle özetleyebiliriz:.
“Kaynakların kıt olduğu ön kabulü” kıt kaynaklardan daha fazla payı alma düşüncesini de beraberinde getirmiş ve ikisi dünya savaşı olmak üzere birçok savaşlara, insanlık dışı uygulamalara, akla hayale gelmeyecek insanlık dışı işkence ve vahşete neden olmuş,olmaya da devam etmektedir.
“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ifadesi nedeniyle, serbest hareket etme özgürlüğüne kavuşan ırkçı emperyalist yahudiler, bu sayede ele geçirdikleri ekonomik üstünlük ile yeryüzü insanlarına komplolar kurarak kan kusturmaktadırlar.
“Doğal ayıklanma” kuramı ile büyük balıklar, küçük balıkları yutmaya çalışmakta ve yeryüzünde 51 trilyon dolar olan yıllık Gayri Safi Milli Hasıla'nın, 11 trilyon doları ABD (% 22), 3.6 trilyon doları Japonya (% 7), 2.3 trilyon doları ise Almanya'nın (% 5)olmaya devam etmektedir. Dünyanın toplam gelirinin 1/3'ünden fazlası bu üç devlet tarafından elde edilmektedir. Oysa ki, bu üç devletin toplam nüfusu (ABD 293 milyon, Japonya 127 milyon, Almanya ise 83 milyon) 500 milyon yani, 6 milyar olan toplam dünya nüfusunun sadece 1/12'si kadardır. 1/12 nüfus, 1/3 geliri elde etmekte ancak bu ülke insanlarının da birçoğu bu gelirden faydalanamamakta, gelirin büyük bir kısmını uluslarüstü sermaye de denilen, ırkçı emperyalist yahudiler kullanmaktadırlar. Dünya nüfusunun yaklaşık 3 milyarı günde 2, 1.2 milyarı ise, 1 dolar gelirle yaşamını devam ettirmeye çalışmaktadır. (http://www.cia.gov/cia/publications/factbook). Bir başka ifadeyle dünya nüfusunun 4 milyarı yosulluk sınırının altında, 1.3 milyarı ise açlık sınırının altında gelir elde etmekte ve sefalet içinde yaşamaya çalışmaktadır. (UNİCEF, 2000).
“Say Teorisi” nedeniyle akla hayale gelmeyen, ürünler üretilmekte, olmazsa-olmazlar çoğaltılmakta ve rahatlıkla pazarlanabilmekte, gelişmekte olan ülkelere artık sadece, gelişmekte olan piyasalar olarak hitap edilmektedir.
Peki, Kapitalist İktisat Teorisi'nin bu sakatlıklarını, bilim adamlarımız bilmiyorlar mı? Elbette ki biliyorlar, hatta adları gibi biliyorlar. Ancak başka bir çıkar yolun olmadığını düşünerek bunları dile getirmiyorlar. En son somut örneği de, “istihdam tedbiri” olarak AKP Hükümeti'nin almaya çalıştığı tedbirleri hiç eleştirmemeleridir. AKP, işsizliğe çözüm olarak, işçilerle ilgili işverenin yerine getirmesi gereken bazı mali yükümlülükleri, devletin üstleneceğini söylemekte ve hiçbir ekonomist (istisnalar kaideyi bozmaz.) yahu bu nasıl olacak dememektedir? İşverenin mali yükümlülüklerini devlet üzerine alırsa, zaten açık veren bütçe daha da açılmayacak mı? demiyor. Neden? Eee, özel sektör bu yükümlülükler nedeniyle yatırım yapamıyormuş. Devlet batsın! özel sektör haksız kazanca yeni bir halka daha eklesin. Adam SMİTH öyle diyor. Ne pahasına olursa olsun “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.”
Kapitalist İktisat Teorisi'nin sakatlıkları yukarıda özetlediğimiz kadar değildir. Mesela, üretim faktörleri içinde sayılan sermaye nedeniyle, sermaye olmazsa, işyeri açılamaz, gibi çok ama çok yanlış bir ön kabul ve faiz gibi bir bela vardır. Hatta Kapitalist İktisat Teorisi abartısız, her sözcüğü sakat olan bir manzumeler bütünüdür. Yeri geldiğinde güncel olaylarla birlikte bunları aktaracağız.
İnşallah...



