SON DAKİKA
Anasayfa | Künye | Bizi Tanıyın | Sitene Ekle | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle
    Gazete 1. Sayfaları
Yazı Karakteri Boyutu:
   
20 Mart 2008 Perşembe 22:50
  Mehmet Ali ÖZTÜRK
  Düşündükçe
Her Türlü Krize Sorumlu Bulunur
 

Bir devlet kendi sarsıntıları içinde kendini tüketse veya dâhili anlaşmazlıkları onu dış düşmanlarından zayıf duruma getirse telafi edilemez bir kayba uğramış sayılabilir: O bizim hâkimiyetimize girmiştir. Tamamiyle bizim ellerimizde olan sermayenin istibdadı, ona bir saman çöpü uzatır. Devlet ister istemez ona sarılır. Eğer sanlmazsa dibi boylar.

SİYON LİDERLERİNİN PROTOKOLLERİ, Protokol: 1

 

            Nihayet olan oldu. Beklenen oldu demiyoruz, çünkü eskilerin deyimiyle “kahir ekseriyet” böyle bir şey beklemiyordu. İktidar partisi aleyhine kapatma davası açıldı. Hem de tek başına hükümet olduğu halde. Şunu da peşinen ilave edeyim ki; şahsen AKP’nin kapatılacağını sanmıyorum. Hatta davanın bunun için açtırıldığına da inanmıyorum. Açanın ve buna onu yönlendirenlerin önemli bir kısmının arzusunun AKP’nin kapatılması olduğu kanaatinde olsam da inancım bu. Sayın başsavcının birilerinin maşası olduğunu ima etmek gibi bir niyetim de yok asla. Ama aklıma hep Refah Partisi aleyhine kapatma davası açan ve davayı da kazanan eski başsavcı Vural Savaş geliyor. Birkaç yıl önce bu davayı açtığına pişman olduğunu söylediğinde, “o halde neden açtın?” sorusu ile karşılaşınca “beni gaza getirdiler” demişti.
            İyice karıştırdım, değil mi? Aslında hiç de öyle değil. Çünkü birinin veya birilerinin bir şeye yönlendirilmesi için onun/onların kukla olması gerekmez. Özellikle Türkiye gibi aydınlarının ve elitlerinin halktan koptuğu, korktuğu, ona yabancılaşarak onu öteki saydığı toplumlarda bu elitlerin bir yumuşak karnı, bir nasırı vardır. Onlara, ne kendilerine ne de toplumlarına fayda getirmeyecek, ama küresel rejisörün amaçlarına uygun bir iş yaptırılacaksa, o nasırlarına basmak kâfidir. Türkiye’de bunların nasırı da İRTİCAdır. 
            En az 30 yıl önce rahmetli Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’nun “Sultan II. Abdülhamit Han ve Osmanlı İmparatorluğunda Komitacılar” adlı bir kitabını okumuştum. İstiklal Savaşı sırasında TBMM basın görevlisi olarak Mustafa Kemal Paşa’nın yakınında çalışmış, bu yakınlığı da Atatürk’ün ölümüne kadar devam etmiş olan Tepedelenlioğlu’nun bu kitapta yazdığı bir anısını özetle sizlerle paylaşmak istiyorum. Tepedelenlioğlu Cumhuriyet’in 10. Yıldönümü törenlerinin ertesinde TBMM koridorunda Cumhurbaşkanı ile karşılaşır. Onu yanına çağıran Atatürk şunları söyler: “Çocuk, Ulus’taki cumhuriyeti öven ve saltanatla Vahdettin’i yeren yazını okudum, çok beğendim. Böyle yazıları yazmaya devam et, ancak şunu da iyi bil ki Vahdettin asla hain değildi. Biz yeni bir rejim kurmuştuk, onu oturtmak için eskisini kötülemek zorundaydık.” Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar da –ki aynı zamanda Atatürk’ün son başbakanıdır- “Başbakanım Menderes” adlı kitabında, Ezanın Arapça aslına döndürülmesi konusunda rahmetli Menderes’e yöneltilen saldırılara cevap verme sadedinde Atatürk’ün son günlerinde kendisine “din, dil ve tarih konusunda çok ileri gittik galiba” dediğini anlatır.

