SON DAKİKA
Anasayfa | Künye | Bizi Tanıyın | Sitene Ekle | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle
    Gazete 1. Sayfaları
Yazı Karakteri Boyutu:
   
27 Ekim 2007 Cumartesi 10:52
  Mehmet Ali ÖZTÜRK
  Düşündükçe
DİNLERARASI DİYALOG GERÇEĞİ (II)
 
II.                  DİNLERARASI DİYALOĞUN TARİHÇESİ:

 

            Diyalogun kavramsal olarak kullanımı 1962–1965 tarihleri arasında 141 ülkeden 2860 kadar temsilcinin katılımı ile gerçekleşen İkinci Vatikan Konsülü ile başlar.
II. Vatikan Konsülü fikri Papa 23. John tarafından ortaya atılmış, hazırlık aşamasında, 18 Eylül 1960’da ‘Hıristiyan Birliği Sekretaryası’  kurulmuş, başına da Yahudi asıllı Kardinal Augustine Bea getirilmiştir. Papa sekretaryadan, Hıristiyan mezhepleri arasında diyalog kurulmasını sağlayacak meseleleri ele almanın yanında, Yahudilerle Hıristiyanların yakınlaşmasını temin edecek meselelerin de ele alınmasını istemiş ve Kardinal Bea’yı Hıristiyan-Yahudi yaklaşımına yol açacak bildirinin hazırlanması ile görevlendirmiştir. Takvimler 13 Haziran 1960 gününü gösterdiğinde Fransız tarihçi Jules Isaac’ı  -ki o da Yahudi asıllıdır-  bir heyetle Papa 23. John’u ziyaret ederken ve isteklerini bir rapor halinde ona sunarken sahnede görüyoruz. Yine 1960 yılı Ekim ayında Alman Yahudilerinden bir heyet Papa’yı ziyaret ediyor. Bunları, ABD’den ‘Yahudi-Hıristiyan Araştırmaları Enstitüsü’ ile Hollanda’dan Yahudi ‘Apeldoorn Çalışma Grubu’nun ziyaretleri izliyor. Hıristiyan-Yahudi yakınlaşması konusunda ilk taslak diyalog planı 1961 yılında Kardinal Bea tarafından bu heyetlerin talepleri doğrultusunda hazırlanmışsa da, hem diğer Hıristiyan mezheplerinin hem de diğer din mensuplarının tepkisine neden olur endişesiyle söz konusu taslak plan uzun tartışmalar neticesinde geri çekilmiştir.
            Papa 23. John’un, II. Vatikan Konsülü devam ederken, 3 Temmuz 1963 günü ölümü üzerine yerine Papa 6. Paul geçmiştir. 17 Mayıs 1964’te kurulan ‘Hıristiyan Olmayan Dinler Sekretaryası’nın başına kardinal Paula Marella getirilmiş. Kardinal Marella da yeni Papa’nın isteği üzerine ‘Yahudilerle ilgili yeni bir taslak’ hazırlamışsa da bu metin de büyük tartışmalara neden olmuş ve kardinallerden bir kısmı bu yeni taslağın iptal edilmesini talep etmişlerdir. Papa 6. Paul 6 Ağustos 1964’de, bu tartışmalara son vermek için bütün dinlerle diyalog yapılmasını teklif ettiği  “Ecclesian Suam” isimli bir genelge yayınlamıştır. Neticede Yahudilikle birlikte İslâm, Hinduizm ve Budizm gibi diğer dinlerle de diyalog yapılmasının sebebi, gereği ve önemi anlatılan bir bildirge ‘Nostra Aetate’ adıyla 250 çekimser oya karşılık 1763 oyla 14 Ekim 1965 tarihinde kabul edilmiştir.
