Dinlerarası Diyalog Gerçeği XIII
V- GENEL DEĞERLENDİRME:
Şu ana kadar, daha önce de belirttiğimiz gibi, Müslümanlar olarak irademiz dışında gündemimize oturan “Dinlerarası Diyalog” konusunu çeşitli yönleriyle ele aldık. Daha doğrusu ele alanların görüşlerini bir plan çerçevesinde, özüne dokunmadan, çarpıtmadan aktarmaya çalıştık. Çalışmamıza son vermeden önce de bir genel değerlendirme yapma ihtiyacı hissettik.
Ancak bu değerlendirmeye geçmeden önce, bugün içinde yaşadığımız dünya ve bu dünya içinde biz Müslümanların konum ve durumuna da bir göz atmamız gerekmektedir. Şu bir gerçek ki, dünya kurulduğu günden bu yana hiç bu kadar küçülmedi. Kıtalar, ülkeler, insanlar hiç bu kadar birbirine yaklaşmadı; işin garibi, bir o kadar da uzaklaşıp yabancılaşmadı. Bilgi çağı, modern çağ denilen günümüz dünyası tam bir kaos içinde. Dr. Ebubekir Sifil’in de dediği gibi: “Tuğyan etmiş nefsin emrindeki akıl, yani seküler, profan ve rasyonel akıl günümüzde, daha önce hiç olmadığı kadar yüceltilmiş ve küreselleştirilmiş bulunuyor. Yani insanlık, fıtrata karşı toplu bir başkaldırı içinde…”
Bin yıllardır sinsi sinsi çalışan Siyonizm, 19. Miladî asrın sonunda faaliyetlerini alenileştirmiş, kendisini “tanrılarının oğlunun katilleri” olarak tanıyan Hıristiyan Batı’yı, ellerindeki siyasî ve askerî gücü kendi emelleri doğrultusunda kullanmak üzere bir binek olarak kullanmayı hedeflemiş ve bunu da başarmıştır. Batı’nın bu güçlerine kendi ekonomik gücü ve şeytanî zekasını da katarak; insanların kafasında “Allah’ı, dini ve ahlâkı” dünyadan göklere sürgün etmiş, daha önce hiç olmadığı kadar insanlığı “homo ekonomikus” ve “insanın kurdu” haline getirmiştir. Dünyanın egemenleri bu durumda iken; Müslümanlar ise, daha önce de zaman zaman mağlubiyetler yaşamış olmasına rağmen, hiç bu günkü kadar parçalanmamış ve birbirinden uzaklaşmamıştır. Birkaç asırdır içinde bulunduğu çıkmazdan “batılılaşma/çağdaşlaşma” yoluyla çıkabileceği yanılgısına saplanan Müslümanlar, siyasileri ve entelektüellerinin de katkılarıyla hiç bugünkü kadar tarihine, kültürüne, kendine ve birbirine yabancılaşmamış, kendine ve birbirine güvenini yitirmemiştir. Her türlü kutsalına karşı hiç bu kadar sağırlaşmamıştır.
Ebu Ya’la’nın Ebu Hüreyre’den (ra) rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre: Rasulullah (sav), “Ey insanlar, kadınlarınız azgınlaştığı, erkekleriniz fasıklaştığı zaman haliniz nice olacak!” buyurduğunda (sahabiler); “ey Allah’ın Rasulü bu olacak mı?” dediler. “Evet, daha beteri de; marufu emretmeyi, münkerden de sakındırmayı terk ettiğiniz zaman haliniz ne olacak!” buyurunca da yine; “ey Allah’ın Rasulü bu da olacak mı?” dediler. (Rasulullah (sav) da), “Evet, daha beteri de; münkeri maruf, marufu da münker olarak gördüğünüzde haliniz nice olacak!”
buyurdu. Hadisin İbn Ebi’d-Dünya Müsned’indeki Ebu Ümame (ra) rivayetinin sonunda ise şu ifade yer alıyor: “Allahu Teala buyuruyor ki; onları öyle zorlu bir fitnenin içine atacağım ki, halim selim olanlar bile o durumda şaşkınlaşacak”.
Bu hadis-i şerif bizim hal-i pür melalimizi çok açık ve veciz bir şekilde anlatmaktadır. Bu halimizin sebebini de. Girdiğimiz yanlış yolda hayrı şer, şerri de hayır görmeye başladık. Birçoğumuz ahiretini yırtıp dünyasına yamarken. Bir kısmımız da güya Allah’ın dinini yayacağız diye Rabbimizin bize emri olan “emru bil-ma’ruf ve nehyü an’il münker” görevimizi terk ettik. Yaratanın ve yaratılanların düşmanı olan ırkçı emperyalistlere hoş görüneceğiz diye onların zulümlerini hoş görmeye başladık. Onlara buğzedecek, kınayacak gücü bile kendimizde bulamaz hale geldik. Sudan nedenlerle Müslümanın elini sıkmamak için köşe bucak kaçarken, karşısında İslam’ın izzeti ile dik durmamız gerekenlerin ayağına uçarak gider olduk.
