SON DAKİKA
Anasayfa | Künye | Bizi Tanıyın | Sitene Ekle | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle
    Gazete 1. Sayfaları
 
Yazı Karakteri Boyutu:
   
27 Mayıs 2008 Salı 17:24
  Mehmet Ali ÖZTÜRK
  Araştırmacı-Yazar
27 Mayısları Yaşamak

 

            Geçmiş tarihimizde takvim yapraklarının birçoğu nasıl göğsümüzü kabartırsa, yakın tarihimizle ilgili bazı takvim yaprakları da maalesef bağrımıza kör bir bıçak gibi saplanır. 12 Mart, 28 Şubat gibi...

            27 Mayıs da işte o kara ve karanlık günlerden biri, hatta yakın tarihimizdeki benzerlerinin ilki ve öncüsüdür. O günü ilk gençlik yıllarımda, siyasetle yakından ilgilenen bir babanın oğlu olarak derinden yaşadım. 27 Mayıs dendi mi, benim neslimin aklına ilk önce Adnan Menderes gelir. Yaklaşık elli yıllık siyasi gözlemlerimde, Erbakan Hoca dışında, onun gibi beyefendi bir lider tanımadım. Edindiğimiz bilgi ve intibalara göre o, toprak ağası iken de beyefendi idi, başbakanken de; sıradan bir milletvekili iken de, bir partinin lideri iken de; iktidarın başı iken de, hâkim karşısında iken de. Ancak iktidarının son yıllarında bir hayli hırçınlaşmıştı. Bu hırçınlığın müsebbibinin adı da sanki onun yine o günlerde dilinden düşürmediği şu yakınmasında saklı idi: “Allah kimsenin başına İsmet Paşa gibi bir muhalif vermesin.”

            Tıpkı bugün öğrencisi Baykal’ın yapmaya çalıştığı gibi, İsmet Paşa da o günlerde sorun çıkarmak için elinden geleni yapıyordu. Yurt gezileri düzenliyordu, –ki bu bir siyasetçinin tabii hakkıdır- ancak bu gezi programında her nedense hep Demokrat Parti’nin kalesi olan iller bulunuyordu. Oralara bile bile kendisini yuhalatmaya gidiyor, bunda da başarıya ulaşıyordu. Hatta Kayseri de taşlanmıştı bile. Rahmetli Menderes de onun bazı çevrelerdeki efsanevi etki ve sevgisini bildiğindendir belki de; hırçınlaştıkça hırçınlaşıyor, Paşa’ya ve partisi CHP’ye karşı bir takım zecri ve antidemokratik tedbirlere başvuruyordu. Şahidi olduğum bir olayı hiç unutmam: O günlerde bizim köye CHP’nin ağır toplarında Turhan Feyzioğlu bir gurup arkadaşı ile gelmişti. Güya halkla sohbet edeceklerdi. Ama mekan olarak DP’lilerin kahvesini seçmişlerdi. Hem de DP’nin üç kalesinden biri olan Nevşehir’in (diğerleri Bursa ve Kütahya idi) yine DP’nin en güçlü olduğu beldesi (şimdiki adı Göreme olan) Avcılar’da. Yani bela arıyorlardı veya belayı kaşıyorlardı. Üç jandarma geldi, dipçiklerde ite kaka bu siyasileri ciplerine bindirip kasabadan çıkardılar. Başbakanın böylesi davranışları emredip emretmediğini bilmiyoruz, ama en azında göz yumduğu kesindi. Böylece gelmekte olan beladan korunmaya mı çalışıyordu, yoksa belanın üstüne üstüne giden İsmet İnönü ve adamlarını iktidarın başını belaya sokmamaları için korumaya mı çalışıyordu? Yoksa amacı ikisi de mi idi?