II. Vatikan Konsülü Katolikliğin ilk konsülü değildi, ama diğerlerinden farklı idi. "II. Vatikan Konsülü’nün diğer konsüllerden farkı sadece katılımın en yoğun olduğu konsül olması değildi şüphesiz. Diğer Hıristiyan mezhepleri ve özellikle de diğer dinlere karşı o zamana kadar görülmemiş bir açılımı öngörmesi, bu konsülü diğerlerinden ayıran en önemli unsurdur. Hıristiyan dünyanın bölünmüşlüğü sebebiyle Kilise'nin kendi görevlerini yapmada yaşadığı sıkıntılar bu konsülün toplanmasındaki önemli etkenlerden biri ise de, asıl temel etken, modern dünyada Kilise'nin, misyonunu arzu edilen seviyede gerçekleştirebilmek için ihtiyaç duyduğu açılımlar olarak tespit edilebilir. Dolayısıyla II. Vatikan konsülü, Katolik Kilisesi'nin, klasik misyon anlayışını terk ederek diğer din mensuplarıyla, hatta diğer Hıristiyan mezheplerle diyalog suretiyle iletişim kurma talebini, misyonu bu iletişim zemini üzerinden gerçekleştirme öngörüsünü ve bunun teolojik temelini ifade ettiği bir konsüldür. Nitekim açış konuşmasında Papa 23. John'un kullandığı "aggironamento" kelimesi, konsülün hedef ve amaçlarını ifadede anahtar konumundadır ve "Kilise'yi günümüze taşımak ve onu, çağdaş misyonunu yerine getirmede daha etkili hale getirmek" anlamına gelmektedir.
“Bu konsül sürecinde alınan kararlar hemen her dereceden dokümanda ifade edilmiştir:
-                                       -      Kilise hakkındaki dogmatik yasa (Lumen Gentium),
-                                       -     Kilise hakkındaki pastoral yasa (Gaudium et Spes), 
-                                      -     Nostra Aetate, Ad Gentes,
                    -    Diginitatis Humanae gibi deklarasyon ve kararlar, 
-                                     -        Eclesiam Suam isimli genelge bunlardan başlıcalarıdır. 
                Burada dikkat çekici olan, Konsül öncesi diğer din mensupları ve bilhassa Müslümanlar, kategorik olarak "kötü" iken, Konsül sonrası bir tavır değişikliğine gidilmiş ve "kötü"ler, bu yeni süreçte "Hıristiyanlığa aday" olarak tavsif edilmiştir. Hemen belirtelim ki Katolik Kilisesi'nin bu konsülde aldığı kararlar ne Kilise dogmalarına aykırı, ne de geleneklere terstir. Kilise'nin burada bütün yaptığı, dünya çapında hızla yayılmakta olan Kilise'den uzaklaşma tavrına karşı ve Kilise'nin kaybetmekte olduğu prestij, nüfuz ve etkinlik alanlarını yeniden kazanabilmek adına yöntem ve söylem belirlemekten ibarettir.”[1]
                Ülkemizde "Diyalogun insanlık tarihi kadar eski olduğu, zira insanın bulunduğu yerde mutlaka diyalogun da mevcut olacağı, İslam'ın da başından beri diyalogu fiilen gerçekleştirmiş bir din olduğu" şeklindeki söylemlerin “aslında ‘anakronizm’den başka bir şey olmayan söylem tarzı, diyalogun bir kavram olarak ne ifade ettiği konusunda serapa manipülatif” olduğunu söyleyen Ebubekir Sifil; Vatikan tarafından ortaya atılana kadar "diyalog"un en azından kavramsal ölçekte bu yaygınlıkta kullanımda olmadığı görüşündedir. [2]           
Vatikan uzmanı araştırmacı Aytunç Altındal, kavramsal diyalogu başlatan bu konsülün alt yapı hazırlığının tarihini biraz daha geriye götürmektedir: “1940’larda, 2. Dünya Savaşı devam ederken Vatikan’a bağlı bir grup oluşturuldu. 1943’te oluşturulan bu grubun adı ‘Focolare’dir. Bu gurup Vatikan’a bağlı olarak İtalya’nın Trento şehrinde kuruldu. Bu gurubun günümüzde 1500 “dioses”i yani “büyük kilise”si, 180 ülkede de örgütü var, 80 bin paralı yöneticisi var. Yani kiliseden para alarak yönetimini yürüten 80 bin kişisi var. Bu guruba verilen görev şuydu: ‘Siz bir kavramı dünyada yaygınlaştıracaksınız.’ Bu kavram nedir? Diyalog kavramıdır. ‘Diyalog kavramını yaygınlaştırma görevi için özellikle Hıristiyan olmayan gurupları, Müslüman ve Yahudi gurupları, onların içinde de kadınları seçiyoruz’ dediler. Çünkü ‘en az eğitim görmüş ve en çabuk heyecanlanan ve savaş nedeniyle en çok da ızdırap çekenler kadınlardır. Kadınları avlamak erkeklerden daha kolaydır’ dediler ve bu işin başına Chira Lubıch diye bir kadını getirdiler. Bu Chira Lubıch denilen kadının başkanlığında, 1943’de İtalya’nın Trento şehrinde kurulan “Focolare”nin görevi dinlerarası diyalogdu, dinlerarası diyalogu sağlamaktı, dinlerarası diyalog çerçevesinde de Hıristiyanlık misyonunu yaygınlaştırmaktı. Chira Lubıch, dört ayrı tip diyalog tespit etti. ‘Bize göre dört tip diyalog vardır’ dedi: ‘Birincisi Katolik dünyası içinde Katolikler arası diyalog, ikincisi Hıristiyan dininin diğer mezhepleriyle diyalog, üçüncüsü laik dünya ile diyalog, dördüncüsü Müslümanlık, Budizm ve Yahudilikle diyalogdur. Her birinde biz aynı taraftayız, fakat tekliflerimiz farklı olacaktır’ dedi.