Bu vadide o kadar ileri gittik ki; Allah’ın âyetlerini, Rasulünün hadislerini ve siretini, İslam büyüklerinin yazılarını ve sözlerini de kendimiz gibi yamulttuk, çarpıttık. Bu çalışmamızın “Diyalog Taraftarlarının Öne Sürdüğü Delillere İtirazlar” bölümünde oldukça açık ve geniş açıklamalara yer verdik. Onun için konuyu fazla uzatmak istemiyoruz. Ancak yine de Diyalogcuların, tezlerine delil olarak kullandıklarından can simidi gibi sarıldıkları bir iki konuya temas etmeden de geçemeyeceğiz. Bunların başında Âl-i İmrân Suresinin 64. âyeti gelmektedir. Bu ayette geçen “aramızdaki ortak kelime” ısrarla öne sürülürken, vurgu yapılan "Allah'tan başkasını mabud tanımamak, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamak ve insanları ilah edinmemek" hususları hep göz ardı ediliyor nedense. Diyalogcular muarızlarına cevap verirken önemli üzerinde durdukları; “ayetleri siyak ve sibakı ile ele alma” kuralını kendileri hiç dikkate almıyorlar. Bu hususlara açıklık getiren müteakip 65, 66 ve 67. ayetler, özellikle Vatikan’ın dilinden düşürmediği “İbrahimî Gelenek” söyleminde adı geçen Hz. İbrahim’in (as) Yahudiler ve Hıristiyanlar gibi “müşrik” olmadığını da net bir şekilde ilan ediyor. Bugün şirkin dünyada en yaygın şekli olan “Teslis” de maalesef diyalogcularımızın bir kısmının marifeti ile papazlar ve misyonerlerin üslubu ile yorumlanmaya başlandı. Bu sayede Hıristiyanların “muvahhid” sayılmalarının önünde bir engel kalmıyor. Halbuki söz konusu 64. ayetten önce geçen 61. ayette (mübahale) lanetleşme çağrısı, yine diyalogcuların baş delillerinden biri olan “Necran Hıristiyanları”nın Hz. İsa’nın (as) ilahiliğinde ısrar etmeleri üzerine yapılmıştır. Onlar da “tanrı birdir” diyorlardı, üç demiyorlardı. Ama tanrının ÜÇ unsurdan (baba, oğul, ruhulkudüs) meydana gelen BİR olduğuna inanıyorlardı. Bugün de Müslümanların gözünü boyamak isteyen bir kısım misyonerler, biz de “bir” tanrıya inanıyoruz diyorlar, ama Necranlılar gibi inanıyorlar.
Söz Necranlılardan açılmışken bir hususa da açıklık getirelim. Diyalog yanlılarının ima ettiği gibi, onlar Medine’ye Hz. Muhammed (sav) “gelin diyalog kuralım” dediği için değil; “Müslüman olma, cizye verme, savaş” şıklarından birini tercihe davet edildikleri için kalkıp gelmişlerdir. Yapılan görüşmeler de, özellikle Hz. İsa’nın (as) ilah olmayıp peygamber olduğu ve Hz. Muhammed’in (sav) Allah’ın peygamberi olduğunu itirafa yanaşmamışlardı. Allahu Teala tarafında sözü geçen ayetle lanetleşmeye çağırılmaları üzerine de, dinlerinde, cizye vererek İslam devletinin vatandaşı olmaları şartıyla kalmaları konusunda yapılan barış anlaşması metninin sadece “din hürriyeti” kısmını gündeme getirenler, her nedense cizyeden pek söz etmezler. Rasulullah’ın (sav) onlara gönderdiği davet mektubu ise hiç gündeme getirilmez. İşte o mektup:
“Muhammed’den Necran papazlarına: İbrahim, İshak ve Yakub’un Allah’ının adıyla! Gerçekten de ben sizi yaratıklara tapmaktan, Allah’ın kulluk ve ibadetine davet ediyorum ve sizi yaratıklarla yapılmış olan ittifak anlaşmalarının ötesinde, Allah ile ittifak anlaşması yapmaya davet çağırıyorum. Bu duruma göre şayet reddecek olursanız, cizye gelir; şayet cizyeyi de reddedecek olursanız, size harp açarım. Ve’s-selam…”
Bunun dışında diyalog yanlılarının hep öne sürdükleri delillerinden biri de “Medine Vesikası”dır. Medine Vesikası şu satırlarla başlamaktadır:
“Bu kitap (yazı), Peygamber Muhammed tarafından
Kureyşli ve Yesribli müminler ve müslümanlar ve bunlara tabi olanlarla yine sonradan onlara iltihak etmiş olanlar ve onlarla birlikte cihad edenler için (olmak üzere tanzim edilmiştir.) İşte bunlar, diğer insanlardan ayrı bir ümmet (camia) teşkil ederler.”
Görüldüğü gibi bu bir diyalog belgesi değil, Allah’ın Rasulü’nün başkanlığında kurulan bir devlette,
Müslümanların “metbu/uyulan” ehli kitap olan
Yahudilerin ise “tabi/uyan” olduğunun belgesidir.
Zalim olmayan ehli kitapla zalim olanlarını asla bir tutmamalıyız elbette. Ancak şu VATİKAN mamulü diyalog projesini ortaya atan ve onu İslam dünyasının baş gündemi yapmakta kendilerine azami yardımı yapanları konferanslarla, panellerle, seminerlerle dünyaya reklâm eden misyonerler, oryantalistler, yenidünya düzeninin ve BOP’un “tink-tank”leri, o zalim olmayan ehli kitaptan mıdır? Yoksa Bosna’da, Eritre’de, Lübnan’da Irak’da vs. dünyanın dört bucağında Müslüman kanı akarken, ırzı heder edilirken seyredip, olaylara Müslümanlar hâkim olmaya başlayınca “BARIŞ” adına olaya müdahil olarak zulmü bir başka şekilde devam ettirenler midir?
