Fazlur Rahman: “Eşitlik esaslarına dayanan ahlâkî bir toplum düzeni oluşturmak için Kur’an, Müslümanların yeryüzünde bir siyasi düzen kurmalarını istemiştir. Böyle bir düzenin mahiyeti gereği “yeryüzünde bozgunculuğu” kaldırması ve “iyiliği getirmesi” gerekir. [Dünya] görüşü kısıtlı olmayan ve şahsi düşüncelerinden arınmış olan her Müslümanın en azından sözle katkıda bulunduğu bu görevin ifa edilmesi için Kur’an “cihad” emri vermiştir,” der. (Ana Konularıyla Kur'an; sh: 149)
İşte bu noktada Batı, elinde bir koz bulundurmakta veya öyle zannetmekte veya öyle sanılmasını arzu etmektedir: Cihad. Asırlardan beri Kilise’nin dilinden düşürmediği “İslam kılıç dinidir” nakaratı, ırkçı emperyalizmin güdümündeki çağdaş batının dilinde; “İslam = terör” haline gelmiştir. Ellerinden yurtları, özgürlükleri, evleri hatta ekmekleri alınan; kendilerine “istişhad”dan başka (intihar değil) yapacak bir şey bırakılmayan mazlum Müslümanların yaptıkları ile otuz yıl baba Bush’un ortaklığını yaptıktan sonra mücahitliğe soyunan petro-dolar zengini bir maceracının yaptıklarını aynı kefeye koyan Siyonist, küresel kartel medyasının yayınları bu imajın oluşumunda en büyük rolü oynamıştır ve oynamaktadır.
Fazlur Rahman’ın geçmişi savunmak için söyledikleri, bugüne de ışık tutar mahiyettedir: “İnsan, hayvan gibi saatten saate, günden güne yaşamamaktadır. Aksine insanın idrakinin, davranışlarının kendisini nereye götürdüğünü görmesi ve müsbet insan gayretinin manasını teşkil eden amacını hedef alması şarttır. İşte cihad olmadan elde edilemeyen gaye budur.” (Ana Konularıyla Kur'an; sh: 151) “İnsanın din-toplum gayretleri Kur’an’ı anladığımız bir görüş içerisinde sunulduğu zaman cihad mutlak bir ihtiyaç halini alır. Nasıl böyle mefkûre sahibi bir dünya düzeni bu yola [yani cihada] başvurmadan kurulabilir? Maalesef ve çok maalesef Batılı Hıristiyan propagandası “İslâm kılıçla yayıldı” veya “İslâm bir kılıç dinidir” gibi sloganlarla bu konuyu tamamen saptırmışlardır. Kılıçla yayılan İslâm dini değildir. Kur’an’ın emrettiği Allah’ın düzenini yeryüzünde tesis edebilmek için İslâm’ın “siyasi alanları” kılıçla genişletilmiştir.” (Ana Konularıyla Kur'an; sh: 150) O başka bir eserinde de şöyle der: “Cihadın hedefi insanları Müslüman yapmak olmayıp, İslâm’ın ilkelerine göre yönetmek üzere toplumların kolektif işleri üzerinde siyasal egemenliği elde etmektir daha ziyade. İnsanların Müslümanlığa girişleri, iktidar Müslüman toplumun eline geçtiği zaman, bu sürecin yan ürünü olarak vuku bulur.” (İslâmî Yenilenme Makaleler III; sh: 23–24)
Görüldüğü gibi Fazlur Rahman, Cihad konusunda “İslam’ın hedefinin örnek ahlaki bir toplum oluşturmak” olduğunu Batı’ya karşı haykırarak müslümanca bir dik duruş sergilemektedir. Ama maalesef, eserlerinin önemli bir kısmında, etkisinde kaldığı oryantalistler gibi, Kur’an hükümlerini tarihselliğe indirgeyerek ve Nebevi Sünnet’i gelenekle karıştırarak İslam’ın içini boşaltıp kendisinin de söylediği; İslam’ı “örnek toplum oluşturma” hedefini yerine getiremez hale getirme çabasında olanlara katkıda bulunduğunu ifade ettikten sonra asıl konumuza dönelim.