            “Focolare, 1943’ten bu yana ‘Biz, ilk Hıristiyanlığın kurulduğu dönemdeki şartlar çerçevesinde nasıl bir misyonerlik faaliyeti yapıldı, bu din nasıl yaygınlaştırılıp da bugüne kadar getirildiyse bize de böyle bir ruh lazım. Bu dönemde biz örgütlenmemizi hızlandırarak misyonerlik faaliyetlerimizi özellikle de kendimize ayrılmış olan bölgede yapacağız” diyor. Focolare’ye ayrılmış olan bölge de daha çok Ortadoğu bölgesidir.
“1964’e gelindiğinde, 2. Vatikan Konsül’ünün tamamlanmasından sonra, Papa 6. Paul döneminde, yeni bir teşkilat daha kuruldu. Bunun adı ‘Neo catecumanenta’dır. Bunlara da ‘Siz, karizma kavramını geliştireceksiniz’ dediler. Karizma, doğrudan doğruya Hz. İsa’ya ayrılmış olan bir kavramdır. İsa’nın karizması olduğu için insanlar ondaki tanrısal gücü gördüler, anladılar, anlamına gelir. Catecumanenta denilen hareket ise Hıristiyanlığın ilk döneminde Roma’nın baskısı altında iken ‘Catacont’larda gizli vaftiz yapma olayıdır. Madrid’de kurulan bu teşkilatın başında Carmen Hernandez diye bir rahibe ve Kiko Arguella diye bir adam vardı. Bu ikisi örgütleme görevi almışlardı. Daha çok sanatçı, ressam, yazar gibi insanları hedef olarak seçmişlerdi. Dediler ki ‘Karizma ile vaftiz kavramını bunlar geliştireceklerdir.’ Yani gizli vaftiz olayı yapılacaktır. Bir şahıs dinini değiştirse de değiştirmemiş sayılacaktı. Tıpkı birinci dönemde gözüktüğü gibi.[3]
Bu Dinlerarası Diyalog olayının Türkiye açısından başlangıcı her ne kadar Fethullah Gülen’in Papa’yı Vatikan’da ziyaret edip, ona verdiği mektupta “Papa VI. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz, bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz, en aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik,” dediği 1998 tarihi gösterilse de; Necip Fazıl Kısakürek’in 27 Mayıs 1949 tarihli bir yazısı bu kanaatin düzeltilmesini gerektiriyor. Üstad ‘Kovadis?’ başlığıyla Büyük Doğu’da çıkan bu yazısında, Türk Ocakları Reisi Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Patrik Athenagoras’ı Amerika’daki bir dinler arası kongrede tanıdığından söz ediyor. Ve (Vatan) gazetesinden şu haberi aktarıyor: “Hamdullah Suphi Tanrıöver, bundan sonra, Patrik Athenagoras’ın gösterdiği yakınlıktan bahisle, Türk milletinin dinler ve milletler arasında yakınlık istediğini, Patrikhanenin Osmanlı İmparatorluğundan da eski bulunduğunu, Bizans’ın bir yadigarı olduğunu ve aramızda konuşulan eğlencenin yabancı gelmediğini, tek emelin Türkiye topraklarında müşterek bir kültür kurulması olduğunu, her iki milletin tarih bakımından çok eski olduklarını belirtmiş ve büyük mazinin mahfuz kalacağını söyleyerek şöyle devam etmiştir: — Kendilerinin işgal ettikleri makam çok büyüktür. İnandıkları ve inandığımız yolda bütün Ortodoks âleminin faaliyette bulunması için, manevi nüfusları en büyük amil olacaktır!“