            İşte böyle bir atmosferde, Tanzimat’tan beri var olan “irtica” kavramına daha da ürkütücü bir imaj kazandırılmış, milletin karşısına İnönü zihniyetindeki laikçilerin biçimlendirdiği bir “laiklik” dikilmiştir. Batılılaşma maceramız sürecinde, uzun ve çetin bir mücadele sonucu devletin kurumlarını ve imkânlarını ele geçirmiş olan laikçi elitlerce de bu “laiklik” bir koruyucu kalkan olarak kullanılagelmiştir ve halen de kullanılmaktadır. Dünya standartlarına uymayan bu “laiklik” için laikçiler; “biz laikliği anavatanı olan Fransa’dan aldık, onun için diğer Avrupa ülkelerininkine benzemez” deseler de bu da gerçeği yansıtmamaktadır. “Fransızların ünlü Milli Bilimsel Araştırmalar Merkezi'nde (CNRS) Ortadoğu ve Türkiye uzmanı olarak çalışan Pierre-Jean Luizard, Türkiye ve Fransa'da uygulanan laiklik modellerinin aslında birbirine benzemediğini ileri sürüyor. Fransa'nın dinle devleti ayırdığını, Türkiye'nin ise dini kontrol altına aldığını belirten Fransız akademisyen, Türkiye'nin, Fransa'daki modeli değil, Paris'in sömürgesi Cezayir'de uyguladığı laiklik modelini aynen aldığını savunuyor.” (14.03.2008 / Zaman) İşte küresel rejisör özellikle Türkiye’mizde birşeyler çevirmek istediği zaman laikçilerimizin bu nasırını; irtica fobisini çok sinsice ve ustaca kullanmaktadır.

            Bu açıklayıcı bilgilerden sonra bir başka cepheden bir açıklamayı da aktararak tekrar asıl konumuza dönebiliriz: 18 Mart 2008 tarihli Hürriyet’in haberine göre TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, son 6 yılda sanayide yaşanan maliyet artışlarına karşılık ihracat fiyatlarının gerilediğini, iç piyasada da ciddi sıkıntı olduğunu söyledi ve "Türk sanayicisi Çin, Hindistan, Pakistan sanayisinin komisyoncusu konumuna sürüklendi. Kendi fabrikasını kapatıyor, onlardan alıp mevcut müşterilerine satıyor" dedi. Yine habere göre Hisarcıklıoğlu, öne çıkan asıl riskin yüksek cari açık olduğunu savundu ve şöyle konuştu: "Yeni hesaplamayla cari açığın GSMH’ye oranı yüzde 8’den yüzde 6’ya gerilemiş. Unutmayalım ki 2007’de şirketlerimiz 32 milyar dolar kredi almışlar. Doğrudan yabancı sermaye 21 milyar dolar gelmiş. Bankalar 4 milyar dolar almış, kısa vadeli fonlarla 3 milyar dolar gelmiş. Cari açık 2007’de 38 milyar dolardı 2008’de 42 milyar dolar bekleniyor. 38 milyar dolar açığın finansmanı için Türkiye’nin her gün 100 milyon dolar bulması gerekiyor. Yani her gün 100 milyon dolar bulamıyorsan kriz çıkacak demektir. "