ABD ile İngiltere'de temel hak ve özgürlükler Müslümanlar söz konusu olduğunda askıya alınmakta değil midir? İngiltere’nin Uluslararası Gelişme Bakanı Shahid Malik, Müslüman olduğu için ABD'de havaalanında bir yılda iki kez gözaltına alınmadı mı? İnanmıyorsanız 29 Ekim 2007 tarihli Milliyet’e bakın. İngiltere'nin yeni Başbakanı Gordon Brown, 2007 Haziran ayında yaptığı bir konuşmada yeni Soğuk Savaş ilan edip, Soğuk Savaş döneminde kullanılan ideolojik mücadele metotlarına ihtiyaç olduğunu söylemedi mi? Müslümanların yaşadığı ülkeler işgal edilip, ilerde işgali düşünülenler tehdit edilmiyor mu? Şimdi de Londra'daki Gülen konferansı bildirilerinde, Gülen'in barışçı mesajlarının 'öfkeli' Müslümanları yatıştıracağı dile getiriliyor. Onlar her türlü zalimliği yapacak, Müslümanlar da bunlara asla öfkelenmeyecek, barış ve diyalog sloganlarıyla uyutulacak öyle mi?
“
Diyalog kopunca tebliğ imkânı da ortadan kalkar”
veya “Diyalog, çatışma zeminini engeller,
ilişkiler tümüyle koparılırsa, savaş notaları verilmiş olur, bu da ‘İslam terörü’ söylemi üzerinden askeri ve politik operasyonlar yürüten küresel güçlerin işine gelir,”
gibi söylemler, diyalog kavramının gerçek anlamı, amacı ve arka planı göz önünde bulundurulduğunda boşlukta kalır. Ayrıca, “Dost olunmadan, güven telkin edilmeden nasıl tebliğ olacak” diyenler de az değil.
Dost olmamak, düşman olmak mı demektir. Diyalog tellalları gazete ve dergilerini sadece dostlarına mı pazarlıyorlar? Hiç tanımadıkları insanların da ayağına gitmiyorlar mı? Şunu iyi bilelim ki; diğer insanlara bir şeyler vermek için onlarla iyi ilişkiler içinde olmak, onlarla dost olmayı gerektirmez. Sonra Kur’an-ı Kerimdeki, dolayısıyla Arapçadaki “veli/velayet” kelimesine sadece en son anlamı olan dostluğu yüklemek biraz el çabukluğu olmuyor mu? Bu kelimenin asıl anlamı, özellikle de uluslar arası ve toplumlar arası ilişkilerdeki anlamı “efendi” ve “yönetici” değil midir?
Bazılarınca “Diyalogun Mimarı” olarak ilan
Bediüzzaman Said Nursi, hiçbir zaman bugün gündemde olan diyaloga benzer bir girişimde bulunmamış, bulunanlarla da işbirliği içinde olmamıştır. Onun yaptığı Ateizm ve Komünizm karşısında bir Müslüman-Hıristiyan ittifakıdır. Şöyle ki: İkinci Dünya Savaşının sona ermesinden kısa bir süre sonra, Komünizm tehlikesi bütün dünyayı tehdit etmeğe başlayınca, bu ortak düşmana karşı Müslüman-Hıristiyan ittifakını yazdığı risalelerinin birçok yerinde Müslümanlara tavsiye etmiştir. Bununla da yetinmemiş, çeşitli vesilelerle Katoliklerin Papa’sı ve Ortodoksların Patrik’i başta olmak üzere Hıristiyan dünyasına da bu teklifini iletmiştir.
Bir önceki bölümde bu konuda Bediüzzaman merhumdan aktardığımız satırlarda şu üç şeye vurgu yapılmaktadır: 1- Dinsizlik Müslümanların da Hıristiyanların da ortak düşmanıdır. 2- Gerçek dindar olan Hıristiyanlarla bu ortak düşmana karşı ittifak yapılmalıdır. 3- Bu ittifak süresince geçici olarak aramızda anlaşmazlık konusu olan kelamî/teolojik konuları tartışma konusu yapmamamız gerekir.
Ancak son zamanlarda Diyalog’un Vatikan kanadı, Bediüzzaman’ın üzerinde ısrarla durduğu bu “anlaşmazlık konusu olan noktaları, geçici olarak, tartışma ve kavga konusu yapmamak” hususunun aksine davranmaktadır. Müslümanlar, “İslam son dindir”, “Kur’an Allah kelamıdır” gibi iddialardan vazgeçmelidirler ki, onlarla diyalog masasına oturalım, dinlerini tartışalım gibi hezeyanlar savurmaktadırlar. Çünkü artık Komünizm tehlikesi olmadığı için Müslümanlara da ihtiyaçları kalmamıştır. Şimdi düşman İslam’dır.
İlla da diyalog diyenler; diyalogu hep anlaşma, barış, çok hukukluluk, hoşgörü ve saygı anlamlarında kullanmaktadırlar. Bu anlam kaydırmasının muhataplarında daha etkili olması için de yine bu kelimeleri hep diyalog kelimesiyle birlikte kullanmaktadırlar: “Allah Resulü hep diyalog ve anlaşma arayışında olmuştu… Diyalog ve kavl-i leyyin yoluyla meseleleri müzakere sahasına çekmek… Birlikte yaşama ve diyalog köprüleri inşa etme tavsiyelerinde bulunmuştu… Hoşgörü ve diyalogu biz icat etmedik” cümlelerinde olduğu gibi. Rasulullah’ın (sav) Hak dine davet çabalarının hiç bir zaman tebliğ ve davet ettiği dinle muhataplarının dinini aynı masaya yatırmadığını, bir kefeye koymadığını, inancından asla taviz vermediğini hepimiz biliyoruz. Hz. Peygamber’in yaptığının sadece ve sadece Hakka davet olduğunu da tabii. Ama nedense buna hala diyalog yaftası iliştirme gayretinde ısrar ediliyor.
