“Mevsim normallerinin üstündeki sıcaklık”, “çevre kirliliği”, “ozon tabakası”, “kuraklık”, yolsuzluk, hortumculuk, kapkaççılık, sahtekarlık, savaşlar/işgaller vs. vs.
Bugünlerde insanların dilinden düşmeyen sözler bunlar. Kimilerimiz problemler üzerine yorumlar yapıyor, kimilerimiz problemlerden dolayı birilerini suçluyor, kimilerimiz de kendince problemlere çözümler öneriyor. Ama kendimizi her meselede olduğu gibi hep zeytinyağı misali suyun üstünde görüyoruz. “Ne ekersen onu biçersin” atasözü bir türlü aklımıza gelmiyor.
Her olumsuzluğun nedeni olarak kendini görme saplantısını bir paranoya olarak görenlerdenim, böylelerini de paranoyak. Her problemin sorumlusu olarak kendisini görenlerin de her konuda sorumsuzluğu huy ve adet edinmiş olanlar kadar aklıselimden uzak oldukları kanaatindeyim. Öyle inanıyorum ki; her olaya ve her meseleye ne kadar katkıda bulunmuş ve bulunmamışsak, sorumluluğumuz da o kadardır.
“İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu ki, Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” Rabbimiz yüce kitabının Rum Suresi 30. âyetinde böyle buyuruyor.
Bugün bozulan sadece insan tabiat ilişkileri değildir, devletlerarası ilişkiler değildir, toplum-fert ilişkileri değildir, fertler arası ilişkiler değildir. Bozulma geçmişte olduğu gibi yerel ve kısmî de değildir. Bozulma geneldir ve de küreseldir. Bozulmada hepimizin yapıp ettiklerinin veya yapmayıp etmediklerinin payı vardır.
Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde ve Tirmizi’nin Sahih’inde geçen bir Hadis-i Şerifde Peygamberimiz/Önderimiz ashabının şahsında bizleri asırlar öncesinden şöyle uyarmış: “İsrail oğulları günahlara battıklarında bilginleri onları sakındırmaya çalıştılar. Onlar vazgeçmeyince de onlarla oturup kalkmaya devam ettiler, onlara yiyip içtiler. Allah da kalplerini birbirine benzetti.”
Evet, bir takım büyük devletler, onların bir takım büyük uluslararası şirketleri, onların güçsüz olan veya kendisini öyle zanneden devletler içindeki yerli ortak ve işbirlikçileri kârlarına kâr, sermayelerine sermaye katmak için insanların beden ve ruh sağlığını hiçe saydılar. Hiçe saymak bir yana bu konuda kendilerini uyaranları yok saydılar, ısrarla gürültü koparanları ise yok etmenin çeşitli yollarını denediler. Bunların hepsi doğrudur. Ama en az bunlar kadar doğru olan bir şey var ki; bütün bunlar karşısında biz ne yaptık? Hangi tepkiyi gösterdi? Hangi tepki gösterenleri destekleyerek sayılarını artırdık ve de onları tepkisizleştirmek isteyenler karşısında yalnız bırakmadık?
Soruyu şöyle de sorabiliriz: Bozguncuların kârlarına katkıda bulunarak onların ekmeğine yağ sürdük mü, sürmedik mi? Bozgunculuk ve bozguncular konusunda bizleri uyaranları yalnız bıraktık mı, bırakmadık mı? Onların ellerine geçirdikleri yazılı, sesli ve görüntülü medyalarının evlerimizin en mutena yerlerini işgal etmesinde ne kadar sorumluluğumuz var? Üstelik çoluk-çocuğumuzun ve yakınlarımızın ruhuna beynine ve de kalbine bunlar zehir kusarken biz kafamızı ekran başında kuma gömdük mü, gömmedik mi? Daha da önemlisi, bütün bozgunculukların da bozguncuların çanına ot tıkamanın da en etkili yolu olan siyaset konusunda tercihimiz ve tavrımız ne oldu? Fesatçıların yanında mı olduk, yoksa ıslahçıların mı? İyiliğin, güzelliğin, doğrunun, faydalının ve adaletin hâkimiyeti için mi çalıştık, yoksa kötülüğün, çirkinliğin, yanlışın, zararlının ve zulmün egemenliği için mi? Yoksa “bir benim gayreti veya desteğimle bu iş olmaz” diye hayatın meşgalesi, çevrenin tantanası içinde kaybolup gittik mi? Bir de “oy vermek, onay vermektir” sözünü birazcık olsun düşündük mü?
Evet, bugün biçtiklerim, dünkü ektiklerimizdir. Bugün gördüklerimiz de dün görmediklerimiz, görmemezlikten geldiklerimizdir. Bugün bunların faturası ödememiz için önümüze konulmaktadır. Yarın ise çok daha çetin geçecektir. Çünkü yapıp ettiklerimizden de, yapıp etmemiz gerektiği halde yapmayıp etmediklerimizden de hesaba çekileceğimiz gün yaklaşıp gelmektedir. Bundan kimse kaçamayacağı gibi, kimsenin hesabı da zaman aşımına uğramayacaktır.



