Dinlerarası Diyalog Gerçeği XII
IV- MÜSLÜMANLARDAN TEBLİĞ/DİYALOG TEKLİF ve GİRİŞİMLERİ (devam)
:
4. Humeyni’nin Gorbaçov’u İslâm’a Daveti ve Onun İzindeki Ahmedinejad
Ayetullah Humeyni, 1979 yılında liderliğini yaptığı bir Halk hareketiyle gerçekleştirdiği İran İslam Devrimi’nin sonucunda, Şiî/Caferiye mezhebi esaslarına dayalı İran İslâm Cumhuriyetini kurdu. O, bu devletin dini lideri olduğu gibi, siyasî otoritenin kontrolü de onun elindeydi.
Humeyni, Hz. Muhammed'in (sav) çağının önemli devlet başkanlarına mektuplar göndermesini, onları İslam'a davet etmesini örnek alarak, devrimden on yıl sonra 1989 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov'a bir mektup yazdı. Gorbaçov'u İslam'a davet ettiği mektubunda şöyle diyordu:
"Sayın Gorbaçov;
Hakikate yönelmek gerekir. Sizin ülkenizin temel sorunu mülkiyet, ekonomi ve özgürlük meselesi değildir. Sizin temel sorununuz, Allah'a gerçek inancınızın olmayışıdır. Bu sorun Batı'yı da aynı şekilde çıkmaza sokmuş ya da sokacaktır. Yine sizin asli sorununuz, sizin Allah'a, varlığın başlangıcına ve yaratılış ilkesine karşı uzun ve boş bir mücadeleye girmiş olmanızdır.
Sayın Gorbaçov;
Şurası herkes için açıktır ki, bundan sonra komünizmi dünyanın siyasi tarihinin müzelerinde aramak gerekir. Çünkü Marksizm, insanın gerçek ihtiyaçlarından hiçbirine cevap verecek güçte değildir. Çünkü maddi ve materyalist bir doktrindir. Maddiyat ile de insanlığı maneviyat inançsızlığı buhranından kurtarmak mümkün değildir." (....)
"Sizden ciddi olarak istediğim şey şudur: Hayaletten ibaret Marksizm duvarlarının yıkılışı esnasında batının ve özelliklede büyük şeytan Amerika'nın zindanına esir olmayın. Komünizm dünyasının kamburlaşmış yetmiş yıllık son çürük yuvasını tarihin ve ülkenizin çehresinden silmenin ve gerçek övüncünüzün bilincine varmanızı ümit ederim."
Sayın Gorbaçov,
(...) Sizden İslam üzerinde ciddi bir şekilde durmanızı, düşünüp araştırmanızı istiyorum. Bunu istemem İslam'ın ve Müslümanların size ihtiyaçları olduğu için değil, bilakis bütün milletlerin kurtuluşunu ve mutluluğunu sağlayabilecek yeterlilikte olan ve insanlığın en temel sorunlarını çözebilecek güce sahip olan İslam'ın evrensel ve yüce değerleri açısındandır."
Ayetullah Humeyni’nin Gorbaçov'a göndermiş olduğu bu mektuptan 17 yıl sonra, İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad, Humeyni’yi örnek alarak, ABD Başkanı Bush’u İslâm’a davet eden bir mektup gönderdi. Ahmedinejad 18 sayfalık bu mektubunda önce Bush’a; “Kendini yüce ilahi Peygamber Hz. Mesih’in takipçisi gören, kendini insan haklarıyla yükümlü gören, liberalizmi medeniyet modeli sayan, nükleer silahların ve kitle imha silahlarının yayılmasına karşı çıkan, terörizmle mücadeleyi şiar haline getiren ve nihayet, Hz. Mesih’in ve salihlerin hâkim olacağı birleşik bir dünya toplumu kurmaya çalışan birinin, aynı zamanda ülkelere saldırması, bireylerin canını, haysiyetini ve varlığını değer olmaktan çıkarması, örneğin bir köyde, bir şehirde veya bir konvoyda birkaç suçlunun muhtemel varlığından dolayı, o köyü, o şehri veya o konvoyu ateşe vermesi mümkün olabilir mi?” sorusunu yöneltiyor. Sonra; Irak işgalinden, Guantanamo’dan, İsrail’in hangi bedeller ve hangi gelişmeler sonucu kurulmuş olduğunundan, Latin Amerika halklarının seçilmiş hükümetlerine neden karşı çıkıldığından, buna karşılık neden darbecilerin desteklendiğinden, Afrika halklarının servetlerinin yağmalandığından, 11 Eylül olayı gerçek boyutu ve faillerinin araştırılmadığından, 11 Eylül’den sonra bazı Batlı medya organlarının güvensizlik ortamını körüklediğinden, bu propagandaların Afganistan’a saldırı için ortam hazırladığından söz ediyor. Sonra yine soruyor: “Dünya bu duruma daha ne kadar tahammül edebilir? Bu süreçle dünya hangi yöne gidecek? Dünya halkları daha ne zamana kadar bazı yöneticilerin doğru olmayan kararlarının bedelini ödeyecek? … Bugün Hz. İbrahim, İshak, Yakub, İsmail, Yusuf veya İsa (Allah’ın selamı hepsinin üzerine olsun) olsaydı, bütün bu yapılanlar karşısında nasıl bir hüküm verirdi? Adaletin tüm yeryüzünü kaplayacağı gün, Hz. İsa Mesih gelip bize bir rol verecek mi veya bizi kabul edecek mi?”