Gülen’in Papa’yı Vatikan’da ziyaret edip, ona verdiği mektupta “Papa VI. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz, bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz, en aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik,” demesi ile yine onun şu ifadelerini yan yana koyduğumuzda kafamızın karışmaması mümkün değil: “Günümüzde bazıları, bütün dinlerin ortak noktalarını ortaya koyup bundan bir din meydana getirelim ve insanları onun etrafında toplayalım düşünce ve çabası içindeler. İlim dünyasının, hiç de yabancı olmadığı bu düşünce ve faaliyetlere karşı uyanık olunması gerektiği kanaatindeyim. Zira bu sözde düşünce, en azından ateizm kadar, özellikle İslâm dinine zarar verebilecek mahiyettedir. Bana göre bir anlamda orijinalite yapma, popülarite kazanma gibi saiklerle ortaya atılan bu düşüncelere isabetli cevap verebilme, İslâm'ın evrensel esaslarına göre hareket etmekle mümkündür. Bu cümleden olarak, Hıristiyan ve Yahudilerle diyaloga geçme, onlara karşı olan tutumlarımızda sert davranmama gibi hususları sayabiliriz.
Şimdilerde, Hıristiyan dünyasının da bizimle böyle bir temasa geçme çabası içinde bulunduğu söylenebilir. Böyle bir çabada onların gerçek niyetleri ne olursa olsun, zahirî durumdan hareketle bu fırsat mutlaka değerlendirilmelidir diye düşünüyorum.” İşte bu noktada biz de zahire bakarak son cümlesine inanmak istiyoruz. Anladığımız kadarıyla o, “Hıristiyan dünyasının Müslümanlarla temasa geçme çabası içinde bulunduğu bu ortamda, onların gerçek niyetleri ne olursa olsun, zahirî durumdan hareketle bu fırsat değerlendirilmelidir” kanaati ile İslam’ı tebliğ çabası içindedir. Bunun için de “diyalog” kavramına sımsıkı sarılmaktadır. Ama maalesef gözden kaçırdığı bir gerçek var: Tıpkı sizden başkasının dizayn ettiği bir makine sizin elinizde ve sizin tarafınızdan çalıştırılsa da, dizayn edenin programı ile ve onun amacına uygun olarak çalıştığı gibi, bir projeyi ortaya koyan, o projenin uygulanış şartlarını da kendisi ortaya kor, hedeflerini de o belirler. Aynen “Dinlerarası Diyalog” projesini ortaya atan Vatikan’ın yapmakta olduğu gibi. Ayrıca "Tek 'mutlak hakikat'in, biricik meşru temsilcileri tarafından 'ümmet-i davet'e ulaştırılması demek olan 'tebliğ'in yerine, bütün tarafları olduğu gibi kabul edip 'saygı değer' olarak görmeden başlaması mümkün olmayan ve müslümanın Hıristiyanlaşması veya Yahudileşmesi ile de sonuçlanabileceği kabul edilen 'diyalog'un ikame edilmesi olgusu üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Diyalog faaliyetlerini başlatanların yöneldiği dinî, siyasî, kültürel ve stratejik hedefler de göz önünde bulundurulduğunda söylemeliyiz ki, diyalog sürecini 'tebliğ için bulunmaz fırsat' olarak görmek için ya aşırı saf yahut gafil olmak gerekir."
Daha önce Fethullah Gülen’i eleştirirken yapıcılık sınırlarını aşan, işi hakarete ve suizanna dayalı isnadlara kadar vardıran bir kesimin bu “Diyalog” konusundaki bir kısım endişelerini paylaşmakla birlikte üsluplarını asla tasvip etmediğimizi belirtmiştik. Hoca efendi bu konuda haklı olarak şu serzenişlerde bulunmaktadır: “Bid'atkâr’dan kâfir’e kadar bir sürü ithamlarda bulundular. Çoğu zaman, en masum söz, tavır ve davranışları bile kendi garazlarından dolayı yanlış vadilere çekti; bazen de bazı arkadaşların -eğer varsa- ferdî hatalarını bu faaliyetleri destekleyen bütün gönüllülere yükleyerek, hepsini birden tekfir ettiler. Oysa değil bir topluluğu, tek bir insanı bile küfürle itham etmek dinimize göre altından kolay kalkılamayacak bir vebaldir.”
İşte bu kesim “Dinlerarası Diyalog” projesinin arkasındaki hain tuzağı görüyor, bu sebeple tepkilerini sert bir şekilde ortaya koyuyor olabilirler. Ancak bu vadide o kadar ileri gidiyorlar ki; bu tavırları bize aynı zihniyetin bir zamanlar “kahrolsun komünizm” naralarıyla bu batıl zihniyetin ülke evlatlarının her kesimiyle ünsiyet kurmasına neden oldukları yılları hatırlatıyor. Hâlbuki düşmanla mücadele etmek, düşmanın yararlanacağı ortam ve şartları ortadan kaldırmak için hiçbir projeleri, fikirleri ve birikimleri de yoktu, tıpkı bugün de olmadığı gibi. Ayrıca nasıl o yıllarda ırkçı emperyalizmin sağ kolunun işaret ve desteği ile sol koluna karşı nara atmışlarsa; bugün de yaptıkları seviyesiz diyalog düşmanlığı ile yine ırkçı emperyalizmin ve onun asırlardır keşif kolu gibi çalışan Vatikan’ın ekmeğine yağ sürmektedirler.
