DİNLERARASI DİYALOG GERÇEĞİ (I)
Kabul etsek de etmesek de, taraftar da olsak aleyhinde de bulunsak, bugün Dinlerarası Diyalog (Vatikan’a göre Dinliler Arası Diyalog) projesi dünyanın bir gerçeği. Özellikle de Katoliklerle İslam dünyasının.
Biz bu araştırmamızda (ki bu metin asıl araştırmanın bir özetidir) hakkaniyet, adalet ve insaf hudutları çerçevesinde bu konuyu ele almaya çalıştık. Tarafsız olarak demiyorum, çünkü birçok araştırmacı bu hususu özellikle belirtmeye çalışsa da, fikir ve ilim dünyasında tarafsızlık diye bir şeyin var olduğuna inanmıyorum. Bu iddiada bulunanların da aslında buna inanmadıkları halde, kendi inandırıcılıklarını artırmak için böyle bir yol tuttukları kanaatindeyim. Önemli olanın insafı elden bırakmamak olduğunu biliyorum ve mümkün olduğunca da buna riayet etmeye çalıştım. Özellikle ülkemizdeki Ulusalcı kesimin, bir kısım endişelerini paylaşsam da, hakaret sınırlarını da aşan saldırgan üsluplarını asla tasvip etmediğimi peşinen belirtmek isterim.
Aslında bir Vatikan projesi olan ve irademiz dışında gündemimize oturan bu meseleyi; tanım, tarihçe ve görüşler başlıkları altında taraftarlarının ve aleyhinde olanların görüşlerini de saptırmadan belirterek ele almaya çalıştım. Sonuç bölümünde ise konuyu, yukarıda belirttiğim ahlakî ve İslâmî prensipler uyarınca ve kendi bakış açımca değerlendirmeye gayret ettim. Aynı ilkelere uymuş olan değerli araştırmacıların görüşlerine de yer verdim.
İslâmî yazı geleneğine uyarak; gayret bizden başarı Allah’tan diyor ve konuya giriyorum.
DİYALOĞUN ANLAMI ve MAHİYETİ
A- ANLAMI
a) Sözlükte diyalog: Aslı itibariyle Yunanca ‘diyalogos = iki kişinin konuşması’ kelimesinden alınmıştır ve tek kişinin konuşması anlamındaki monologun zıddıdır. Ancak burada önemli olan iki kişinin rasgele konuşması değil, farklı görüşlere sahip kişilerin konuşmasıdır. Bu anlamda diyalog, iki kişinin konuşmasından çok iki farklı görüşün tartışılması demektir.
b) Kavram olarak diyalog: Edebiyatta; bir oyun ya da romanda iki ya da daha çok kişinin karşılıklı konuşması. Felsefi ve düşünsel tutumları, yazarın düş gücünün ürünü olan konuşmalar aracılığıyla karşı karşıya getiren, özenle kurgulanmış bir anlatım yoludur
Felsefi anlamda Diyalog ilk olarak Platon’un eserlerinde kullanılır. Onun genellikle Diyalog adını taşıyan eserlerinde doğru görüşü bir kişi, yanlış görüşü de bir başka kişi ortaya atar. Bunlar uzun uzadıya tartıştırırlar. Neticede doğru görüşü (yani Platon’un kendi görüşünü) savunan, yanlış görüşü savunana galip gelir. Yani diyalogun galibi, onu ortaya koyan, gündeme getirendir.
c) Diyalog ve diyalektik: Diyalogdan bahsedip de, diyalog anlayışının geliştirilmiş bir şeklinden ibaret olan diyalektikten söz etmemek olmaz. Diyalektik göz önünde bulundurulmazsa, ‘Dinler Arası Diyalog’ kavramının arka planı tam olarak kavranılamaz.
