Davranın Geç Kalıyoruz
Bursa İTİA İktisat Fakültesi 1. Sınıfta Mikro İktisat hocamız bir vesile ile şöyle bir kelam etmişti: “Türkiye’nin kalkınması için en uygun sistem Keynes ekonomisidir. Bu ekonomi ile faiz minimuma çekilerek para yatırıma yönlendirilir. Bu da istihdam, üretim, dolayısıyla da kalkınma demektir.” Yanyana oturduğumuz arkadaşım Veysel Bozkurt söz alarak; “hocam” dedi, “o halde neden faiz yasaklanmıyor?” Hocamızın cevabı şu oldu; “o zaman devlet piyasayı kontrol edemez ki.” Hoca demek ister miydi bilmiyorum, ama diyemediği gerçek aslında şu idi: “Emperyalizm o zaman dünyayı nasıl kontrol edecek?”
Fukuyama'nın "tarihin sonu" ve Huntington'ın "medeniyetler çatışması" tezlerine rağmen Küresel Jandarma ile Küresel Sermayenin doymaz iştihası ve sınır tanımaz zulmü dünyaya son büyük krizi hediye etmiş bulunuyor. Faizci sistemin açtığı yarayı yine faizli reçetelerle tedavi etmeye çalışıyorlar. Devasa bankalar batarken, krizin reel ekonomiyi yutmaması için uygulamaya koydukları “düşük faiz” politikasının, diğer bankaların da batmasına neden olmasını önlemek için de halklarının vergileriyle de oluşmuş olan bütçelerinden milyarlarca doları bu bankalara aktarıyorlar.
Bu faiz belası, son elli yılda İslam dünyasında enine boyuna epeyce tartışıldı. Faizsiz banka, faizsiz ekonomi teorileri ileri sürüldü. Hatta faizsiz bankalar kuruldu. Ama arkasında bir “siyasi irade / siyasi iktidar olmadığından elle tutulur bir sonuç alınamadı. İslam dünyasını bilmem ama Türkiye’de, "tarihin sonu" ve "medeniyetler çatışması" adlı, ABD’nin gelecekte nasıl bir dünya tasarladığının göstergesi olan tezlerin Müslüman ilim adamları ve aydınlar tarafından yeterince tartışılmadığını görüyoruz.
Kapitalist emperyalizmin patronu Amerika'nın genelde tüm dünyanın büyük bir bölümünde, özelde ise İslâm coğrafyası üzerindeki askerî, siyasî, özellikle de ekonomik egemenliğini korumak ve sürdürmek için geliştirdiği bu tip proje ve stratejiler dünyayı tam bir kaosun eşiğine getirmiştir. Bu günlere gelinceye kadar Irkçı emperyalizmin “beyaz adam”ı kendini bütün diğer insanlardan üstün görmüş, bu üstünlük kompleksi ile de kendinde tahakküm ve sömürme hakkının doğal olarak var olduğunu farz etmiştir. Bu hakkını(!) korumak ve kullanmak için de çifte standart, çatışma, savaş, elinden ne gelirse her türlü zulme başvurmuştur. Ama bugün gelinen nokta, artık başka alternatiflerin de deneneceğini, denenmesi gerektiğini göstermektedir.
Şu da bilinmeli ki; Liberal Kapitalizmin dünyada uyguladığı ve benzeri ülkelerle birlikte Türkiye’ye de dayattığı politikalarla meydana gelmiş krizlerden yine batılı paradigmalarla kurtulmanın imkânı da yoktur. Çünkü kriz tek boyutlu değildir. Politik, ekonomik boyutları olduğu gibi; ahlâkî boyutları da vardır. Hatta en önemli tarafı ahlâkî boyutudur.
Bu durumda en kısa zamanda başta Rusya ve Çin olamak üzere bir kısım ülkelerin ABD’nin tek başına dünyaya yön ve şekil verme stratejilerine karşı atağa geçmeleri mutlak gibi görünmektedir. Ancak şu da bir gerçektir ki; bunlardan hiç birinin elinde Batı hegemonyasına karşı üretilmiş bir proje mevcut değildir. Ayrıca bunların ilgi ve etki alanlarındaki topluluklar ve ülkelerle de homojen bir kültürel yapı birlikteliği yoktur. Doğu dünyası dışında, yeni bir ümmet olmaya çalışan AB ülkelerinde bu birlikteliğin küçümsenmeyecek oranda var olduğunu söylemek mümkün, ancak onun birçok bakımdan ABD’nin etki alanında olduğu da bir gerçektir. Geriye İslam Medeniyeti havzasında yaşayan ülke ve topluluklar kalmaktadır. Ancak bunların da şu anda böyle bir atılımı geçekleştirecek bir canlılıktan oldukça uzak olduğu da yine bir gerçektir.