Şer güçler bir yandan İslam dünyasında gerçekleştirdikleri komplolar, savaşlar ve işgallerle Osmanlı’nın düşüşünden sonra Müslümanların bir siyasi güç olarak dünyada yeniden varlık göstermesine engel olmaya çalışırken; diğer yandan da Müslümanların iç dünyasında oluşturulan düşünsel işgal ve savaşlarla, onları İslam’ın işine yaramayacak hale getirecek dönüşümlere zorlamaktadırlar. Bu konuda gösterilebilecek birçok örnekten sadece güncel olan birini ele alalım: Başörtüsü.
Başörtüsünün demokrat savunucularından Gülay Göktürk 20.02.2008 tarihli Bugün’deki başörtüsünü neden savunduğunun ipucunu da veren “İsmet Özel korkmakta haklıydı” başlıklı yazısında bakın ne diyor: “Başörtülü kadınların o muhteşem ‘Demokrasi Manifestosu’nu okuyunca, on yıl önceye kaydı aklım. İsmet Özel 19 Ekim 1997 tarihinde Yeni Şafak Gazetesi'nde ‘Kadınların örtünmesi demokratik bir hak değildir’ başlıklı bir yazı yazmış ve şöyle demişti: ‘...Hedef İslam düşüncesinin toplumda etkin kılınması ise, anlayış ve duyuş başta olmak üzere bütün toplumun kurumları ve yapısı itibariyle İslami dönüşüme uğraması öngörülerek hareket ediliyorsa, kadınların örtünmesinden bir demokratik hak olduğu gerekçesiyle bahis açmak, muhatabını zaafa uğratmak gibi bir taktik hesaba dayanmadığı zaman, tutarsızlıktır. Örtünmeyi demokratik bir kazanım sayanlar bu kazançları karşısında hangi bedeli ödediklerini bilmelidirler. Demokratik toplum örtünmeyi demokratik bir hak sayanlardan, bu hakkı kendilerine tanıyan kuruluşların ve o kuruluşların yer aldığı düzenin militanca savunmasını yapmalarını beklemektedir.’ (…) İşin en ilginç yanı nedir biliyor musunuz? Başörtüsü yasağını savunanların da İsmet Özel'in bu akıl yürütmesinin aynısını tekrarlamaları... Yıllardır onlar da büyük bir inatla, türban takmanın ‘demokratik bir hak’ olmadığını, siyasal İslam’ın bir tezahürü olduğunu söyleyip durmuyorlar mı? (…) Her iki taraf da, hem başını örten hem de bunu demokrasi bilinciyle yaptığını söyleyen geniş kesimin demokrasi dünyasıyla bütünleşmesini, onun kavramlarıyla düşünmesini ve o dünya içinde kendi özgürlüklerini yaşama hakkını çok görmektedir.”
Anlaşılan o ki; jakobenler başörtülülere (başörtülü burada sadece bir örnek; inancını yaşamak isteyen tüm inananlar demek daha doğrusu) hiçbir hak tanımazken, Göktürk gibi demokratlar ise sanki “ben sana kafanın dışını istediğin şekle sokma özgürlüğü vereyim, ama sen de bana kafanın içini istediğim gibi şekillendirme hakkı ver” demektedir.
Yıllar önce TV’de bir film görmüştüm. Yanlış hatırlamıyorsam adı “Guguk Kuşu” idi. Filmin kahramanı, cezaevi yönetiminin zulmüne karşı dik durmanın bedelini defalarca tıkıldığı hücrelerde gördüğü akıl almaz işkenceler neticesinde sadece nefes alabilen bir canlı cenaze haline getirilmişti. Artık ne ayakta durabiliyor, ne el kol hareketi yapabiliyor veya bunlarla kendini koruyabiliyor, ne bağırıp çağırabiliyordu. Hatta mimiklerle olsun duygularını ifade edebilme yeteneğini de kaybetmişti. Onu bu son işkenceden, bir gece yarısı ağzına yastık basarak boğan en sevgili arkadaşı kurtardı.