“Diyalektik (Yunanca dialektikos: "tartışma"), felsefede, kavramlar arasındaki karşıtlık ilişkisinden yola çıkarak bunu doğruya varan süreçlerin açığa çıkarılmasında bir ilke olarak kullanan düşünme ve araştırma yoludur.”… “Diyalektiği bir yöntem olarak kullanan ilk filozof ise Sokrates'tir. Sokrates için diyalektik, karşılıklı soru-yanıt yoluyla kavramlara açıklık getirme yöntemidir. Karşı tarafın yanıtından yola çıkarak bunun gene onun düşünceleri açısından tutarsız ve çelişik olduğunu göstermek, yöntemin ilk aşamasıdır. Bundan sonra karşılıklı soru-yanıtlarla, tartışma konusu kavram çeşitli açılardan ele alınır, açımlanır. Sokrates'in açımlama yöntemini belirli bir varlık görüşüne bağlayan Platon, diyalektiği bilgi görüşüne dayalı bir eğitim yöntemi olarak geliştirdi. Yeniçağ felsefesinde ise diyalektik terimini ilk kullanan filozof Immanuel Kant'tır. Kant'a göre diyalektik yanılgının mantığıdır.
Diyalektik anlayışı Kant'tan alan G.W.F. Hegel, buna bambaşka bir anlam yükledi. Hegel'e göre, gerçekleri oluşturan kavramların her biri karşıtını kendi içinde taşır. Düşünce, bir kavramdan (tez) onun içindeki karşıtına (antitez), bundan da iki kavramın birliğini oluşturan üçüncü kavrama (sentez) ulaşır.
Hegel’e göre esas itibariyle hiçbir felsefî düşünce tam doğru ya da tam yanlış değildir. O halde içinde yanlışı barındıran doğru (tez) ile onun zıddı ve içinde doğru bulunan yanlış (antitez) birleştirilmeli ki, bundan daha doğru olan sentez doğsun. Ancak ortaya çıkan sentez de yeni bir tezdir ve bunun da bir antitezi vardır. Bunlardan da yeni sentezlere ulaşılır. Bu sentezleme faaliyeti tam gerçek ortaya çıkıncaya kadar sürüp gider. Yani; tezi ortaya atanın görüşünün doğruluğu ispatlanıncaya(!) kadar.
Görüldüğü gibi, Hegelci diyalektik, aslında Platoncu diyalogun geliştirilmişinden başka bir şey değildir. O, iki kişiyi konuşturarak iki görüşten birisini, yani kendi fikrini doğrulatıyordu. Hegel ise yanlışla doğruyu birbirine karıştırırarak harmanlatıyor, yanlışlamalardan hareketle tartıştırarak aynı sonuca vardırıyor. Sonuçta da bu metot Batıda, Hegel’in dünya görüşüne bağlı olarak; ilmî, dinî ve felsefî konularda şüpheci ve inkârcı anlayışların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Hegelci diyalektiğin bir ürünü olan tarihselcilik bazı oryantalistlerin de etkisiyle İslam dünyasına da sıçramış, Batının devşirmesi modernist Müslüman ilim ve fikir adamlarınca Kur’an-ı Kerim’i anlamanın en sağlıklı ve tek metodu olarak benimsenmiştir. Hâlbuki bu görüşü misyoner ve müsteşrikler, Ortaçağda Kilisenin bilimi sürekli yanlışlaması sonucu çıkan din-bilim çatışmasında Kiliseyi savunmak için benimsemişlerdi. Hakikatin sürekli değişkenliğini ve göreceliğini iddia eden bu görüşle Kiliseyi rahatlıkla savunabileceklerdi. İslâm’ın ise ne ilimle ne de hakikatle hiçbir sorunu olmadı. Müslüman aydınlara tarihselciliği fısıldayanların da, diyalog tavsiyesinde bulunanların başında gelenlerin de Massignon ve Watt gibilerinin olması herhalde tesadüf olmasa gerektir.
Dinlerarası Diyalog kavramı: Bu kavram genellikle; “farklı dinlere ve kültürlere mensup insanların bir araya gelip, birbirlerine kendi görüşlerini empoze etmeden, birbirlerini kandırmadan çeşitli konularda bilgi alış verişinde bulunmaları, yaşanan sorunlara birlikte çözüm aramaya çalışmalarıdır,” şeklinde tanımlanmaktadır.
M. Watt’a göre de: “diyalog, birbirine karşı içten bir ilgi duyan ve öğrenmek için birbirine açılan insanların karşılıklı görüş alış verişi olarak tanımlanabilir.”