Kıbrıs Barış Harekâtını takip eden günlerde Adana’da bir otelde tanıştığım Pakistanlı bir genç, yarı İngilizce yarı tarzanca yaptığımız sohbet esnasında şöyle demişti: “Türkiye aslan, ama uyuyor.” Öyle inanıyorum ki; o gün olduğu gibi bugün de bütün İslam âlemi aynı düşüncededir. Şimdi şöyle düşünüyorum: Ama Türkiye’de uyumayanlar da var. Bunların başında da o harekâtın gerçek komutanı Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN geliyor. Küresel jandarmanın hegemonyasına, onun dünyayı kapısına getirip bıraktığı kaosa karşı tek çözüm yolu olan proje de ona ait: D–8. Ve uyumasına rağmen hem Türkiye’de, hem de İslam âleminde bu proje ile bir medeniyet atağı yapacak potansiyel enerji mevcuttur.
Erbakan’ın, İslam dünyasının amiral gemisi olan Türkiye’nin hükümet başkanı olduğu günlerde dünyaya hediye ettiği bu D–8 olayı, salt bir ekonomik birliktelik projesi olmaktan öte bir “Medeniyet Projesi”dir. Dünyayı bugünkü çıkmaza getiren Batı medeniyetinde ne kadar kötülük faktörü varsa, hepsinin alternatifi ve çaresi de bu proje de mevcuttur. D-8’lerin kuruluşunu açıklarken Başbakan Erbakan bunları şöyle özetliyordu: “Savaş değil, barış; çatışma değil, diyalog; çifte standart değil, adalet; üstünlük değil, eşitlik; sömürü değil, işbirliği; baskı ve tahakküm değil, insan hakları, hürriyet ve demokrasi.”
Ortaya konacak bütün alternatif reçetelere ve bunların içinde dünya ile birlikte kendisinin de kurtuluşuna vesile olacak reçetenin bulunuyor olmasına rağmen “Emperyalist Batı” yine de Haçlı planlarından vazgeçmeyecek; egemenliğinin ve sömürüsünün sürüp gitmesi için ırk, din ve mezhep kavgaları çıkarmaya yönelik senaryolarını hayata geçirme çabasına devam edecektir. Diğer medeniyet ve kültür öbekleri de kendi hegemonyalarını kurma ve genişletme çalışmalarına muhakkak ki hız vereceklerdir.
Bizim günü kurtarma reçeteleriyle ve bu reçeteleri bize çözüm diye sunanlarla oyalanıp kaybedecek bir saniyemiz bile kalmamıştır. Dünyada Irkçı emperyalizmin İslam dünyasının insanlarını ve kaynaklarını daha fazla sömürmesine engel olacak bir kapsamlı “İslam Birliği” projesini hayata geçirecek; Türkiye’de kısır politik çekişmelere girmeyen ve meydan vermeyen, Ekonominin kara deliklerini tıkayan, ülkeye sürekli kan kaybettiren Güneydoğu meselesine kalıcı ve adil bir çözüm getirecek olan bir kadroya ve bu yolda çalışmaya çok acil ihtiyacımız vardır. Dışarıda askerî ve siyasî operasyon ve organizasyonlar çözümsüzlük sınırlarına dayanmışken ve küresel ekonominin kaleleri birer birer düşerken, içeride ekonomi çıkmaza girerken, en stratejik milli varlıklarımız hızla yabancılara peşkeş çekilirken, uygulana gelen terörle mücadele yöntemlerinin iflas ettiğinin asker-sivil herkes tarafında kabullenildiği bir noktaya gelinmişken bu ihtiyacı artık hemen herkes itirafa başlamıştır. Ama yine de ortada bir D–8 gerçeği ve yakın geçmişte yaşanmış 11 aylık efsanevî bir Erbakan hükümeti örneği varken; çarenin adresi konusunda hala kafalar karışıktır. Bu adresi aslında herkes bilmektedir. Ancak emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerinin yaptığı kafa karıştırma ve bilgi çarpıtma bombardımanı dolayısıyla bu adres konusunda ülkemiz insanının ufku bulanıktır.
Son söz olarak diyoruz ki; kırk yıldır bıkıp usanmadan önce ahlak ve maneviyat diyen, dünyadaki ve ülkemizdeki krizleri ve sebeplerini çok önceden gören ve haber veren; haber vermekle de kalmayıp çare olacak projeleri üreten ve anlatan bir adres mevcuttur. Tek yapmamız gereken, daha fazla geç kalmadan davranıp, huzurun ve saadetin merkezi olan adreste milletçe buluşmak, el ele tutuşup bütün insanlığın kurtuluşu olacak olan “Yeni Bir Dünya”ya doğru inanç ve azimle ilerlemektir.