Üstad aynı yazıda Tanrıöver’i şöyle eleştiriyor: “Amerika’daki dinler arası kongreye iştirak vesilesi ile Patriği tanıyan Hamdullah Suphi, yoksa Patriğin maiyetinde, Peygamber ve Şeriat farkı ihtilafını kaldırıp, sadece Allah’ın varlığı ve birliği üzerine müesses yeni bir din sevdasında mıdır ve bunun için mi eski ve malum Türk Ocakları Reisi cübbesine bürünmeye lüzum görmüştür?”[4]
Aslında biz Müslümanlara yapılan “Dinlerarası Diyalog” çağrısın geçmişi İslam’ın ilk yıllarına kadar dayanır. İslam’a davete başladığı ilk yıllarda Kureyşliler Rasulullah'a (sav), "Ey Muhammed! Eğer tanrılarımıza saygı gösterirsen biz de senin tanrına ibadet ederiz" teklifinde bulunmuşlardı. İleri gelenlerinden Velid b. Mugire, As b. Vail, Esved b. Muttalib ve Ümeyye b. Halef Rasulullah (sav) ile görüşerek şöyle demişlerdi: "Ey Muhammed (sav), gel biz senin tanrına ibadet edelim ama sen de bizim tanrılarımıza ibadet et. Seni işlerimizin hepsine ortak ederiz. Eğer getirdiğin şey iyi ise biz de ona katılırız ve ondan payımızı alırız. Eğer bizdeki, senin getirdiğinden daha iyi ise sen ondan payını alır ve ona ortak olursun." Bir keresinde de; "eğer istersen bir sene senin dinini kabul edelim, bir sene de sen bizim dinimizi kabul et" demişlerdi. Bunun üzerine ‘Kafirûn’ suresi nazil oldu: “Rahman Rahim Allah'ın adıyla.  De ki: "Ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmıyorum, siz de benim taptığıma tapmıyorsunuz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim, siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de bana." 
          Mevdudî merhum tefsirinde şu açıklamayı yapıyor: “Eğer surenin arka planı göz önüne alınırsa bu surenin, dinî bakımdan hoşgörü konusuna açıklık getirmek için nazil olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre, diğer dinlerin de doğru olabileceği ihtimalini telkin etmek için bu sure nazil olmamıştır. Konu, bugün bazı aydınların zannettiği gibi değildir. Aslında surenin nüzulü, bu vesile ile kâfirlerin dininden ve taptıklarından beraati (uzak durmayı) ilan etmektedir. Aynı zamanda sure, küfür dini ile İslam dini arasında hiçbir ilginin bulunmadığını ve her birinin başlı başına ayrı bir düşünce olup uzlaşma imkânının da bulunmadığını açıklamaktadır. Başlangıçta bu surenin muhatabı Kureyşli kâfirlerdir ve sure onların teklifleri üzerine nazil oldu. Ama surenin geçerliliği o günler ile sınırlı değildir. Kur'an'a geçen bu talimat Müslümanlar için kıyamete kadar geçerlidir. Küfür dini ne şekilde olursa olsun, hem sözle hem de amelle ondan beraat etmek gerekir. Bu surede, küfür dininin ilkelerine riayet edilemeyeceği ve din konusunda hiç bir anlaşma olamayacağı kâfirlere bildirilmiştir.”[5]
İlerde göreceğimiz gibi diyalogcu Batılıların da bugün, “Kitab-ı Mukaddes’in tahrif edildiği” ve “İslâm’ın tek Hak din olduğu” inancından vazgeçmemizi diyalog için şart koşmalarına baktığımızda, o günden bugüne pek fazla bir şeyin değişmediğini, o günkü diyalog teklifi ile bugünkü diyalog projesinin mahiyet açısından farklı olmadığını görürüz.  