Başka bir ifade ile de: “Hem bir dine mensup farklı grupların, hem de farklı dinlere mensup insanların, inanç ve düşüncelerini birbirlerine zorla kabul ettirmeye çalışmadan, ortak meseleler etrafında hoşgörü içinde konuşabilmesi, tartışabilmesi ve işbirliği yapabilmesi demektir.”
B- MAHİYETİ
Dinler arası diyalogun mahiyetini de, bu projenin fikir babalarından olan Montgomery Watt’tan dinleyelim: Batılı Hıristiyanların, sekizinci yüzyılın başlarında İspanya'nın fethi ile dokuzuncu yüzyılda Sicilya'nın alınmasına kadar Müslümanlarla çok az ilişkileri oldu. Arada sırada, İslam konusunda, az da olsa, doğru bilgi edindiler. Haçlı seferleri daha fazla bilgi için bir talep doğurdu ve yaklaşık olarak
1100'
den itibaren bir ya da iki yüzyıl boyunca bu bilgi bazı bilginler tarafından sağlandı. Ancak, Kur'an ve başka İslami kitaplarla da tanışmalarına rağmen, bunların oluşturduğu görüntü Batı Avrupa için gene de çarpıtılmış bir İslam imajı idi. Bu, belki de bilginlerin bile kültürel aşağılık duygusuna kapılmalarından kaynaklanmaktaydı ve böylece 'savunma' yoluyla, İslam’ın bir din olarak Hıristiyanlıktan çok daha aşağılarda olduğunu göstermek zorunda kalmışlardı. Bu 'çarpıtılmış' İslam imajını oluşturan hususlar arasında şunlar sayılabilir: İslami' akide, içerisinde çok sayıda asılsız iddia barındırmaktadır. Bilginlerin iki yüzyıldır, hatta daha da fazla gayret göstermelerine rağmen bu 'çarpıtılmış imaj', bu yüzyılda bile Batının İslam anlayışını etkilemeye devam etmektedir. Bilginlerin çabalarının başarılı olduğu tam görüleceği bir sırada, günümüzdeki İslami uyanışa bağlı bazı olaylar, sayıca pek de az olmayan Batılının tekrar 'çarpıtılmış imaja' dönmesine neden olmaktadır.
Bu çağın ayırt edici özelliklerinden biri de dini çoğulculuktur. On dokuzuncu yüzyıldan önce büyük dünya dinlerinin müntesipleri arasında çok az bir ilişki vardı. On dokuzuncu ve yirminci yüzyılda iletişim ilerleyip, ticaret geliştikçe, ilişkiler gittikçe daha da sıklaştı ve
1950'
den bu yana dünya çapındaki nüfus hareketlerine paralel olarak süreçte dikkate değer bir hız ortaya çıktı. Batı Avrupa' da şimdi (1983) yaklaşık yedi milyon ve kuzey Amerika' da da birkaç milyon Müslüman olduğu sanılmaktadır. Batılı devlet adamları Müslüman devlet adamlarıyla bir masaya oturmak zorunda; Batılı fabrika işçileri aynı montaj işinde, aralarında Müslümanları da bulmakta ve Batılı öğrenciler sınıf arkadaşları arasında Müslüman olanlarla da karşılaşmaktadırlar. İslam’
la Hıristiyanlığın
çağdaş karşılaşmasıdır bu durum.
Değişik dinlere bağlı olanlar arasındaki ilişkinin dostça bir ilişki olduğu yerde 'diyalog’dan söz etmek uygun olur. Bu durum resmi kanallarca düzenlenmiş toplantılar olabildiği gibi; dostluklarını ilerletmiş komşular, konuşmalarının dini konulara kaydığını da fark edebilirler. Bu tür tecrübeler, bunları yaşayanları, kişisel düşüncelerinin dokunulmazlığı içinde, kendi dini inançları üstünde derinlemesine düşünmeye sevk eder; bazıları kendilerini başkalarının hakikatine açabilir ve böylece diyaloga geçebilir.
