YENİÇERİDEN BUGÜNE
Bundan önceki yazımızda cumhursuz cumhuriyet ve halksız demokrasi özlemlilerinin günümüzdeki görüntülerine kısaca temas etmiştik. Bu yazımızda ise onları bu güne getirip bu aziz milletle başbaşa bırakan sürece ve günümüzdeki bir iki detayı sizleri sıkmadan göz önüne sermeye çalışacağız.
Milletlerin tarihlerinde bir takım kişi ve müesseseler vardır ki, bunlardan bir kısmı tarihe mal olup gitse de zihniyet olarak aramızda yaşarlar. Bugün bunlardan varlığını bize en çok hissettiren zihniyet, bunu, kendi öz bünyemizden çıkmadığı halde devşirme usulü ile zorla bünyemize sokulan yeniçerilikten miras olarak almış olan İttihat Terakki‘nin zihniyetidir. Bu dayatmacı zihniyet, yeniçerideki ilkel “istemezük”cülük aşamasından tekâmül(!) sonucu İttihat Terakki‘de “en iyi ben bilirim, halk bir şey bilmez” ve “en iyi ben yönetirim, başkaları yönetemez”cilik aşamasına ulaşmıştır. Tarihimizde bir döneme çok acı bir şekilde damgasını vurmuş, bir imparatorluğu çökertmiş ve sonunda bir cemiyet olarak kendisi de tarihe karışmıştır. Ama zihniyet olarak hala devam etmekte, hala toplum hayatımızın her veçhesine yön vermeye çalışmaktadır.
Günümüzde bu İttihat Terakki zihniyeti, biri sağ diğeri sol olmak üzere iki ayrı kanatta hayat ve faaliyetini sürdürmektedir. Bayrakları değişse de, başları değişse de, sloganları değişse de kafalarının içi değişmemiştir. Biri her türlü mukaddesi düşman ilan edip üzerine “irtica” etiketi yapıştırmakta, diğeri ise inanmadığı veya pek ciddiye almadığı mukaddesleri inançlı halka karşı paravan olarak kullanmakta ve samimiyetle inanan, inandıklarını yaşamak isteyenleri de istismarcılıkla suçlamaktadır.
Bunlardan özellikle sol, sol görünümü benimsediği 1960 sonrasında da, devlet partisi olmakla övündüğü ’60 öncesi yıllarda da yönetici olarak sadece kendisini görmüş, taraftarlarıyla birlikte, kendilerinden başkalarının değil yönetime gelmesine, talip olmasına dahi tahammül edememişlerdir. Mesela 1950 seçimlerinde DP’yi iktidara taşıyan millet, onlara göre “nankör” idi. DP’yi seçimle yıkamayacaklarını anlayınca da anarşiden ve zinde güçlerden medet uman bu zihniyet, kendileri diğer muhaliflerle birlikte “Güç Birliği” adıyla cephe kurarken, DP’nin onlara cevap olarak kurduğu “Vatan Cephesi”ni bölücülük, hatta vatan hainliği olarak propaganda ediyorlardı. Oysaki DP’nin yaptığının kendi yaptıklarıyla farklı bir tarafı yoktu. Üstüne üstlük, DP’nin 1950 seçimi sonuna kadar başı, sonra da cumhurun başı olan zatın da –ki zamanında İttihat Terakki’nin kurmaylarındandı- zihniyet açısından onlardan pek farkı yoktu. Sadece metodu farklıydı.
Onlar, bu tiyatroyu 28 Şubat’ta bir kez daha sahneye koydular. Yine o bildik figüranların sahneye dahil olmasıyla başarılı da oldular. Bu anlı şanlı figüranları 31 Mart’tan önce de, 27 Mayıs’tan önce de, malum zihniyetin ihtiyaç duyduğu her zaman ve zeminde hep sahnede gördük. Milletçe de artık onları yakından tanıyoruz. İnşallah bir yazımızda da bunların analizine yer vermeye çalışacağız.
Ama bu bilgi ve iletişim çağında, güçlü iletişim araçlarının sadece kendi çevrelerine ait olmaktan çıktığı, kamuoyunu eskisi kadar tek yönlü olarak bilgilendirme ve yönlendirmede başarılı olamadıkları son günlerde derin bir şoku yaşamaktadırlar. Artık gençler onların ekmeğine yağ sürecek şekilde kavga etmemektedir. Bir takım yazarlar köşelerinden olma pahasına gerçeği haykırabilmektedir. Bir takım siyasiler, sivil toplum örgütü mensupları aynı fikri ve söylemleri paylaşmasalar bile temel haklar ve özgürlükler için bir araya gelebilmektedir.
Bütün bunların İttihat Terakki zihniyetinin artık son demlerini yaşamaktadır ve son günlerdeki aşırı çırpınışları da göstergesidir diye düşünüyor, herkesin inandığı gibi yaşadığı, birbirine daha saygılı olduğu bir geleceğe umutla bakıyorum.
Öyle bir geleceğin yarından da yakın olması temennisiyle...