[1] Ebubekir SİFİL / İnkişaf Dergisi Sayı: 4
 [2] Ebubekir SİFİL / İnkişaf Dergisi Sayı: 4
[3] 2 Mayıs 2000, Yeni Mesaj Gazetesi  
[4] Necip Fazıl Kısakürek; Hücum ve Polemik, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1992,  sayfa:117  
[5] Ebul-ala el-Mevdudî, Tefhimül Kur’an, Cilt 7
YORUMLAR (24) adet
    serkan asker
    Hocamızı tanımadan laf atanlarla Ahirette Cenab-ı
    Hocamızı tanımadan laf atanlarla Ahirette Cenab-ı Hak'kın huzurunda elbet hesaplaşacağız...
    02 Temmuz 2008 Çarşamba 00:36

    Hüseyin
    Teşekkürler
    Teşekkürler hocam tamda kafamı karıştıran bir mesele üzerine siz bu yazıyı yazdınız. İnternette Dinler arası diyalog meselesi ve bizim Hoca efendiye atılan iftaralar konusu bir araştırma yapıyordum ki siz yetiştiniz. Hocam internetten http://fethullahgulen.belgeleri.com/include.php?path=start.phpBu sayfaya bir kaçgün önce ulaştım. İlgimi çok şey çekti. Şimdi bu ihtimaller göz önüne alındığında biz ne oluyoruz.
    14 Kasım 2007 Çarşamba 20:10

    Mustafa
    diyalog
    Onlar kendine göre bir diyalogu varsa bizim müslümanlarında bir diyalogu vardır.Onlar ile bizimkilerini karıştırmayalım.Diyanet işleri başkanıda Diyalogu savunan Kurumlardandır bilesiniz ! sadece dini birilerimi bilecek en yüksek kurumdan bu müslümanların bu görüşlerine destek verirken onları tebcil ederken birileri kalkıp küfre isnad edip eleştirmek biraz vicdansızlıktır .Ha projeleri sekteye ugrar gecerli olur o onların bilecegi birşey siz mü'minleri Çok sert bir dille tekdir edemessiniz zira bunun hesabını vereceksiniz. "inne hüsnil zanni min hüsnil ibatedi" fehvasınca zanna kapılmayın mahmut beyin sözlerini dikkate alın lütfen
    13 Kasım 2007 Salı 22:56

    resülü küçük
    diyaloğun mimarı
    bir önceki yazımda diyaloğun bir vatikan projesi oldugunu söylemiştim şimdi size bunu bizatihi vatikan görevlisini takdim ediyorum buyrun,röpartajı yapan ve açığa çıkartan cesur gazeteci www.banuavar.com vatikan diyaloğun mimarı
    13 Kasım 2007 Salı 14:54

    Mahmut
    [ Fikirleri söylerken saygılı olunmalı ]
    [ Fikirleri söylerken saygılı olunmalı ]Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer başta olmak üzere diğer güzide halifeler ve ashab efendilerimiz, İslam'a ve Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) olabildiğine teslimiyetlerinin yanında şahsî düşüncelerini ifade adına da oldukça rahat idiler ve belli bir terbiye içinde fikirlerini ve şahsî düşüncelerini serbestçe ifade edebiliyorlardı.Tabii herhangi bir yanlış yaptıklarında da özür dilemesini çok iyi biliyorlardı.Evet ashab-ı kiram, fikirlerini söyleme serbestisine sahip olmaları yanında hemen her zaman takındıkları edep tavrını da hiç değiştirmemiş ve bu konuda hep saygılı bir üslup takip etmişlerdir. Zira onların herhangi biriyle değil, bir nebi ile muhatap olmaları söz konusudur. Onların nebiyle konuşurken seslerini yükseltmemeleri gerektiğini bizzat Cenab-ı Hak: "Peygamberin huzurunda sesinizi onun sesinden daha fazla yükseltmeyin." (Hucurât, 49/2) ayetiyle bildirmiştir.Ashab-ı kiramın hemen hepsi O'nun huzurunda kendi düşüncelerini çok rahatça ortaya koyabiliyorlardı. Hatta bu yıldız insanlardan her biri daha sonraları vazifeli olduğu bir makamı halefine devrederken, "Ben şunu şunu yaptım, şunu yapmayı da düşünüyorum..." diyorlardı.