Ancak bir hususu daha ifade etmeden geçemiyeceğim: "
İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır" diyerek daima kendi, içinden çıktığı ana yapıyı aşağılayan
Fethullah Gülen; aşağıdaki satırlarıyla kendisi, cemaati, Hz. Peygamber ve ashabı dışında herkesi dini gereğince tanıtamamak, sevdirememekle suçlamaktadır. “Bugün binlerce kişi, ‘Müslümanlığı bize siz tanıttınız ve onu sevdirdiniz' demekte ve onlara karşı minnettarlık hisleri beslemektedir. Demek ki, bu minnettarlık duygusuyla dolu insanlar, kin ve nefret tavırlarından bıkmış, dostluğa çok susamış, barış atmosferini özlemiş, İslam'a muhtaç kimselerdi ve kendilerine uzanacak bir el bekliyorlardı. Demek ki, onlar İslam'ın gülen yüzünü hiç görmemiş, Hazreti Muhammed'in (sav) mesajını kendi berraklığıyla hiç duymamışlardı. Günümüzün fikir işçileri ‘diyalog’, ‘hoşgörü’ ve ‘konuma saygı’ deyip onlara biraz yakın durunca ve kendi değerlerimizi mütebessim bir çehreyle sununca, onlar, ‘İşte bulduk’ diye mukabele ettiler ve ‘Allah sizden razı olsun; siz gelmeseydiniz, İslam'ı hiç tanıyamayacak ve Hazreti Muhammed'i hiç bilemeyecektik’ dediler. " … "Müslümanlığın gerçek çehresini ve gülen yüzünü ortaya koymak, onu kendi güzellikleriyle sunmak lazımdı. Tabii ki, affedersiniz,
goriller gibi ellerini göğüslerine vurarak, kin ve nefret soluyarak yapamazlardı bunu;
milletin içine korku salarak din duygusunu akıtamazlardı gönüllere.”
Şimdi bizim de “bu Hıristiyanları kin ve nefret tavırlarıyla bıktıranlar, goriller gibi ellerini göğüslerine vurarak, kin ve nefret soluyarak dini yaymaya, milletin içine korku salarak din duygusunu gönüllere akıtmaya çalışanlar kimlerdir?” sorusunu Hoca Efendiye sormak hakkımız değil midir? Ayrıca binlerce kişinin kendilerine, “Müslümanlığı bize siz tanıttınız ve onu sevdirdiniz”' demekte olduğunu Hoca Efendinin kendisinden duyuyoruz, inanıyoruz da. Ama bizzat Batılılardan, konu ile ilgilenen Türkiye kamuoyu olarak duyduğumuz öyle şeyler var ki, bizi ister istemez düşünmeye sevk ediyor: Gülen hareketinin Türkiye’de “radikal İslam’ın panzehiri” ve “ılımlı İslam”ın rehberi olduğu gibi. Bunlar 2005 yılından beri Batı’nın önemli merkezlerinde yapılan ve kendisinin de katıldığı “Fethullah Gülen Konferansları” esnasında sunulan tebliğlerde ifade ediliyor. Hepimiz biliyoruz ki Batılının dilinde “Radikal İslam”, ırkçı emperyalizm için tehlike olarak görülen “gerçek İslam”dır. “Ilımlı İslam” ise dişi ve tırnakları sökülmüş aslan gibi, sömürgeciler ve zalimler için asla bir tehdit teşkil etmeyen, kendi asli görevlerini yapabilme kabiliyetinden mahrum bırakılmış, varlığı ile yokluğu bir olan “içi boşaltılmış” İslam’dır. Ayrıca bu konferansların gerçekleşmesinde öncü ve yardımcı olan kilise, vakıf ve üniversite gibi kurumların kurucusu ve yöneticisi olan şahısların da Doğu dünyasında, özellikle de İslam dünyasında işlenen zulümlerde katkısı olan veya sömürülerden pay alanlardan olması da ayrı bir konu.
Hocam İbrahim Canan Beyin yazısındaki birkaç hususa affına sığınarak açıklık getirmek istiyorum. Hocam, Hicretten sonra Rasulullah’ın (sav) Yahudileri kazanma ümidiyle, onları memnun etmeye yönelik bir jest olarak namaz kılarken 17–18 ay kadar Kudüs'ü kıble edinmesinden söz ediyor ki, herkesin malumu olduğu gibi; Rasulullah (sav) Hicretten önce Mekke’de de namazda Kudüs’e yöneliyordu. Ayrıca aşure orucunda Yahudilere değil, Hz. Musa’nın sünnetine uyduğunu açıkça belirtiyor. Bunu belirtirken de kendisinin Hz. Musa’ya Yahudilerden daha yakın olduğunu ifade ediyor ki, bu Yahudilere yapılan bir jest değil, tam tersine rencide edici bir tavırdır. Adaba müteallik hususlarda Yahudilere uyma konusu da biraz muğlâk kalıyor. Tam tersine Mekke’de iken saçını düz tarayan Hz. Muhammed (sav), Medine’ye gelip Yahudileri de öyle yapar görünce onlara muhalefet etmek için saçlarını başının ortasından ikiye ayırarak taramaya başlamıştır. Din hürriyeti konusundaki uygulamaların ise diyalogla hiçbir alakası yoktur. Bu her halükarda, putperestler dışında o çevrede yaşayan bütün din mensuplarına tanınmış şer’i bir haktır. Dinî, ferdî ve ailevî yaşamlarında İslam farklı din mensupları için bir genişlik tanımış ve çok hukukluluğu getirmiştir. Medine Vesikası’nda ve sonraki anlaşmalarda tanınan hakların özü budur. Bakara Suresinde yüz ayet kadar süren bir bölümde Yahudilere verilen nimetlerin hatırlatılması da onlara iltifat etmek için değil, tam tersine azarlamak içindir. İsteyen Bakara suresi 40–146. ayetleri okuyabilir.