            Hatırlanacağı gibi, Türkiye 19 Şubat krizi geçirdi. Krizinin görünürdeki nedeni; o günkü Cumhurbaşkanı A.N. Sezer’in Başbakan B. Ecevit’e Anayasa kitapçığını fırlatması idi. Ama bu aslında işin bahanesi idi. Kriz bir önceki yılda öncü sarsıntılarla kendini göstermeye başlamış, hatta Kasım ayında patlamak üzere olan bir çıban gibi baş vermişti. Sonuçta Kemal Derviş adında bir kurtarıcı(!) alelacele ABD’den getirildi(!) ve ekonominin dümenine geçirildi. Kısa zamanda Meclisten geçirtilen uyum ve reform yasaları ile ekonomi yönetimi siyasi iktidarın elinden kopartıldı. Üst kurullar adıyla hükümetin ve meclisin kontrolünden azade bir takım dukalıklar ihdas edildi. Bununla da yetinilmedi, globalizme engel teşkil edebileceği vehmedilen Ecevit yönetimden tamamen tasfiye edildi. Estirilen yapay rüzgârlarla, iktidar olma ihtirasıyla yanıp tutuşan (Sayın Erbakan’ın ifadesiyle) bir takım çoluk-çocuğun iktidar olması sağlandı. Aslında Milli Görüş mektebinden gelmekle beraber, Ecevit kadar dahi milli duruş gösteremeyen bu ekibin iktidarında, Erbakan hocanın İMF reçeteleri ve global sermaye ile onun yerli işbirlikçilerinin senaryolarına karşı nasıl alternatif çözümler bulduğunu ve uyguladığını çok yakından görmüş olmalarına rağmen, ülkenin en stratejik kuruluşları global sermayeye satıldı. Satılmadan öte peşkeş çekildi. Yine bu iktidar döneminde devlet tahvillerinin ihracında yapılan değişiklikler ve dövize dünyanın en yüksek faizini verme gibi uygulamalar ile yukarıda TOBB başkanınca panoraması çizilen manzara meydana geldi.

            Evet, birçok uzmanın da bugünlerde sıklıkla ifade ettiği gibi Türkiye büyük bir ekonomik krizin eşiğindedir. Sık sık değişen ülke gündemleri dolayısıyla bu tehlike çığlıkları hep gürültüye boğulmuşsa da, onu bizzat asıl müsebbipleri gündeme getirme ihtiyacı duymaktadır, kanaatindeyim. Çünkü 19 Şubat krizini bahane ederek Türkiye ekonomisinin iplerini tamamen eline geçirmiş olan küresel güç, şimdi ülkenin üretim kaynaklarını ele geçirme ihtiyacını duymaktadır. Buna da kendini mecbur hissetmektedir. Zira üretimin minimize olduğu, paranın büyük çapta para kazanmak için kullanıldığı Türkiye de rant ekonomisi için deniz bitmek üzeredir. Ve Türkiye doğal kaynakları ve de stratejik konumu açısından Türklere bırakılamayacak kadar önemlidir, onlar için.

            Kimseye çaktırmadan gayeye ulaşmak için bizzat hazırladıkları/hazırlattıkları krize aynen 19 Şubat’ta olduğu gibi bir sorumlu bulmak, sinsi planları açısından bir gereklilikti. O zaman sorumlu Anayasa kitapçığı idi. Şimdi bulunan sorumlu ise “Yargı” gibi görünüyor. Bunda da ikisi kısa vadeli, biri de uzun vadeli üç amaçları olduğu kanaatindeyim. Kısa vadeli amaçlarından birincisi; Derviş reform(!)larıyla ele geçirdikleri ekonomi gemisinin, kendi çıkarları istikametinde seyrederken önüne zaman zaman da olsa çıkan “Yargı” engelini, en azından bu konuda işlevsiz hale getirmek. Nitekim iktidar partisi de bir “yargı reformu” konusunu dillendirmeye başladı bile. Bu engel de bertaraf edildikten hemen sonra kısa vadeli ikinci hedefin gerçekleştirilmesi gündeme gelecektir: Irmaklardan barajlara, madenlerden fabrikalara Türkiye’nin tüm hayati kaynaklarının yabancılara satılması.  Üretimi durmuş, ekonomisi dibe vurmak üzere olan bir ülkede, bu durumun memnuniyetle karşılanması için her türlü hazırlık tamamlanmıştır. Çünkü malum yazılı, görüntülü ve fısıltılı medya tarafından bu milletin çoğunluğuna, siyasette AKP’nin, ekonomide de “yabancı yatırımcı” denilen global sermayenin alternatifi olmadığı görüşü telkin ve kabul ettirilmiştir. Kartel medyasında bazı çatlak seslerin çıkması işin sadece kamuflajı, bir de hükümetten mama koparma manevrasından başka bir şey değildir. Bunun en açık göstergesi de hükümetin aynı kartele ait bir gazetede yerden yere vurulurken diğerinde göklere çıkarılmasıdır.