            Aslında Menderes’in başağrısı sadece CHP ve lideri değildi. Partisinin ilk lideri ve Cumhurbaşkanı Bayar da bir başka sorundu. Tam bir komitacı olan bu eski İttihatçı, Menderes’in tansiyonu düşürmek için öne sürdüğü erken seçim dâhil bütün önerileri reddediyor, Cumhurbaşkanı olduğu halde muhalefetle adeta inatlaşıyordu. Aslında bu konuda Menderes yolun daha başında uyarılmıştı. Arkadaşlarının anlattığına göre henüz Demokrat Parti kurulma aşamasında iken, Yusuf Hikmet Bayur onu çağırmış ve şu tarihi uyarıda bulunmuştu: “ İnönü ile Bayar’ın arasına girme. Onlar bir değirmenin iki taşı gibidir, aralarında ezilirsin. Senin ezildiğin gam değil, arada milleti de ezdirirsin.” Bayur, Atatürklü yıllarda İsmet İnönü’nün son Milli Eğitim bakanlarından idi ve tabii ki Bayar’ın da kabine arkadaşı. CHP içinde de önemli bir yeri vardı. Yani her ikisini de çok iyi tanıyordu.

            Basına gelince, o zamanlar henüz şimdiki gibi kartelleşmemişti, ama yine çoğunun sahibi Sabetayist idi. Yangına körükle gitmek, masa başı haberler uydurmak, çarpıtmak, iftira etmek hususunda bugünkünden daha beter durumda idi. Hiç olmazsa şimdi gerçekleri –hatta patronlarına rağmen- haykıran yazarlarımız var. Demokrat Parti’nin yarı resmi yayın organları Son Havadis ve Zafer gazeteleri dışında ulusal basının çoğu ortalığı bulandırmayı âdeta görev edinmişti. Hemen her gün “iktidarın emrindeki katil(!) polisler” tarafından öldürülen üniversite öğrencilerinin resimleri çarşaf çarşaf yayınlanıyordu. Bu gazetelere göre katliamın izini kaybetmek için iktidar, cesetleri kıyma makinelerinden geçirdikten sonra Ankara ve İstanbul’da yeni asfaltlanan caddelerin altına döşetiyordu. İhtilalden sonra onca olay içinde sadece iki öğrencinin vurulduğunu, onların da kaza kurşunu ve kurşun sekmesi sonucu olduğunu yine bu basın yazmıştı. Ama ne özür dilediler, ne de utandılar.

            Ülkenin aydınlarının yetiştiği/yetişeceği yer olan üniversitelerimiz, özellikle de rektörlerimiz maalesef o gün de sınıfta kalanların başında geliyordu. O günün Ankarası, Başbakan ve Bakanların korumasız rahat rahat halkın içinde dolaştığı bir başkentti. İşte öyle bir günde Kızılay’da bir gurup üniversite öğrencisi, arkadaşları ile dolaşmakta olan Menderes’in etrafını sarıyor, içlerinden biri kravatını eline dolayarak “hürriyet istiyoruz” diye bağırıyor. Başbakan ise buna aynı tonda cevap veriyor: “Size bir başbakanın yakasına yapışacak kadar hürriyet verdim, daha ne istiyorsunuz.” Bu olay, daha sonra Deniz Baykal’a maledildi, ancak Sayın Baykal bunu kesinlikle reddetti. Öğrenci olaylarının destekçisi olan hocalar ve rektörler, ihtilalden sonra da boş durmadı. İstanbul Üniversitesi Rektörü Ord. Prof. Dr. Sıdık Sami Onar ve Prof. Muammer Aksoy, bir grup arkadaşları ile birlikte Ankara’ya geldiklerinde ihtilalcilere şöyle bir uyarıda bulunur: “Siz anayasal bir hükümeti devirdiniz. Eğer bunları yargılayıp suçlu buldurarak en az on onbeş tanesini idam ettirmezseniz ileride siz yargılanırsınız.” Hâlbuki anlatıldığına göre ihtilalcilerin aklının köşesinden bile geçmiyordu bu. Daha sonra onlardan ayrılan bir guruptan (14’ler) bazılarının ifadesine göre ihtilalden sonra oluşan Milli Birlik Komitesi içinde bu konuda üç ayrı kanaat vardı: General Sıtkı Ulay ve çevresindeki bir grup; “biz askeriz, siyasetten anlamayız, idareyi İsmet Paşa’ya devredip kışlamıza dönelim” diyordu. Alparslan Türkeş ve 13 arkadaşı ise (ki bunlar birinci guruptan daha fazla idi) “Demokrat Partilileri İsviçre’ye sürelim, dört yıl iktidarda kalıp kanunlar başta olmak üzere memlekete bir çeki düzen verelim, ondan sonra kendimizin de katılacağı bir seçime gidelim,” diyorlardı. Çoğunluğu teşkil eden Cemal Gürsel gurubu ise, üç ay sonra demokratik bir seçime gitmek ve seçimden galip çıkanlara iktidarı teslim etmek düşüncesinde idi.