İsterseniz konuyu bir misalle biraz daha açalım: Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Muaz b. Cebel'i Yemen'e gönderirken aralarında geçen konuşma İslam hukukundaki içtihad telakkisine de bir menat mahiyetindedir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu konuşmasında Hz. Muaz'a, kalbleri hakikaten yumuşak, daha sonraları ehl-i beyte duydukları muhabbet ve sevgi ile de mümtaz bir yere sahip olan Yemen halkı hakkında gerekli malumatı vermiştir. Hakikaten Yemen'deki İmamiyye (Zeydiyye) hiçbir zaman sertliğe girmemiştir. Onlar Sünnilerle hep diyalog içinde olmuş ve hep yumuşak davranmışlardır. Tarih boyunca da genelde hep bu hallerini devam ettirmişlerdir. Dünyayı çok iyi tanıyan Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hz. Muaz'ı Yemen'e vali olarak gönderirken O'na:"Ya Muaz! Orada bir hâdise ile karşılaşırsan nasıl hüküm vereceksin?" diye sorar. Hz. Muaz:"Allahu Teâlâ'nın kitabı ile Ya Resûlallah." diye cevap verir. Resûl-i Ekrem devamla:"Ya o hâdisenin hükmünü kitapta bulamazsan?" diye sorunca Hz. Muaz:"Allah'ın Resûlü'nün sünnetine müracaat ederim" diyerek cevap verir. Bunun üzerine Efendimiz:"Allahu Teâlâ'nın kitabında ve benim sünnetimde de o hâdisenin açık hükmünü bulamazsan, nasıl hüküm verirsin?" diye sorunca da Hz. Muaz:"O zaman kendi içtihadımla hüküm veririm." demiştir.Fikirleri söylerken saygılı olunmalıBurada dikkat edilmesi gereken husus, Hz. Muaz'ın Efendimiz ile konuşmasındaki rahatlığıdır. Evet, saygı ve teslimiyetin yanında bu rahatlık çok önemlidir. Ayrıca Muaz b. Cebel sahabenin gençlerindendi; kılığı-kıyafeti itibarıyla de görkemli, oturup kalkması da dikkat çeken, hareketleri ve bakışlarıyla emniyet telkin eden, çok temiz ve nezih bir sima idi. Gencecik yaştaki Hz. Muaz'da böyle bir özellik görüldüğüne göre, hemen herkese bu serbestinin verildiği söylenebilir. Tabii şunu da ifade etmeliyim ki, Peygamber'i kendi konumunda kabullenme ve O'na saygılı olma, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) isteğinden daha çok Allah'ın istediği bir husustur. Vakıa Peygamberimiz bir kısım yanlışlıkları, kaba sayılabilecek davranışları bir eziyet gibi sinesine çekiyor ve eritiyordu. Bu münasebetle Kur'an-ı Kerim insanları irşad sadedinde, farkına varmadan peygambere eziyet etmiş olabileceklerinden, Onun huzurunda seslerini yükseltememeleri gibi bazı hususlarda onları ikaz ediyordu.Ayrıca ashab-ı kiram, düşüncelerinin müzâkere edilmesine de gayet derecede açık idiler. Özellikle de birbirleri arasında oturur her şeyi rahat bir şekilde konuşurlardı. Hatta bu arada Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de sahabenin eski devirlere ait bir kısım menkıbeleri birbirlerine anlatmalarını tebessüm ederek dinlerdi. Bizdeki bazı tekke, zaviye ve eğitim yuvalarında başkalarına konuşma ve düşüncelerini ifade etme hakkının tanınmamasına mukabil Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabına en geniş manasıyla bu serbestliği vermişti ki herkes Allah Resûlü'nün huzurunda edebe riayet ederek her meselelerini rahatlıkla onunla müzakere edebilirlerdi. Tabii her şey bir edep dairesi içinde cereyan ederdi. Zira Efendimiz'e karşı edepli olmak, Allah'a karşı edepli olmak demektir. Ayrıca Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de onlara karşı çok içten ve