Ayrıca “Bediüzzaman merhum, müfessir seleflerinden bir adım daha ileri giderek, Kur’ân'ın ‘Ya Ehle'l-Kitap!’ hitabına, -tabirin ya ehle'l-mektep şeklinde de anlaşılabileceğini söyleyerek- bugünkü ‘aydın’ dediğimiz okur-yazar takımının da muhatap olabileceği görüşüne yer verir (Sözler: 25. Söz)”
, ifadesindeki vahim bir hataya dikkat çekmek istiyorum. Kur’ân'ın “Ya Ehle'l-Kitap” hitabını, “ya ehle'l-mektep” şeklinde yorumlamak, bu yorumu Bediüzzaman gibi birisi de yapmış olsa çok vahim bir hatadır. Ondört asırdır hiç kimse bunu böyle anlamamıştır, anlamak için herhangi bir sebep ve karine de yoktur. Yine bu yorum bir zamanlar; “Ku’ran-ı Kerimde geçen ‘Kitap’ kelimelerini araştırdım, geçmiş İslam âlimlerinin dediği gibi bundan Kur’an kastedilmiyor, genel olarak kitap kastediliyor, bu bakımdan bu hususta Kur’an ile Niyazi Berkes’in kitabı aynı konumdadır” benzeri laflar eden birilerinin saçmalamalarını hatıra getiriyor. Başka ardniyetli kişilerin de benzer tavırlara sapmasına neden olabilir diye de düşünüyorum.
Suat Yıldırım’ın 'Haksızlığa sapanları dışında Ehl-i Kitap'la en güzel olan şeklin dışında bir tarzla mücadele etmeyin ve onlara şöyle deyin: 'Biz, hem bize indirilen Kitaba, hem size indirilen Kitaba iman ettik,' ayetine getirdiği “Böylece en makul ve nazik bir söylem ile: 'Sizin kitabınız da hak kitap, aynı İlah'a ibadet ediyoruz...”
yorumunu getiriyor. Bu çok yanlış bir anlatımdır veya yanlış anlamaya çok müsaittir. Dikkat edilirse
ayette ehl-i kitab’ın elindeki kitaplardan değil, onlara indirilen kitaplardan söz edilmektedir.
Prof. Yıldırım’ın şu ibaresi ise daha fahiş iki hatayı içermektedir: “Zira -putperest Arap'ların aksine- Müslümanlarla Ehl-i Kitap arasında bir inanç yakınlığı bulunmakta, yani Müslümanlar onların Kitaplarının hak kitap olduğunu kabul ettikleri gibi temelde ulûhiyyet konusunda da onlarla aynı inancı paylaşmaktadırlar. Ehl-i Kitap'taki tevhid ilkesine aykırı inançlar, onların dinlerinin aslında bulunmayıp sonradan ortaya çıkmış bir sapmadır. Sonuç olarak Müslümanların temel inanç konularında kendileriyle aynı çizgide gördükleri Ehl-i Kitab'ı düşman bilmeleri anlamsızdır.”
Birincisi: putperest Arap'ların aksine Müslümanlarla Ehl-i Kitap arasında bir inanç yakınlığı bulunduğu meselesi ki, bu gerçeğe uygun değildir. İnançla ilgili birçok konuda müşrik Araplar Müslümanlara, özellikle Hıristiyanlardan daha yakındı: Çünkü müşrikler Allah’a inanıyorlardı. Bu Allah, yerlerin ve göklerin yaratıcısıydı, göklerdekiler ve yerdekiler onun emrindeydi ve tabiat olaylarının tek yaratıcısı ve yöneticisi O idi. (Ankebut. 61–63) Bu konudaki yanlışları; putları Allah ile aralarında şefaatçi kabul etmeleri idi ki, bu şirk, Hıristiyanların Allah’ın insan neslinden bir kadında doğan bir oğlu olması, ulûhiyette Allah’a eş ve ortak olması şirkinden daha hafiftir. Onlarda yanlış da olsa melek inancı da vardı. Peygamber inancı da ve Hz. İbrahim’in dini üzere olduklarını zannediyorlardı. Peygamberlere Allah tarafından kitap ve mucize verildiğini de biliyorlardı. Müşrik Arapların kitaplı müşriklere göre en büyük eksikliği ahirete inanmamaları idi. Hz. Muhammed’in (sav) peygamberliğini kabul etmeme de ise hepsi aynı taraftadır. Müşriklerin Müslümanlara Hıristiyanlardan çok düşmanlık beslemelerinin (Maide: 82) sebebi dinden çok kinden idi. Bunun nedeni ise inançtan çok ekonomik ve siyasi sebepler, kişisel ve kavmî ihtiraslar idi. Bugün aynı kin, Müslümanlara karşı Hıristiyanlarda mevcuttur, hem de yaklaşık on asırdır.
İkinci hata “Ehl-i Kitab'ı düşman bilme” konusunda Müslümanları suçlamasının Kur’an nazarındaki durumudur. Al-i İmran; 118. ayetin Türkçesini Yıldırım’ın kendi mealinden okuyalım: “Ey iman edenler! Siz Müslümanlardan başkasını sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size şer ve fesat çıkarmada ellerinden geleni bırakmazlar. Daima sizin sıkıntıya düşmenizi isterler. Size olan düşmanlıkları, zaten ağızlarından taşıp meydana çıkmıştır. Kalplerinin gizlediği düşmanlık ise daha fazladır.”
