28 Şubat 1997 tarihimizdeki önemli kırılma noktalarından biridir. Tıpkı 24 Temmuz 1908 tarihinin olduğu gibi. Abdülhamid Han ve Necmeddin Erbakan Allah’ın son iki asırda bu millete, makûs talihini düzlüğe çıkarmak için gönderdiği iki önemli şahsiyet, iki önemli liderdi. Birincisinin siyaset tarihine adım atması ile ikincisinin aynı sahnede boy göstermesi arasında yaklaşık bir asır (93 yıl) vardır. Abdülhamid Han vatanın ve milletin dağılmasını önlemek, unsurlarını bir arada tutmak için otuz küsur sene direndi. Erbakan ise, bu milletin öncelikle ahlak ve maneviyatıyla silkinip kendine gelmesi, bu özelliğinin sağlama alınması için ekonomik bağımsızlığına kavuşması ve Yeniden Büyük Türkiye olması, bunların da ötesinde Lider Türkiye’nin yeniden inşası için otuz yıla yakın mücadele verdi. Tarihin satır aralarını iyi okursak, ikisinin de karşısında aynı zihniyetin temsilcilerini görürüz. Aynı dayatmacı kadrolar, aynı “en iyi ben bilirimci” kafalar, aynı vehme dayalı ve ideolojik tehdit algılamaları. Benzer tiyatrolar, benzer senaryolar ve benzer aktörler. 1909’daki askerli- mollalı 31 Mart komplosu ile 28 Şubat öncesi ve sonrası Fadimeli-Emireli, Kalkancılı-Gündüzlü oyunun aslında pek birbirinden farkı yok. İkisinde de zemin aynı, hedef aynı, korku ve vehim aynı, zihniyet aynı, aktörler benzer, gerçek rejisör yine aynı: Siyonizm.
Bunları bir tarih ve siyaset dedikodusu üretmek için yazmıyoruz. Amacımız, yazımızın başında da belirttiğimiz gibi; zaman aynasında gerçeği görmek, kendi gerçeğimizle yüzleşmek. Bu temennimiz sadece kendimiz ve bizim gibi düşünenler için değil, şikâyetçi olduğumuz kişi ve kafalar için de geçerlidir. Hepimiz aynı gemideyiz ve bu gemi batarsa hep birlikte batarız. Önceden işbirliği yaptığı başka gemilerde yer ayırtıp can simidini de sotada hazır tutanlar dahi kurtulamaz. İran’ın Rıza Şah’ı, Filipinler’in Carlos’u kurtuldu mu?
Malum suflörün fısıltılarına ayak uydurarak bugün Türkiye’yi gerenler, kendi senaryolarını oynadıklarını zanneden acınacak aktörlerden başkası değillerdir. İttihat ve Terakki’nin günümüzdeki sağ ve sol uzantısı olan bu zihniyetler, bir asırdan fazladır sırtlarını orduya dayamış görüntüsü sergileyerek hep milleti sindirme ve kandırma, milletin madden ve manen bağrından çıkmış öz temsilcilerini yıldırma ve indirme gayreti içinde saltanat sürdüler. Ama bittiler artık. Bugün çaresizlikleri her demeçlerinden, her eylemlerinden okunur duruma geldi. Öylesine şaşkındırlar ki; düne kadar hep arkalarında göstermeye çalıştıkları bu milletin göz bebeği bir kurumu karşılarına almaya kalkışmak gibi sağlıklı bir izahı olmayan durumlara düştüler.
Bitirmeden merakınızı belki de tepkinizi çeken şu “aktör molla” konusunda bir örnek vermek istiyorum. 31 Mart’ta “kötü adam” rolü oynatılan bir kısım mollaların 33 yıl önceki selefleri çok farklı bir rolde oynatılmıştı, malum rejisör tarafından. 1876 yılında 1. Meşrutiyet ilan edildiğinde yeni hükümdar 2. Abdülhamid Mithat Paşa’yı sadrazam (başbakan) yapma konusunda ayak sürüyordu. Çağdaş rejisör hemen bir çağdışı çare buldu: Ebced hesabı. İfadeyi yanlış hatırlamıyorsam, “her derde deva” kelimeleri ile “Midhad” isminin harflerinin Ebced hesabındaki karşılığı aynı çıkıyordu. Bir kısım medreseli öğrenci bir yolu bulunarak buna ikna edildi ve arkasından bu güruh İstanbul caddelerinde yürütüldü, ki kamu oyu oluşsun ve padişaha baskı yapılsın. Nitekim bu oyun halk tarafından tutuldu, daha doğrusu yutuldu ve maksat hâsıl oldu.
Sözlerimi Akif merhumun bir dörtlüğü ile bitirmek istiyorum:
“Geçmişten adam hisse kaparmış, ne masal şey;
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi.
Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar.
İbret alınsaydı hiç tekerrür mü ederdi.”