            Uzun vadeli hedefe gelince bunun sırrı da iki kelimelik bir kavramda saklıdır: “Ilımlı İslâm”. Dünyada vahşi kapitalizmin önündeki tek gerçek engel, bizzat kendilerince ifade edildiği gibi İslâm’dır. Dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birinin dini olan İslâm yok edilemeyeceğine göre, bir şekilde onlar açısından ehlileştirilmesi yani pasifize edilmesi lazım ki bunun adı da Ilımlı İslam’dır. Başlı başına bir yazı konusu olan hususu uzatmadan son kanaatlerimizle yazımızı noktalamak istiyorum: Hem ekonomik hedeflerinin gerçekleşmesi –ki AKP bu konuda onlara yeterince güven verici adımları zaten atmıştır- hem de “Ilımlı İslâm” projesinin başarıya olaşması için bu kadronun iktidarda kalması, hatta başarıya ulaşması şarttır. Medyada AKP rüzgârları estirenlerle, onlara karşı düzenlenen “Cumhuriyet/Laiklik” mitinglerine yurdun dört bucağından bindirilmiş kıtaları taşıyan finansörlerin aynı odağa mensup olduğu hakkındaki söylemlerin bana oldukça düşündürücü geliyor. Bu arada CHP ve Genel Başkanı Deniz Baykal olmak üzere tüm laikçilerin siyaseten intihara teşebbüs edercesine, kendi aleyhlerine halkın tüm antipatisini çekecek söylem ve davranışlara girmesi de çok düşündürücü geliyor bana. Artık iktidar olmaktan tamamen ümidini kaybetmiş bu ekip, ana muhalefeti de başkalarına kaptırmamak için elinden gelen çılgınlığı yapıyor görünüyor. Bunun içinde aynı zihniyeti paylaştığı tabana en sivri mesajları verme gayreti içinde görünüyor. Bunda da başarısız olmadıkları son anketlerden anlaşılıyor. Noter nezaretinde binlerce denekle yapılan ve Ali Kırca’nın da canlı yayında gönülsüzce vermek zorunda kaldığı son bir ankette, AKP oyların yaklaşık 2/3 ünü götürürken, CHP de % 18 ini alıyor. Bu ikisi dışındakiler ise barajın altında; en yüksek oran % 6 ile MHP’ye ait. Yani laikçi CHP sistemin sigortası olarak Ilımlı İslamcı AKP’ye karşı varlığının devamını garantiye almış, aynı zamanda da Amerikanvari iki partili bir meclisin de yolu açılmış görünüyor.

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

    » Piyasalar
$ USD
1.5180
€ Euro
2.0320
IMKB
28.653
Altın
40.99
Mehmet Ali ÖZTÜRK
ozturk158@hotmail.com
Adem KAHRİMAN
Araştırmacı/Sosyolog-Yazar
Behçet BÜYÜKGÖKMEN
Ali Sami PALAZ
Köşe Bucak Dünya
Tüm Yazarlar
    Anket
    Yerel seçimler de hangi partiye oy vereceksiniz?
    AK PARTİ
    BBP
    CHP
    DP
    DSP
    DTP
    MHP
    SP
    ANKARA 06.01.2009
İmsak
-
5:32
Güneş
-
7:04
Öğle
-
12:01
İkindi
-
14:24
Akşam
-
16:47
Yatsı
-
18:11
Ana Sayfa | Künye | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle |
anadoluweb© 2007-2008