Yusuf el-Karadavî, “bazı din âlimlerimizin bu toplantıların arkasında art niyet arıyor ve bunun da bize karşı bir savaş türü ve etkileme yolu olduğunu düşünüyorlar,” diye yakınıyor ve şunları ekliyor: “Sanki biz kendinden korkması gereken zayıf tarafız! Niye tam tersi olmasın? Niye etkilenen değil, etkileyen taraf biz olmayalım? Son dinin, mucize kitabın, akla uygun inancın, fıtrata uygun ahlakın ve adaleti sağlayan din kurallarının sahipleri bizler değil miyiz? Sonra hikmetle ve güzel öğütle davet etmemizin emredildiği aynı âyette, en güzel yolla mücadele etmemiz de emredilmiyor mu? Peki biz, niye âyetin bir bölümünü tatbik ederken, diğer bölümünü devre dışı bırakalım?! Yüce Allah, Kur'an'da "İçlerinden zulmedenleri bir yana, ehl-i kitapla en güzel yoldan mücadele edin ve deyin ki: Bize indirilene de, size indirilene de iman ettik. Bizim Tanrımız da, sizin Tanrınız da birdir." O'na teslim olmuşuzdur" (Ankebut, 46) buyuruyor. Biz günümüz Yahudileri ve haçlı savaşlarına katılan Hıristiyanlar gibi, zulmeden ve haddi aşanlarla değil; bize zulmetmeyen ve haddi aşmayan ehl-i kitapla diyalog toplantıları yapıyoruz.”
Hayrettin Karaman ve diyalog yanlısı diğer zevattan da benzer şeyleri duyup okuyoruz. Ama bu beyanlarından sonra gelişen olaylar ve Vatikan çevresinin bir takım şartlar dayatması, içlerindekini zaman zaman kısmen de olsa (ki bu kadarı bile diyalogcularımızı da “bu kadar da olmaz” dedirtmeye yetiyor) dışarı vurmaları, onları karşı şartlar koşma ve tavır alma durumunda bırakmaya yettiğini görüyoruz. Asıl üzerinde durulması gereken de; Batı’nın birçok yol ve faktörleri kullanarak bugün neredeyse bütün insanlığı “Homo Economicus” yani sade ekonomik ihtiyaçlarını ve çıkarlarını düşünen, açgözlü yaratıklar haline getirmiş olduğudur ki, bu âlimlerimizce göz ardı edilmiş görünüyor. Bugün henüz bu hale getirilememiş insanlar da, Batı işbirlikçisi oportünist yönetimlerin ihmali ve vebali sonucu mahkum olduğu işsizlik, aşsızlık nedeniyle bu duruma doğru iradesi dışında da olsa sürükleniyor. Müslümanların çoğu bugün bu durumdadır ve eline tutuşturulan bedava İncil’in içindeki iş-aş vadeden kartın kılavuzluğunda, özellikle Türkiye’de yerden mantar biter gibi türeyen apartman kiliselerine koşanların sayısı az değildir. Âlimlerimiz “biz dinimize güvenmiyor muyuz?” gibilerinden hamasi nutuklar atacaklarına, dünyası kendisine cehennem haline getirilen ve âhiretini arkasına atmaya itilen bu çaresiz Müslümanların derdine eğilseler çok daha iyi bir şeyler yapmış olurlar.
VI. SONUÇ:
Pis Oluktan Temiz Su Akmaz
Ecdadımız bir gerçeği “pis oluktan temiz su akmaz” diyerek ifade etmiştir. Kendi kavramlarınızla kendinizi ifade etmeyi bir yana bırakıp, başkalarının ortaya attığı kavramlara sarılırsanız, sonuçta onların kurguladığı şeyleri ifade ediyor durumuna düşersiniz. Böylece de onların projelerine hizmet etmiş olmaktan kurtulamazsınız.
“Kavramlar, içi boş torbalar gibidir. Herkes onu hangi amaçla kullanmak istiyorsa, içine ona göre bir malzeme (içerik) doldurabilir. Bu da kavramlar hakkında zaman zaman tartışmalar yapılmasına neden olur. Çünkü kavramlarla oynamak, bir balık tutmaya benzer. Balık tutmak da, tuttuktan sonra ona sahip olmak da kolay değildir. Yani kavramlar biraz kaypak yaratıklardır veya kavramların oluşturduğu zemin biraz kaygan bir zemindir. O nedenle, bir kavram'a yaklaşırken dikkatli yaklaşmak veya kavramlar zemini'nde yürürken bastığımız yere dikkat etmek zorundayız.”
O halde “Dinlerarası Diyalog” vb. bizim kültürümüzün ürünü olmayan kavramları bırakıp, kendi kavramlarımıza dönelim. Bu konuda “Tebliğ”, “Davet”, "Marufu emretmek, Münkerden sakındırmak" gibi kavramlarımızla düşünür, onlarla konuşur ve onlarla hareket edersek “şeytanın değirmenine su taşımak” gibi bir yanılgıya düşmeyiz.
Bir Şeyi Nasıl Gördüğünüz, Ona Nereden Baktığınıza bağlıdır.
Maalesef bugün İslam Dünyasında birçok Müslüman, Batı hayranı veya işbirlikçisi yerli iktidarların İslamî konulardaki baskı ve zulümlerinden dolayı ABD ve AB gibi Batılı güçlerden medet ummaktadırlar. Hâlbuki yerli işbirlikçilerinin cehalet, gaflet, dalalet, ihtiras ve tecrübesizliklerinden yararlanarak bu zulme onları sevkeden veya zulümlerine göz yumanlar da onlardır. İşin kötüsü milyonlarca Müslüman da meseleye güvendikleri ve bağlandıkları kimselerin durduğu noktadan baktıkları için bir takım batılı batıl projelere ve fikirlere iman edercesine sarılmaktadırlar. Kendi yurdunda zulüm gerçeğiyle karşı karşıya olanlar, düşmanın “barış”, “özgürlük”, “hoşgörü” ve “demokrasi” gibi yaldızlı sloganlarını gerçek zannetmektedirler.
Bu konudaki asıl açmazımız da; meseleleri, körlerin fili tanımlamaları gibi tanımlama yanılgısı içinde olmamızdır. Maalesef içinde bulunduğumuz siyasi, ekonomik, ideolojik handikapları aşamamakta, meşrep, klik cemaat kabuklarını kıramamaktayız. Böyle olunca da çevremize at gözlüğü ile bakmakta, işin daha da kötüsü bizi uyaranlara da hasım olmaktayız.