            İşte rektörlerin uyarısı bu gurubun fikir değiştirmesine sebep oldu. Olan da hem Demokratlara, hem demokrasiye, hem de millete oldu. Aynı zamanda Yassıada trajedisi de başlamış oldu. Bu başlangıç yargının sınavının da başlangıcı idi. Ne yazık ki bir kısım kin ve ihtiras sahibi hukuk adamı yüzünden hukuk çiğnendi, kutsal yargı kurumu yara aldı ve bir kısım yüksek yargı mensubu sınıfta kaldı. Öyle ki bu adamların başı; Menderes’in haklı ve çok nazik yakınmalarına karşı öfke ve kin dolu bir üslupla “sizi buraya tıkan güç böyle istiyor” diyebilecek kadar küçüldü.

            Sıra geldi Menderes’in asıl başağrısına ve 27 Mayıs’ın asıl organizatörüne: ABD.

            Rahmetli bir Amerikan koleji mezunu ve koyu bir Amerika hayranı idi. Başbakanlığının ilk yıllarında da şu sözü sık sık tekrarlıyordu: “Türkiye’yi küçük Amerika yapacağım.” Ama başbakanlığının üçüncü döneminde Amerika güdümünde uygulanan politikaların vatanı siyasi ve ekonomik açıdan nerelere götürdüğünü görmeye başlamıştı. Hele Hiram Abas’ın ifade ettiğine göre; bazı MİT (o zamanki adı ile MET: Milli Emniyet Teşkilatı) mensuplarının ABD’den maaş aldığını öğrenince yıkılmıştı. Bu sebeple de Ortadoğu ilişkilerine önem veriyordu artık. Mehmet Şevket Eygi Bey’in 1960’lar yayınladığı Yeni İstiklal isimli haftalık gazete’de Güney Afrika’da yayınlanan bir Yahudi gazetesinden alıntı vardı. Bu yazıda Siyonist yazar; “Amerika ve İsrail’e sırt çevirip Araplarla Rusya’ya yöneldiği için Menderes’i biz devirdik” diyordu. Şimdi maalesef metni elimde bulunmayan ve “Yobaz Kim?” başlığını taşıyan ilkyazımın da, yanlış hatırlamıyorsam, 2 Mayıs 1962 tarihinde bu Yeni İstiklal gazetesinde yayınlandığını ifade ettikten sonra şunu da belirteyim ki, Menderes merhumun Rusya ve Ortadoğu’ya yönelmesinin sebebi tamamiyle siyasi ve ekonomikti, kesinlikle hasımlarının çarpıtmaya çalıştığı gibi ideolojik değildi. Ama o zaman da ABD “ya bendensin ya da karşımda” diyordu. ABD’den yana olursan demokratsın, faşist bir diktatör olsan dahi. Küçük bir ticaret için dahi olsa Rusya’ya selam verirsen komünistsin. Ve Menderes de eğer 27 Mayıs gecesi devrilmeseydi, 28 Mayıs’ta bir kısım ticari anlaşmalar yapmak üzere SSCB’ye gidecekti.