“Anahtar sorum şu: Dünya halklarıyla anlaşmanın daha iyi bir rolü yok mu? Bugün dünyada milyarlarca Hıristiyan, milyarlarca Müslüman ve milyonlarca da Hz. Musa öğretilerinin takipçisi bulunuyor. Tüm ilahi dinler, tek bir kelimede birleşiyor. Bu kelime de Tevhid’dir. Yani Allah’tan başka ilahın bulunmadığı tek tanrıya inanmak… Kur’an-ı Kerim bu ortak kelimeyi vurguluyor ve tüm ilahi dinlerin takipçilerini buna davet ederek şöyle diyor:
“De ki ey kitap ehli, sizin ve bizim aramızda ortak olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah’a tapalım, ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım, birimiz diğerini Allah’tan başka rab edinmesin” (Al-İmran: 64)
“Sayın Devlet Başkanı, İlahi kelamın da belirttiği üzere tek bir Allah’a tapmaya ve ilahi peygamberlere uymaya davet ediliyoruz. … Biz, peygamberlerin öğretilerine dönüşün tek kurtuluş ve mutluluk yolu olduğuna inanıyoruz. … Tüm insanların amellerinin karşılığını görmesi için Allah’ın huzurunda toplanacağı gün gelecektir. İyiler cennete gönderilecek, günahkarlar da ilahi azaba uğrayacaktır” sanıyorum her ikimiz de bu güne inanıyoruz ama; Bizim hesabımız kolay olmayacak. Zira bizler, davranışlarımızın hayatlarında etki bıraktığı kimseler ve halk karşısında cevap verici konumdayız. Peygamberler, tevhid esasındaki barışı, huzuru, adaleti ve insan saygınlığını tüm insanlar için istemiştir. Hepimiz bu ilkelere yani tevhide, adalete, insanın izzet ve saygınlığının korunmasına ve kıyamet gününe inanırsak, Allah’a itaatten ve Peygamberlerin öğretilerine uymadan uzaklaşmanın bir sonucu olan bugünkü sorunlara galip gelinemez mi? Ve daha iyi ve güzel bir rol oynanamaz mı? Bu ilkelere inanmak, barışı, dostluğu ve adaleti genişletip bunu garanti etmez mi?” …
“Dünya halkları mevcut durumdan hoşnut değildir. Dünyada etkin olan bazı yöneticilerin vaatlerine ve açıklamalarına daha az güvenmektedir. Dünyanın birçok yerindeki insanlar, güvensizlik hissetmektedir, insanlar güvensizliğin ve savaşların yayılmasına karşıdır ve çifte standartlı politikaları kabul etmemektedir. İnsanlar zenginlerle yoksullar, müreffeh ülkelerle yoksul ülkeler arasındaki ayrışmaya itiraz etmektedir. İnsanlar artan fesattan nefret duymaktadır. Birçok ülkedeki halk, kültürlerinde saldırganlık bulunan, insanların evlerini başlarına yıkan, muhabbet ve şefkati az olan yapılardan rahatsızdır. Dünya halkları, uluslar arası kurumlar konusunda iyimser değil, zira onların hakları bu kurumlar tarafından yerine getirilmemektedir.
