ABD donanmasının Akdeniz’deki 6. Filo’sunun bayrak gemisi de Çarşamba günü Boğazlarımızdan geçerek Karadeniz’e ulaştı. Gürcistan’a yardım taşıma işiyle savaş gemilerinin ne ilişkisi var? Ben bir anlam veremedim. Ayrıca bu sonuncusu ile birlikte Karadeniz’e açılan ABD savaş gemisinin sayısı kaç oldu? Onu da saymadım. Ancak bu geçiş haberlerini duydukça ve okudukça aklıma hep Goeben ve Breslau geldi. Bir de merhum Akif’imizin şu dörtlüğü: “Geçmişten adam hisse kaparmış, ne masal şey; / Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? / Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar. / İbret alınsaydı hiç tekerrür mü ederdi?”
Bu dörtlük 55. Hükümetten başlayarak bugüne kadar yazılarımda sık sık tekrarlandı. Sohbetlerimde de dilimden pek düşmedi. Bugün de pek sıkıntılı bir ruh haliyle diyorum ki; ben bu dörtlüğü hatırlatıp durmaktan bıktım artık!
Gelelim Goeben ve Breslau konusuna. Bunlar iki Alman savaş gemisinin adı… 11 Ağustos 1914’te İngiliz donanmasından kaçarken(!) Çanakkale’ye demir atmışlardı. Daha sonra da Enver Paşa tarafından satın alındığı ilan edilmiş, içindeki mürettebat ile birlikte güya Osmanlı donanmasına katılmıştı. Adları da Yavuz ve Midilli olarak değiştirilmişti. Ha önemli(!) iki değişiklik daha yapılmıştı: Alman mürettebat başlarındaki kepleri çıkarıp fes giymişlerdi; gönderdeki Alman bayrağı da indirilmiş, Türk bayrağı çekilmişti. Olan da bundan sonra oldu. Bu haliyle Karadeniz’e açılan iki gemi 29 Ekim 1914 günü Rus limanlarını topa tuttu. Olayın sonucunu toplantı halinde olan Osmanlı kabinesine Harbiye Nazırı (Savaş sırasında da Başkomutan vekili) olan Enver Paşa şu cümle ile müjdeledi(!): “Nur topu gibi bir çocuğumuz oldu.” Rusya, Fransa ve İngiltere’ye karşı; Almanların safında 1. Dünya savaşına girmiştik.
Bazı benzerlikler düşünülünce insanın tüyleri ürpermiyor değil. O zaman iktidarda İttihat ve Terakki Fırkası, yani Birlik ve Kalkınma Partisi vardı; şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi var. İttihatçı kadroları Osmanlı’nın gençleri/yenilikçileri oluşturuyordu. AKP Milli Görüş’ün gençleri/yenilikçileri tarafından kuruldu. O gün asker Enver’in borusu ötüyordu. Bugünkü iktidarın ve iktidar partisinin başı, zamanında eski partileri olan RP ve FP’de parti içi demokrasinin olmadığından bahsederken, şimdi “bu adam acaba sivil Enver mi?” dedirtecek tranvari bir tutum içinde olduğundan yakınılan bir kişi. O gün Karadeniz’e Ruslara rağmen Alman savaş gemilerini geçirmiştik, bugün yine Ruslara rağmen ve yine Karadeniz’e ABD savaş gemilerini geçiriyoruz.
Açıkçası Karadeniz fokur fokur kaynıyor. Yani durum vahim. Benim tek tesellim; şimdiye kadar ABD ve Rusya’nın hiç karşılıklı savaşa tutuşmuş olmaması. Ancak bu teselli de sevindirici olmaktan uzak. Çünkü sorunla ilgili olarak ileriye sürülen ve sürülebilecek olan teoriler pek Türkiye’nin lehine görünmüyor.
Birinci varsayıma göre; Soros’lu turuncu devrim sonucu Şevardnadze gibi bir kurt politikacıdan kurtulup Gürcistan’ın iplerini eline geçiren ABD, oraya iyice yerleşerek, burasını İran’a saldırı için bir üs olarak kullanacak. Böyle bir durumda hangi tarafı tutarsa tutsun, kısa vadede de uzun vadede de ençok zararı Türkiye görecektir. Türkiye’nin dolayısıyla başbakanının yapacağı iş Körfez Savaş’ından ders alarak, D8 veya benzeri bir oluşumla elini güçlendirip muhtemel bir savaşa engel olmaya çalışmaktır. Ama sayın Başbakan’a göre “D8 Erbakan’ın hayalidir” ve reel-politik sevdalısı başbakanımızın hayalle işi yoktur. Üstelik siyasi ve ekonomik uygulamalarıyla Türkiye’yi adeta geri dönülmez bir çıkmaza itmiştir.
İkinci varsayıma göre ise; Dünya tek kutupluluk sürecinden, 1990’a kadarki iki kutuplu sürece yeniden dönmektedir. ABD Körfez’de olduğu gibi Karadeniz’de de petrol yollarının ve petrol kaynaklarının kontrolünü eline geçirmeye çalışmakta, bu arada çıkarları zarar gören ve kuşatılmışlık duygusuna kapılan Rusya da restini çekmektedir. Böyle bir durumda da yine Türkiye’miz zararlı çıkacaktır. Çünkü komşularımız ile aramızda var olan (hepsi de ABD, İngiltere ve İsrail dostluğundan(!) ve onların içerdeki işbirlikçilerinin uygulamalarından kaynaklanan) uçurumlar daha da derinleşecek; dünyanın öbür ucundaki stratejik müttefikimizin himmetine muhtaç olma halimiz devam edip gidecektir. Üstelik onun buralarda karıştırdığı haltların faturalarını da ödemeye devam edeceğiz.
Üçüncü varsayıma göre de; aslında bu gerilim yapaydır. İkinci Dünya savaşı sonrasındaki Postdam ve Yalta sürecinde olduğu gibi, yine dünya, aralarında gerçekleştirilmiş gizli bir anlaşma sonucu ABD ve Rusya nüfuz bölgelerine ayrılmıştır. Yapılan, üçüncü tarafları aralarındaki paylaşıma göre, çaktırmadan kendilerine ayrılmış kulvarlara yönlendirmektir. Bu teoriyi ileri sürenlere göre bunun en açık delili; ABD ve müttefiklerinin Irak ve Afganistan müdahalesinde sonuna kadar, Gürcistan’ın Osetya işgalinin ise ilk günlerindeki Rus suskunluğu ile Rusya’nın Gürcistan tecavüzünün ilk günlerinde ABD ve AB suskunluğudur. Bu durumda da zararlı çıkacak olan yine Türkiye olacaktır. İnisiyatif sahibi olamayan yarı uydu bir ülke olacak, uluslar arası hiçbir meselede kendi çıkarlarını koruyamayacak, içerde de gençlerinin bir kısmi yine ABD 6. Filosuna taş atarken, diğer bir kısım gençleri de onları taşlayacak, hatta (Allah korusun yine) birbirlerini kurşunlayacaktır.
Başımızdakilere (bu kez son olması dileğiyle) malum dörtlüğü bir kez daha hatırlatıyor ve diyorum ki; başkalarının dümen suyundan gitmekten başka bir şey olmayan “reel politik” yutturmacasını bir tarafa bırakıp şu “Erbakan’ın hayalleri” dediğiniz reçetelere bir defa daha bir göz atın. Üstelik sizler onların yabancıları da değilsiniz. Unutmayın ki bugün insanoğlu uzayda varsa, bu Jules Verne’in “Aya Seyahat” hayalinin ürünüdür.