            Şimdiye kadar konumuz hep Menderes çevresinde dönüp durdu. Çünkü 27 Mayıs denince konunun odak noktasındaki müşahhas varlık Menderes’tir. Sonuçda da Hikmet Bayur’un dediği gibi; Menderes de ezildi, millet de. Bir ülke eğer dikta ile yönetilmeyecekse, siyasilere de, siyaset kurumuna da, siyasi kuruluşlara da hep ihtiyacı olacaktır. Ne yazık ki 27 Mayıs gecesinde siyaset bulvarına inen tanklar, oradan hiç çekilmedi. 28 Şubat sürecinde Sincan’da tankların sokaklarda yürütüldüğünden bahsedenlere o zamanlar; “bu tankların gölgesi 27 Mayıs’tan beri hiç kışlasına dönmedi ki,” demiştim. Gene ne yazık ki 27 Mayıs’tan beri siyaset kurumu hep budandı. Menderes gibi milli olmaya çalışanlarla Erbakan gibi milli olanların, böyle olmanın da bedelini ağır bir şekilde ödeyenlerin yolu hep kesildi. İhtiras kurbanlarının, acemi çaylakların, bedel ödemeye hazır olmayanların ise hep önü açıldı. Yollarını kesiyor gibi görünen her türlü girişimler de onların hep işine yaradı. Tam da burada akla Demirel geliyor ister istemez. O şu kadar darbe yedi, bunca muhtıra gördü diyenlere derim ki: Demirel her iktidarı bırakmak zorunda kaldığında, aslında ülkeyi teslim aldığından çok kötü bir duruma getirmişti. Yani her defasında Demirel devrilmemiş, kurtarılmıştı. Böylesine her kaçışın sonunda da bir kahraman olarak tekrar döndü.

            Merhum Akif’imizin “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdıracak günleri göstermesin” dediği gibi, ben de diyorum ki; Rabbim bir daha bize 27 Mayısları yaşatmasın.

 

ozturk158@hotmail.com

YORUMLAR (2) adet
    peyami
    Can çıkmayınca huy çıkmazmış
    Son bir yıldır CHP'nin ve yandaşlarını estirdiği politik ve medyatik terörü görüdek sonra bu yazıyı okuyunca insanın aklına "can çıkmayınca huy çıkmaz" atasözü geliyor. Elbette demokrat pğartinin hataları olduğu gibi AKPnin de hataları var. Ama yapılması gereken CHP gibi yıkıcı muhalefet yapmak değil, Erbakan hoca gibi yol gösterici muhalefet yapmak olmalı değil mi? Bir gerçek daha var ki, o da AKP CHP muhalefetinden değil, hocadan rahatsız. Çünkü DPnin işini bitiren bu muhalefet AKPnin oyunu artırıyor.
    31 Mayıs 2008 Cumartesi 13:01

    cemaleddin çiğdem
    27 mayıs
    asrın lideri terbiye hoşgörü geleceği görüşüyle milli görüşlideri necmettin erbakandır...inşallah bir daha 27 mayıs 28 şubatlar olmaz...bunlar tarihin kara lekeleridir...
    27 Mayıs 2008 Salı 21:52

Yazarın Diğer Yazıları

Ali Sami PALAZ
Köşe Bucak Dünya
Tüm Yazarlar
    ISTANBUL 07.09.2008
İmsak
-
5:00
Güneş
-
6:30
Öğle
-
13:09
İkindi
-
16:44
Akşam
-
19:37
Yatsı
-
20:59
    » Piyasalar
$ USD
1.2270
€ Euro
1.7480
IMKB
39.115
Altın
31.88
Ana Sayfa | Künye | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle |
anadoluweb© 2007-2008