Batı liberalizmi ve demokrasisi, insanlığı kendi ideallerine yaklaştıramamıştır. Bugün bu iki kavram iflas etmiştir. Dünyadaki düşünce ve akıl sahipleri liberal demokrasi düzeninin ve düşüncesinin yıkılış sesini açıkça işitmektedir. Bugün dünya halklarının teveccühü bir merkeze yönelmiştir. Bu merkez de Tek olan Allah’tır ve elbette ki insanlar sorunlar karşısında tevhide ve peygamberlerin öğretilerine tutunmaktadır. Bunlar galip gelecektir. Benim ciddi sorum şu: Siz de onlarla birlikte olmak istemez misiniz?
Sayın Devlet Başkanı,
Biz istesek de istemesek de dünya tevhide ve adalete doğru ilerlemektedir. Allah’ın iradesi her şeye galip gelecektir. Selam hidayete tabi olanlara olsun.”
5. Necmettin Erbakan ve “İslâm-Batı Diyalogu”
Prof. Dr. Necmeddin Erbakan; 1969 yılında başlattığı Milli Görüş hareketi ve çok kısa süren 54. TC Hükümeti Başbakanlığı sırasında gerçekleştirdiği D–8 kuruluşu ile 20. Miladi yüzyılın son çeyreğinde İslam Dünyasında taraftar bulmuş ve Batı’da ses getirmiş bir siyaset ve ilim adamı olarak gerçekten önemli bir şahsiyettir. 2002 yılı başlarında Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde, Prens Abdullah bin Abdülaziz (şimdi kral) başkanlığındaki bir komisyon tarafından düzenlenen “İslam ve Medeniyetler Diyalogu” sempozyumunda Erbakan da “İslam-Batı Diyalogu ve Geleceği” konulu bir konuşma yapmıştır. Erbakan konuşmasında ana hatlarıyla şunları söylemiştir:
İnsanlık her zaman olduğu gibi bugünde barış, huzur ve bütün insanların mesut olarak yaşayabildiği bir dünyayı özlemektedir. Fakat ne yazık ki insanlığın bugünkü durumu bu özlenen dünyadan çok uzaktadır. İnsanlık bu özlemi bütün miladi 20. asır boyunca da duydu, ancak bütün bir asır geçtiği halde, maalesef kavuşamadı.
20. asrın başlangıcında imparatorlukların hakim olduğunu görüyoruz. Yeryüzünde 4 büyük imparatorluk hâkim durumdaydı. Bunlar; Osmanlı Devleti, Rus Çarlığı, İngiltere Krallığı ve Avusturya – Macaristan İmparatorluğu idiler. Birinci Cihan harbi bu imparatorluklara son verdi, yerine bazı ülkelerde faşist diktatörlükler geldi. İkinci Cihan harbi de bu diktatörlüklere son verdi. 6 sene süren ve insanlığın unutulmayacak büyük acı ve kayıplarına sebep olan İkinci Cihan harbinden sonra insanlık top yekun HÜRRİYET, İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİ’nin tesisi için uzun yıllar mücadele verdi. Bu mücadele 50 yıldan beri sürmektedir ve halen de devam etmektedir.
50 yıldan beri arzu edilen sonuca ulaşılamamış olmasının nedeni: Önce bir defa İkinci Cihan harbinde diktatörlerin hepsi temizlenemedi. Stalin diktatörlüğünü İkinci Cihan harbinden sonra da devam ettirdi. Bu yüzden yeryüzünde 1945 ten 1990 yılına kadar bir SOĞUK HARP dönemi yaşandı. Bu döneme rağmen bütün insanlık takriben 50 yıl boyunca hürriyet, insan hakları ve demokrasi hususunda büyük gayretler saffetti ve bunun sonucu olarak komünizmin iflası ve Sovyetler Birliğinin dağılması. Bu gelişmeler üzerine temenni olunuyordu ki, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra (1987–1990) yeryüzünde artık barış, huzur, demokrasi ve insan hakları hakim olsun. Ama ne yazık ki bu gerçekleşemedi. Çünkü Sovyetlerin dağılmasından sonra Batı liderleri barışa dayalı bir dünya kurulması yerine, yine düşmanlığa dayanan bir dünya kurulması yoluna saptılar. Bunun en açık delili, 1990’lı yılların başında, İngiltere Başbakanı Margaret Teacher’in İskoçya’daki NATO toplantısında yaptığı konuşmadır. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra (
Şimdi ne yapacağız, Nato’yu fesih mi edeceğiz ?) sorusuna Teacher; “
Düşmanı olmayan ideoloji yaşayamaz. Bizim yaşayabilmemiz için mutlaka bir düşmanımızın olması lazımdır. Sovyetler birliği dağıldı ve düşman olmaktan çıktı. Onun yerine yeni bir düşman koymamız gerekiyor. Bu yeni düşman İSLAM olacaktır,” cevabını vermiştir. Yeni oluşuma böyle yanlış yol gösterilmiş olması, yeryüzünde barışın tesis edileceği yerde dünyanın en hassas bölgelerinde yeniden savaşların başlamasına sebep olmuştur. Önce İran-Irak Savaşı, sonra Körfez Savaşı, sonra Bosna katliamı, sonra Azerbaycan ve Çeçenistan katliamları. Bütün bunlar cereyan ederken son olarak bunlara “YENİ BİR TABLO” eklendi. Bugünkü tablonun ortaya çıkmasına AMERİKA’DAKİ 11 EYLÜL 2001 TERÖR OLAYI bahane yapılmıştır. Böyle bir terör olayının yapılması ne kadar yanlış ise, bu terör olayı bahane edilerek İslam ile terörizm arasında ilişki kurmaya çalışmak ve böyle yanlış bir kabulden hareket ederek, Müslüman ülkelere savaş açmak ve Müslüman ülkelerin masum halklarını bombalamak da, kim tarafından ne maksatla yapıldığı belli olmayan bir olayı bahane ederek çeşitli Müslüman ülkelere savaş açmaya çalışmak ta o derece hatalı bir davranıştır.