saygılıydı. Efendimiz'i anlatanlar O'nu anlatırken, "örtüsünün arkasından halkın içine hiç çıkmamış, evlilik bilmeyen genç bir kız gibiydi" derler. Yani Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) o kadar hayalı ve utangaçtı ki, Hz. Hatice validemiz (evlilik öncesi) kendisini tavsif ederken O, buram buram ter dökmüştü.Konuyu bir kıyasla devam ettirmek istiyorum: Bizler kesinlikle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi edepli olabildiğimiz/olabileceğimizi söylemeliyiz, zira bazı kimselerin öyle dayatmaları ve metazori ile dediklerini yaptırma hisleri oluyor ki insan belli bir noktadan sonra çatlayacak hale gelebiliyor. Bazen buna bir şey de denemiyor. Basit bir misal vereyim: Namazın farzını kıldıktan sonra kalan sünnetini kılmak için odaya giderken merdivende biri gelip önünüzü kesiveriyor. Oysa Allah Resûlü adet-i seniyyeleri gereği, namazın sünnetini hep kendi hücrelerinde kılarlardı. Ayrıca farz ile sünnetin arasını açmamak gerektiği de bu konuda riayet edilen hususlardandı. Şimdi bu kadarcık kısa bir arada bile belki yirmi tane eshab-ı mesâlih geliyor ve sizi meşgul ediyor. Siz vicdanınızda öyle bir ızdırap yaşıyorsunuz ki, bazen hezeyana girip değişik şeyler bile söyleyebiliyorsunuz. Çünkü her gelenle teker teker görüşmenin yanında yazı yazma ve yazıları tashih etme gibi işler için de zamana ihtiyacınız oluyor. Bazen yirmi dört saat yetmediği için dua ediyor ve "keşke günler kırk sekiz saat olsaydı" deyip inliyorsunuz.Evet, bazen buna benzer durumlar öyle bir eziyet halini alıyor ki insan bunu sineye çekmekte bir hayli zorlanıyor. Zira yanınıza gelen bu insanlar sizin ehl-i iman kardeşleriniz. Aslına bakılırsa Allah indinde çok değerli olan bu insanlar için zakkum yutsanız bile değer. Şimdi bir de o edeb, nezâhat ve nezaket âbidesi, efendi olarak doğmuş ve insanlığın efendisi olmuş Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) maruz kaldığı onca eziyete rağmen hiç sesini çıkarmadığını düşünün; hiç "ah!" etmeden duruşu ne müthiş bir hadisedir. Şair sanki onun için söylemiş:"Âşıkım dersin bela-i aşktan âh eyleme!Âh edip ağyârı âhından âgâh eyleme!"Cenab-ı Hak (celle celâluhû) O'nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hislerini tercüme edip göndermesine ve insanların Peygamber'e karşı eziyet işlediklerini bildirmesine rağmen O (sallallâhu aleyhi ve sellem), yine de herkese karşı çok açık davranmıştı. Meseleler O'nun o herkese açık meclislerinde müzakere edile edile bir taraftan vuzûha ve inkişafa kavuşuyor, diğer taraftan da meknî istidatlar ve kabiliyetler ortaya çıkma imkan buluyordu.
    09 Kasım 2007 Cuma 23:42



Yazarın Diğer Yazıları

Nevzat LALELİ
Mehmet Ali ÖZTÜRK
ozturk158@hotmail.com
Ali Sami PALAZ
Köşe Bucak Dünya
Tüm Yazarlar
    Anket
    Son 15 yılın hükümetleri göz önüne alınsa olası yeni bir ekonomik krizden hangi çözümle çıkılabilir?
    Ak Parti bu işin üstesinden gelebilir
    Ak Parti Ekonominin başına K.Derviş'i Getirmeli
    Milli Görüşle (SP) çözülebilir
    Bu Ekonomi düzelmez
    Fikrim yok
    » Piyasalar
$ USD
1.4100
€ Euro
1.8930
IMKB
28.495
Altın
38.26
    ISTANBUL 11.10.2008
İmsak
-
5:38
Güneş
-
7:04
Öğle
-
12:58
İkindi
-
16:04
Akşam
-
18:39
Yatsı
-
19:58
Ana Sayfa | Künye | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle |
anadoluweb© 2007-2008