Çeşitli “izm” dayatmaları; terör ve irtica suçlamaları. “Demokrasi” aldatmacaları; “Ilımlı İslam”, “diyalog” ve “hoşgörü” yutturmacaları ile İslam’a ve Müslümanlara yapılmak istenen de budur. “Din sadece Allah için oluncaya kadar” mücadeleyi emreden; “Arab’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arab’a üstün olmadığını” ilan eden; “servetin sadece zenginler arasında dönüp dolaşmaması için” sınırlar ve görevler ihdas eden; “haksızlık karşısında susmayı” şeytanlıkla bir tutan; ekonomik, sosyal ve siyasi hayatta “ emanetlerin ehline verilmesini” öngören ve aksini kıyametin habercisi ilan eden, sömürünün bir numaralı silahı olan faizi “Allah’a ve Resulüne açılmış savaş kabul eden; mazlumları kurtarmak için savaşmamayı asla anlayamayan İslam’ı ve Müslümanları bütün bu işlevlerini yerine getiremez şekilde felce uğratmak. Bütün bunların sonunda da İslam’ın ipini Müslümana çektirmek.
Tarihselcilik aymazlığı ile Hz. Muhammed’i (sav) ve Kur’an-ı Kerim’i 14 asır öncesinin Hicaz’ına hapsedip, Allah Resulünün sünnetini de oryantalistlerin sunduğu kapta çağdaş geleneklerle harmanladıktan sonra yapılacak iş; dinî, siyasî, ekonomik, ahlakî vs. ne varsa hepsine liberalizmin ve onun ürünü olan düşünce ve doktrinlerin penceresinden bakmak olacaktır. Bu pencereden görülen manzarada; helal-haram, vecibe-kerahet, Allah’tan korkma-kuldan utanma, adalet-zulüm, ahiret-hesap gibi şeyler görünmeyeceğinden artık başörtüsü takıp takmamanın da bir anlamı kalmayacaktır. Tabii ki burada başörtüsü sembolü ile ifade edilmek istenen bütün bir İslamî hayattır.
Bütün bunlar çağın ve günün gelişmeleri karşısında birer varsayımdır. Gerçek olan ise geçmişte olduğu gibi bugün de ve gelecekte de “inkârcılar istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf: 8) Allah’ın nurunun tamamlanması işinde istihdam olunan kulların en belirgin özelliği de bu görevi sonucunda izzet ve cennete kavuşmaktır. Bu görevi geçmişte Araplar yapıp aziz oldu. Onlardan sonra bugüne kadar da biz Türkler görevimizi yerine getirerek izzet bulduk. Yine bu yolda yürümeye devam edersek tekrar izzet tahtına oturacağız, yok eğer Batının bize layık gördüğü köprülüğe razı olur, onun ayağının altına serilirsek maalesef zillete mahkûm olacağız. Ama Rabbimiz Allah’a, tamamladığı nurunun bayrağını taşıyacak başka topluluk veya topluluklar bulmak asla güç değildir.