12 yıldan beri cereyan eden bütün bu olayların hep Müslüman topluluklara karşı yapılmış olması ve bir çok Müslüman ülkeye uygulanan ambargolar, Batının çifte standart kullanması ve duyarsızlığı, bütün bu olup bitenlerden sonra hep Müslüman toplulukların hedef alınıyor olması, Teacher’in yukarıda bahsedilen sözü ile beraber değerlendirilecek olursa, Batıdaki oluşumların neden başarıya ulaşamadığı kolaylıkla anlaşılır.
Bu tablo karşısında şimdi yeryüzünde huzur, barış ve saadetin tesisi için artık bu yanlışların yapılmayacağı, yeni bir yola girilmesi, doğrulara dönülmesi zorunluluğu ortadadır.
İşte yeni asra girerken, hatta yeni bir bin yıla, yeni bir milada girerken, bu konuda yeni hedefler belirlenirken; Gerçeklerin bilinmesi ve dikkate alınması, Teşhislerin doğru ve isabetli yapılması, Geçmişte yapılan yanlışların tekrar edilmemesi ve artık bunlardan gereken derslerin alınmış olması, zarureti vardır.
Bütün bunlar İslam – Batı Diyalogu’nun şimdi artık her zamankinden çok daha da fazla önem kazandığını göstermektedir. İslam ve Batı medeniyetleri arasında; “Savaş yerine barışın”, “çatışma yerine diyalog ve işbirliğinin” esas alınması için her şeyden önce bu medeniyetlerin ana özelliklerinin doğru bir teşhisinin yapılması ve gerçeklerin ortaya konulmasında büyük fayda vardır.
İslam İnanışının Temel Özellikleri :
Müslümanlık inanışının temeli şefkat ve sevgidir. Bizim kitabımız Kur’an-ı Kerim Bismillahirrahmanirrahim ile başlamaktadır. Ve Peygamberimiz (S.A.S) Rahmetellilalemin olarak gönderilmiştir. Müslümanlığın gayesi bütün insanların dünya ve ahiret saadetidir. İyi bir insan olabilmek ve dünya imtihanını kazanabilmek için her Müslüman bütün insanların saadeti için bütün gücüyle çalışmayı vazife bilir, en büyük ibadet sayar. Çünkü, saadet; doğrunun, iyi ve güzelin, faydalının ve adaletin hâkim olması ile olur.
Saadetin şartlarını gerçekleştirebilme mukayesesinin yapılabilmesi için İslam medeniyeti ile Batı medeniyetini en müessir temel birer özellikle tarif etmek gerekirse: İslam medeniyetinin temel özelliği: “Hakk’ı üstün tutmak”, Batı medeniyetinin temel özelliği : “Kuvveti üstün tutmak” olarak belirtilebilir.
İnsanlık tarihi boyunca insanların mesut olup, olmamaları açısından yaşanan dönemler incelendiğinde görülür ki, insanlar, ne zaman “Hakk’ı üstün tutan” bir zihniyet ve medeniyet döneminde yaşamışlarsa mutlu olmuşlardır. Ne zaman ki, “kuvveti üstün tutan” bir zihniyet ve medeniyet döneminde yaşamışlarsa o zamanda mutlu olamamışlar, zulüm görerek ve ızdırap çekerek yaşamışlardır.