“Dinlerarası Diyalog” Tamamen Siyasi Bir Projedir
Evet, “Dinlerarası Diyalog” günümüz dünyasının derin efendilerinin hazırladığı siyasi bir projedir. Bunun Vatikan tarafından ortaya atılmış olması bu gerçeği değiştirmez. Çünkü “Reform” öncesi siyasi otoriteleri despotça ve yobazca kontrol eden ve dünya nimetlerinden aslan payını alan Vatikan, reform sonrası bu nimetlerin kontrolünü eline geçirenlerin küçük gizli ortağı olmaya razı olmuş, bunun için de din kisvesi altında emperyalizmin taşeronluğunu yapmaya başlamıştır. Vatikan’ı daha önce hiç yanaşmadığı Dinlerarası Diyalog’a zorlayan sebepleri iyi tahlil edenler görürler ki; bu sebeplerin başında sekülerleşen dünyada insanların Hıristiyanlıktan uzaklaşması, bunun sonucunda da kilisenin gelir kaynaklarının azalması, bir de Global güçlerin Vatikan’a baskısıdır. Çünkü bu proje sayesinde insanların, özellikle de Müslümanların dinleri ile bağı gevşeyecek, onların “dünya hakimiyeti” projesinin önünden en önemli engel kalkmış olacaktır.
Kendi Gündemimizi Kendimiz Belirlemeliyiz
Eğer bunu başaramazsak, Osmanlı’nın Batılılaşma sürecine girdiğinden beri olduğu gibi, hep başkalarının oluşturduğu gündemlerin peşinde sürüklenir, asıl meselelerimizi aklımıza getirecek bir an bile bulamaz hale gelir, oluşturulan sudan tartışmalarla zamanımızı bitiririz. Bununla da kalmaz, kardeşlik ve dostluk duygularımızı, dostlarımızı ve kardeşlerimizi yitiririz. Kültürde, siyasette, ekonomide ve hâsılı her meselede hep egemenlerin mecburu, mahkumu ve mağduru olmaya devam ederiz
Bütün bunlardan dolayı son söz olarak diyoruz ki:
Rabbimiz, “bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve din olarak size İslâm’ı seçtim, (Maide: 3)” buyurmuşken; bu din üzerinde –velev ki adı diyalog da olsa- pazarlık yapılamaz. Bizi böyle bir pazarlığa çağıranlara söylenecek tek söz de Rabbimizin bize öğrettiği gibi; “Allah'tan başkasını mabud tanımayalım, O'na hiçbir şeyi ortak kılmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın, (Âl-i İmrân 64)” demek olmalıdır. Eğer bu konuda ayak sürürler veya “Kafirun” suresinin ve “Mescid-i Dırar”la ilgili ayet-i kerimenin inmelerine sebep olanların tavrı gibi bir tavır içinde olurlarsa, o zaman da “sizin dininiz size, benim dinim bana (Kafirun: 6)” deyip; “onlardan güzellikle uzaklaş”maktır. (Müzzemmil: 10)
Eğer ötekilerle bir diyalog kurulmak isteniyorsa -ki bu şarttır- bu dinî platformda değil; insanî, medenî, ilmî ve siyasî zeminde aranmalıdır.
Eğer insanlarla bir barış ve hoşgörü ortamı tesisi gerekiyorsa; bunun teorisini biz ortaya atmalıyız, pratiğe geçişini de biz yönetmeli ve yönlendirmeliyiz. Eğer siyasi bir hareketin içinde olacaksak; bu hareketin lideri ve kurmayları bizden olmalı, bizi istismar etmek isteyenlerin oy ambarı olmaktan sıyrılmalıyız. Özellikle din konusunda ve de özellikle din âlimlerimiz, cemaat önderlerimiz mevki, para ve ŞÖHRET uğruna âhiretinden yırtıp dünyasına yamamamalı, bu konuda başkalarının da vebalini yüklenmemelidir. İlmin haysiyetini korumak için âlimlerimiz vakarlı olmak zorundadır. Kendilerine uzatılan her mikrofona bir şeyler söylemek, her çağrılan yere koşmak, her platformda konuşmak zorunda değildirler. Bu konularda seçici ve de belirleyici olmalıdırlar. Yeri geldiğinde de söylenmesi gerekenleri söylemekten asla kaçınmamalı, bu hususta “kınayanların kınamasından” ürkmemeli, yaratıklardan değil “Yaratan”dan korkmalıdırlar.
Aslında bu köşede yayınlanandan daha uzun olan “Dinlerarası Diyalog Gerçeği” çalışmamızın bir özeti, bu 13. bölümüyle burada sona ermektedir. Amacımız ne birilerini yargılamak, ne de zaten Müslümanlar arasında oldukça yaygın olan zıtlaşma ve guruplaşmalara bir yenisini eklemektir. Aksine niyetimiz ve gayemiz, ümmet içindeki değişik sebeplerden kaynaklanan tefrikayı derinleştirmek ve bunu kendi hedefleri doğrultusunda uygun bir vasıta olarak kullanmak isteyen Siyonist ve Haçlıların maksatlarını açığa çıkartarak kardeşlerimizi uyarmaktır. Bu yolda bir şey yapmaya gücümüz yetmese de niyetimiz budur. Allah, hepimizi iyi niyet ve ihlas sahibi salih kullarından eylesin ve böylelerinin yar ve yardımcısı olsun temennisiyle…
Allah’ın selamı, onun hidayetine tabi olanların üzerine olsun.
http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=makale&no=17