“İslâm'la demokrasinin kuşla kedi gibi birbirinden farklı olduğu”nu söyleyen Rasim Özdenören, bu konudaki düşüncelerini serdetmeye şöyle devam eder: “İslâm'ın demokrasi ile uzlaşabileceğini, dolayısıyla Müslümanların da demokrat olabileceğini düşünenlerin, demokrasinin asgari şartları olarak öngörülen hususların İslâmî uygulamada da mevcut olduğunu düşünmelerinden ileri geldiğini söyleyebiliriz. (…) İslâm'ın, yukarda demokrasinin asgari şartları zımnında öngörülen hususlara itirazı olmadığı, dahası bu şartlara asıl İslâm'da işlerlik kazandırıldığı doğrudur. (…) İslâm'da da, demokrasi için öngörülen şartların mevcut bulunduğu ileri sürülse bile, ikisi arasında geriye gene de bir farklılığın kalacağı anlaşılmaktadır; işte bu farklılık ikisi arasında ortaya çıkan "zihniyet" farklılığıdır. Zihniyet farklılığı, İslâm'la demokrasi arasında belirlenen sınırı oluşturuyor. Bu farklılık, birinin referans noktasının ilâhî hukuk oluşunda, ötekinin beşerî hukuk oluşunda ortaya çıkıyor. (…) İslâm'da demokrasilerde de mevcut bulunan bazı kurum ve kuralların bulunduğuna bakarak onun demokrasi olarak adlandırılması, insanları yanlış anlamalara sevk edebilir. İslâm'da öyle kurum ve kurallarla karşılaşılabilir ki, onun demokrasiye irca edilmiş olması halinde, bu kurumların İslâm'da bulunuşu bazılarını hayal kırıklığına uğratabilir. (…) İslâm'ın öteki izm'lerle uzlaştırılabileceği görüşünün temelinde, bizim, geçen yüzyılın Müslümanlarından tevarüs ettiğimiz vahim bir zihin sapması yatmaktadır; buna göre, aslolan Batı'nın düşünce kalıpları ve kavramlarıdır ve Müslümanlar bu kalıpları ve kavramları benimsemek zorundadırlar!” (Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti; Sh: 61–63)
Üstad Özdenören’in sözünü ettiği zihniyet farklılığını meydana getiren faktör, kanaatimizce İslam’daki “Ulûhiyet” ve “Âhiret” inancı olmalıdır. “Onlar, Allah'a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır.” (Âl-i İmran: 114) âyeti başta olmak üzere bir çok âyet-i kerime ve hadis-i şerifte Müslümanların başlıca niteliği Allah’a ve âhiret gününe inanmaları ile ilişkilendirilirken, amellerinin Allah katındaki durumu da yine onların bu inançlarına bağlanmaktadır. Yine onlardan yapmaları istenilen veya kaçınmaları beklenilen işler, “eğer Allah’a ve âhiret gününe inanıyorlarsa” şartına bağlanmaktadır. İnkârcıların iyiliklerden kaçınmaları ve kötülüklere koşmaları da bu inancın yokluğu ile izah edilmektedir. Burada diğer din ve inanç sahiplerinin de “Allah’a ve âhiret gününe” veya en azından “Allah’a” inandıkları söylenebilir. Ancak Kur’an’ın “Allah”ı ile diğer inançların “Tanrı”sı birbirinden çok farklıdır. Kur’an-Kerim’in ve Hz. Muhammed’in (sav) bize anlattığı; “herşeyin yaratıcısı olan; yarattıklarını bilen; görüp-gözeten; hesap soracak, zerre kadar iyiliği ve kötülüğü karşılıksız bırakmayacak olan” Allah’a iman edenler elbette diğer insanlardan farklı olacaklardır. Onlar bu inançlarını kaybetmedikçe, en azından içlerinden önemli bir kesim boyun eğdirilemeyecek, dönüştürülemeyecektir. Çünkü onları “insanlara güzel örnek olsunlar” diye Allah dini ile dönüştürmüştür.
Kayseri İmam-Hatip’ten okul arkadaşım ve sevgili kardeşim Yaşar Kaplan’ın dediği gibi: “Kur'an'la gelen ve insanı hedef alan o eşsiz ve mucizevî sosyal sistem, bu âlemde insan bulunduğu sürece yürürlükte kalacak ve hayatı yönlendirmeye, toplumlar için tek kurtuluş ümidi olmaya devam edecektir. Bu sistem, belirli bir çağ için, belirli bir kavim yahut belirli sınıf için va'zedilmediği gibi, bir müddet yürürlükte kaldıktan sonra, daha başka sistemler tarafından bir kenara itilsin diye de gönderilmemiştir. O eşsiz mesaj, her çağda yaşayacak ve uyaracaktır; çünkü her çağda özel olarak korunacak (Hicr, 15/9) ve her çağda takibcileri bulunacaktır.” (Siyaset Bilinci; Sh: 107)