Hemen belirtelim ki, tarih boyunca firavunlar insanlara zulüm yaparken, biz size zulüm yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz, dememişler, bu yaptıklarımız haklıdır demişlerdir.
Halbuki zulüm ve ızdırap temelde “yanlış hak anlayışı”ndan neşet etmiştir.
Nitekim İnsanlık tarihine çok kısa bir bakış yaptığımız zaman şu gerçekleri görmekteyiz: İnsanların saadete ulaşmalarının yolunu peygamberler göstermiştir. Onların açtıkları çığırla hakkı üstün tutan medeniyetler dönemi yaşanmış insanlar mutlu olmuşlardır. Fakat İnsanların yanlış yollara sapmaları ile Hakk’ı üstün tutan medeniyetleri takiben, kuvveti üstün tutan medeniyetler olmuş ve takdiri ilahi bu dönemler belli bir müddet sonra maddi gücünü ve yeryüzündeki hakimiyetini yavaş yavaş kaybetmiş, hatta bu dönemlerin en güçlü, en parlak olduğu zamanlarda mukabil zihniyete dayalı gelişmeler olmuş, bir müddet sonra bu mukabil zihniyet yeryüzünde hakim olmuştur. Bu güne gelirken adeta insanlık geceyi takiben gündüz, gündüzü takiben gece gibi bir “saadet dönemi” bir de “zulüm dönemi” yaşamıştır.
20. Asır boyunca ve halen yaşanan facialar ve ızdıraplar bir bakıma yeni bir dönemin doğum sancılarıdır. İşte İslam – Batı diyalogu bu bakımdan çok büyük önem taşımaktadır. Ancak bu diyalog sayesinde, “savaş değil, barışın” sağlanması ve insanlığın beklediği, özlediği “Yeni Bir Dünya”nın kurulması mümkün olabilecektir.
Bugüne gelinceye kadar asırlar boyu insanlığın saadetine, Müslümanlığın, İslam medeniyetinin yaptığı büyük katkı önümüzdeki dönemde de insanlığın saadeti için Müslümanlığın temel özelliklerinden yararlanılmasına ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Batı medeniyetinin temel özelliklerine dayanarak insanlığın saadete ulaşması maalesef mümkün değildir. En az üç asırdan beri yaşadığımız olaylar ve bilhassa 20. asır denemesi bu gerçeği açık bir şekilde göstermektedir.
Müslümanlık nasıl asırlar boyu insanlığın saadeti için öncülük yapmış ve büyük katkılarda bulunmuş ise ve bundan sonra da onun temel özelliklerinden yararlanılması gerekiyorsa, aynı şekilde Müslümanlık insanlığın kültürüne, ilmine ve medeniyetine büyük hizmetlerde bulunmuştur. Bundan sonrada yapılması icap eden gelişmeler bakımından çok önemli rol oynayacak durumdadır.
16. asırdan sonra maddi gücün Batı eline geçmesini takiben Batı medeniyetinin temel özelliklerinin etkisinden dolayı insanlık bir türlü saadet bulamadı. Ve 20. asırda olmaması gereken menfi aksiyonlarla insanlık çok ızdırap çekti.
Bu aksiyonlar Ve bunlardan alınması lazım gelen dersler özet olarak şunlardır:
1- 20. Asırda diktatörler dönemi yaşandı. Diktatörlerin yaptıkları baskıların temelinde materyalizm ve Darvinizm felsefesi yatmaktadır. Darvinizme göre, “Kuvvetli olanın zayıf olanı yok etmesi doğanın bir gereğidir. Tekâmül için ortada bir düşmanın olması ve bu düşmanla devamlı savaşılması hayatın kanunudur”. Bu düşüncelerin nasıl bir felaket getirdiği görüldü. Bundan dolayı 20. Asırdan alınacak en önemli ders: “MATERYALİZM DEĞİL MANEVİYATÇILIK”, Diğer ifade ile; “SAVAŞ DEĞİL BARIŞ” dersidir.
