Antikomünizm Dini Yeniden mi?
12 Eylül öncesi bu ülkenin sokaklarında kardeş kanının göl olduğu, gencecik vatan evlatlarının bir kısmının diğerlerini “gomonistlik” ve vatan hainliği ile itham ettiği, o “diğerlerinin” de karşısındakileri “faşistlik” ve ABD uşaklığı ile suçladığı günlerde AKINCILAR Derneği Gemlik Şubesi Başkanı idim. Komünistlikle damgalananlara göre kendilerinden olmayan herkes “faşist” idi. Faşistlikle yaftalananlara göre ise kendileri dışındaki herkes komünist.
Bu ikincilerin gözünde “yeşil komünist” olan biz Akıncılar, sürekli büyüklerimizin şu uyarısına muhatap oluyorduk: “Bu ülkenin sokaklarında yapılmakta olan kavga, bu milletin kavgası değil, süper güçlerin bir oyunudur. Onun için gençlerimizi sokaktan uzak tutun.” Bize göre; ABD ve Rusya aynı merkezin, Gizli Dünya Devleti’nin kontrolünde idi. El altından ittifak halinde olan bu iki süper güç, zahirde horoz dövüşü yaparak dünyayı iki kamp halinde oyalıyorlar, oyalamakla da kalmayıp her biri kendi bloğuna mensup ülkeleri kullanıyor ve sömürüyordu. Özellikle Müslüman ülkelerde “kızıl tehlike” şişirildikçe şişiriliyor; yönetim ve halk, SSCB’nin yayılmacı tavrının da yardımıyla ABD’nin yanında saf tutmaya ikna ediliyordu. Akıncıların da mensubu olduğu Milli Görüş hareketinin lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan buna bir de isim koymuştu: “Antikomünizm Dini”
Hâlbuki aralarında bir gizli uzlaşma olmadıkça birinin diğerinin nüfuz bölgesine müdahalesi asla söz konusu değildi. Aralarında zaman zaman sergilenen it dalaşı ise; aralarında mıntıka takası yapmak için yapılan birer restleşme gösterisinden başka bir şey değildi. Nitekim ABD batağa saplandığı Vietnam’ı Kızıl Blok’a terk ederken, SSCB’nin Ortadoğu’daki en büyük müttefiki Mısır bir gecede Amerikancı oluvermişti. Çünkü kendisini sürekli teknoloji, teknik eleman (aslında bunların hepsi ajandı, tıpkı ABD’nin dost(!) ülkelerdeki adamları gibi), silah ve para yardımı ile desteklerken ne olmuşsa olmuş, Komünist Rusya birden Mısır’dan kendisine olan borçlarını en kısa zamanda ödemesini istemiş ve teknik elemanlarını(!) oradan çekmişti. Bu durumda Mısır’ın çalacağı ilk kapı tabii ki ABD idi. O da Nâsır’lı Mısır’ı hemencecik bağrına basıvermişti. Hem de Baasçı Sosyalist rejimiyle birlikte.
Bugün ise hedefi aynı, ama söylemi ve muhtevası farklı bir senaryo sahneye konulmuş durumda. Irkçı emperyalizm ve onun merkebi Batı artık kullanma süresi dolmuş ve modası geçmiş piyonlarını safra atar gibi temizliyor. Dün kendisine karşı olanlarla, hem kendisinden ürken hem de kendisinin himaye ve dostluğuna muhtaçlık duygusu ile bir ikilen içinde yaşayan diğer bazı kesimleri kanatlarının altına almış durumda.
Bir kısmı proletarya türünden evrimleşerek burjuva ve komprador sınıfına terfi eden; bir kısmı Batı dostluğuna olan imanlarını tazeledikten sonra onların projelerinin bir parçası olmak amacıyla uçarak Avrupalara, Amerikalara giden; bir kısmı önceden amansız Batı düşmanı iken reel-politik iksiriyle değişime uğratılarak gömlek değiştirtilen, aralarında tam bir uyum ve homojen bir yapı bulunmasa da, bu yeni elemanlar eski piyonların yerini almış durumdalar.
Bunlar “diyalog”, “hoşgörü”, “medeniyetler buluşması”, “BOP” sloganlarıyla demokratik(!) yolda ilerlerken ellerine çok büyük bir koz geçti: Hoşgörüsüz “Ergenekoncular”. Kendisinin kayda değer bir özelliği ve güzelliği olmayanların, üstünlük komplekslerini tatmin için birilerinin çirkinliğini ortaya attıkları gibi, bunlar da Ergenekoncuların meymenetsizliklerini mal bulmuş mağribi gibi hovardaca kullanıyorlar. Irkçı emperyalizmin Truva atı olma misyonunu da gafilâne ve safdilane bir şekilde başarı ile yerine getiriyorlar.
Bunlara göre; “Türkiye’nin en büyük düşmanı Batı’dır, AB'si ve ABD'si ile Batı gözünü tekrar Türkiye'ye dikmiştir; Avrupa, AB süreci ile, ABD ise Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile Sevr'i hortlatıyor, vatan toprakları satılıyor; misyonerler ülkede cirit atıyor,” diyenler paranoya içindedir. İddialarının ispatı sadedinde de Ergenekoncuları örnek gösteriyorlar.
Hâlbuki kendileri de bilirler ki; bu söylem sadece onlara ait değildir. Ayrıca bir insan veya bir grup hatalı ve yanlış yolda olsa da her dedikleri ve her yaptıkları yanlış olmayabilir. Kaldı ki art niyetli olanlar, eğer aptal değillerse, kabul ettirmek istedikleri bir yanlışı veya yalanı dokuz doğru ile sarıp sarmaladıktan sonra takdim ederler.
Yine bu âdemler Batı ile ilişkilerde Türkiye’nin çıkarlarının olduğundan dem vururken, bazı konularda Türkiye’nin Rusya ve İran ile kendi yararının da bulunduğu anlaşmalar yapmasını; teknik, siyasi, ticari ilişkilerde bulunmasını savunanları yerden yere vururlar. Ulusalcılardan daha şovence bir tavırla açıktan Rusya düşmanlığı, bazen gizli bazen açık İran düşmanlığı yaparlar. Onlara göre Türkiye’nin komşularıyla iyi geçinmesi gerekir; Türkiye’nin komşuları da Bulgaristan, Yunanistan, Lübnan ve İsrail’den ibarettir.
Manzaraya bakınca insanın; “bu vatanda birilerinin ABD 6. filosuna yuh çektiği, birilerinin de yuh çekenlere taş atarken 6. Filo’yu da alkışlamadan edemediği günler geri mi geliyor?” diyesi geliyor. Yalnız bir farkla; sanki bir “half-time” olmuş da taraflar kale değiştirmiş. Dün “Komünistler Moskova’ya” diye slogan atanların halefleri/çocukları bugün Rus dostu olmuş; yine dün Rus hayranı olanlarla ABD’ye en azından şüpheyle bakanların takipçilerinin önemli bir kısmı, “ılımlı diyalog” potasında pişmenin verdiği pişkinlikle; Batı cephesiyle stratejik, dinî, kültürel işbirliği yolunda hızlı adımlarla ilerliyorlar.