Açıklıktan kaynaklanan bir tavır, yukarıda belirtilen tarzdaki 'savunma hatlarının' azaltılmasını veya kaldırılmasını gerektirir.'Savunmanın' yaygın bir şekli de, bir kimsenin, başka bir dinin kendi dinine göre daha aşağıda olduğunu malum yollardan ortaya koymasıdır ve bu da hemen her zaman öteki dini yanlış tanıtmak yoluyla olur. İslam’daki, Kitab-ı Mukaddes'in tahrif edildiği öğretisiyle Hıristiyanlıktaki 'çarpıtılmış' İslam imajı bunun örnekleridir. Thomas Merton, daha yakın zamanlarda, iyi Hıristiyan’ın başka dinleri yalanlayan değil, onlardaki hakikati doğrulayabilen ve hatta daha da ileri gidebilen bir kimse olduğunu söyledi? Dahası, Merton'un ilkesi sadece Hıristiyanlarla sınırlı değil, tersine, Müslümanlar ve başka din müntesipleri tarafından da kabul edilebilir ve uyarlanabilir. Böyle bir tavırla kurulan diyalog, bir karşılıklı tanıklık süreci haline gelir. İki taraf da, kendi asli hakikati olan hiçbir şeyden vazgeçmeksizin (gerçekte neyin asli olduğu konusunda daha açık bir fikir edinebilmesine rağmen), karşısındakine gösterebileceği en tam ve en derin hakikati keşfetme uğrunda dostça bir yarışa katılabilir.
Prof. Dr. Hayrettin Karaman da; kendi değerleri, menfaatleri, amaçları olan ve bunlar bazen paralel düşen bazen çatışan başka milletlerin ‘öteki’ sayılmamasından yanadır. Bu milletlerin birbirinden en az zarar görerek ve en fazla fayda elde ederek yaşayabilmeleri için ilişki kurmaları gerektiği, ülkemizle diğer ülkeler, halkımızla diğer halklar arasındaki bu tasavvurdan yola çıkarak diyalogun zorunlu olduğu düşüncesindedir.
Dinlerarası Diyalogun mahiyeti; aleyhinde olanlara göre de: çağdaş bir fitne hareketi,
modern dünyada misyonerliğin yeni yüzü
ve birçoklarınca da bir ihanettir. Aytunç Altındal da; Vatikan tarafından
“misyonerliğin yeni versiyonu” olarak nitelenen Dinlerarası Diyalogun, 2000 yıllık bir entrika ve desise kurumunca özellikle
Müslüman ve Türk dünyası için kurulmuş bir tuzaktan ibaret olduğuna dikkat çekiyor.
İsmet Özel’e göre de “Dinlerarası diyalog, ‘Allah katında din İslam’dır’ Ayet-i Kerimesini yalanlamak için kurulmuş bir tezgâhtır.”
Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre de: “Dinler Arası Diyalog”un sinsi bir misyonerlik görevi hâline dönüştürülmesi için Vatikan’da şimdiki son iki Papa’nın izhâr ettiği strateji değişikliği” olduğu kanaatindedir.
Son olarak da Vatikan’ın Hıristiyan Olmayanlar Sekretaryası yetkilisi Pietro Rossano’ya kulak verelim: “
Diyalogdan söz ettiğimizde açıktır ki bu faaliyeti, kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil’i öğreten bir cemaat olarak yapıyoruz. Kilisenin bütün faaliyetleri gibi diyalog da (…) Mesih’in sevgisini ve Mesih’in sözlerini nakletmeye yöneliktir. Bu sebeple diyalog, Kilisenin İncil’i yayma amaçlı misyonunun bir parçasıdır.”
Bu görüşlerin önemlilerini ve sahiplerini ileriki bölümlerde tanıyacağız, inşallah.
Gelecek Bölüm: DİNLERARASI DİYALOĞUN TARİHÇESİ
AnaBritannica, Ana Yayıncılık, İstanbul 1987, Cilt 7, Sayfa 331
AnaBritannica, Ana Yayıncılık, İstanbul 1987, Cilt 7, Sayfa 331
Prof. Dr. Baki Adam; http://193.255.231.2/~adam/diyalog.html
Nihat Nasır / www.8sutun.com