2- Birinci dünya harbinin hedefi Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak, parçalamak, Müslümanları yok etmekti. Batılılar İslam ülkelerini işgal ettiler ama halkını yok edemediler. Dünya harbinden sonra müslüman ülkeler tekrar bağımsızlıklarına kavuştular. Bu defa başka yöntemlerle bu ülkeleri sömürmek istediler, başaramadılar. Asrın geride kalan son on yılından bugüne kadar, bu defa İslam düşman olarak gösterilmek istendi bu gaye ile savaşlar yapıldı. Katliamlar sergilendi. Ama görüldü ki bu dahi, katliamları yapanlara saadet ve huzur getirmiyor. 20. Asrın bu olaylarından alınması lazım gelen diğer önemli bir ders; “ÇATIŞMA DEĞİL, DİYALOG” dersidir. Saadet ve barış için “düşmanlık değil, diyalog samimi işbirliği ve dayanışma, barış içinde bir arada yaşayan çok kültürlü bir dünyanın esas alınması gerektiği” dersidir.
3- Batı 20. Asrın 2. yarısında baskı yerine özgürlük ve insan haklarını esas alacağını belirtti. Ancak bu asrın sonunda “insan hakları ve özgürlükler olsun ama sadece bizim için olsun, Müslümanlar için olmasın demeye başladı”. Müslümanlık terörizmle eş tutulmaya, müslümanlar potansiyel tehlike olarak görülmeye başlandı. Onlara insan hakları verilmesin diyecek kadar ileri gittiler. Bir takım müslüman ülkelere çifte standart uygulamaya başladılar. Ambargolar koydular. Müslüman ülkelerdeki masum halk zulüm gördü. Bu tutum toplumlar arasında mutluluk yerine gerginlik, çatışma ve düşmanlık duygularının doğmasına sebep oldu. Fayda değil zarar getirdi. Bu gerçekten alınacak ders; “İNSAN HAKLARI YALNIZ BİZE DEĞİL HERKESE LAZIM” dersidir. Yani; “ÇİFTE STANDART DEĞİL, ADALET” dersidir.
4- 20. asır boyunca bazı gelişmiş ülkeler sahip oldukları maddi güce güvenerek, diğer ülkelere hep yukardan baktılar. Hâlbuki 20. Asrın mesela son 20 yılında Uzakdoğu ülkelerindeki büyük kalkınma, maddi gücün ne kadar kolay değiştirilebileceğinin açık kanıtıdır. Bütün bu gelişmeler, saadet için, ülkeler arasındaki münasebetlerde artık “ÜSTÜNLÜK İDDİALARININ DEĞİL EŞİTLİĞİN”, yani “TEKEBBÜR DEĞİL EŞİTLİK PRENSİBİ”nin esas alınması gerektiğini göstermiştir.
5- 20. Asır boyunca bazı batılı zengin ülkeler gelişmekte olan ülkelere ağır faizlerle borç vermeyi, onların zenginliklerini “Elimde fırsat varken niçin ezmeyeceğim” düşüncesi ile sömürmeyi esas almışlardır. Yapılan araştırmalar bu yanlış politikalar değiştirilmediği takdirde, 21. Asırda nüfus patlamasının yaşanacağı, fakir Afrika halkından meydana gelecek milyonlarca insanın, eski tarihi devirlerde olduğu gibi yığınlar halinde gelerek Avrupa’yı işgal edeceği şartlarının doğabileceğini göstermektedir. Bütün bu sebepler 20. asırdan alınacak diğer bir dersin, “SÖMÜRÜ DEĞİL, İŞBİRLİĞİ” dersi olması gerektiğini göstermektedir.
6- TOPLUMLARIN SAADETİ İÇİN “BASKI VE FAŞİZMİN DEĞİL, “İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜKLER”İNİN ESAS ALINMASI GEREKMEKTEDİR.
20. Asırdan alınması lazım gelen en önemli bir derste budur.
C- İSLAM – BATI DİYALOĞU VE ÖZLENEN DÜNYANIN KURULMASI İÇİN ATILAN ADIMLAR VE ATILMASI LAZIM GELEN ADIMLAR
a- ATILAN ADIMLAR: D-8 HAMLESİ:
D–8 hamlesi 20. asırda yaşanan zulüm ve acılardan sonra alınması lazım gelen, dersler dikkate alınarak 21. Asra intikal eden çok önemli bir olaydır. Yukarıda Batı medeniyetinin temel özelliklerini belirtmeye çalıştık ve ana karakterinin kuvveti üstün tutmak olduğunu ifade ettik. Batı zihniyeti bu özelliğini G–7 vasıtasıyla yürütmeye çalışmaktadır. Ve geri kalmış ülkelere birçok haksızlıklar yapmaktadırlar. Onları kuvvetsiz gördükleri için önem vermemektedirler. İşte bu sebepten dolayı insanlığın saadeti için yeni bir dünyanın kurulabilmesinin adımının atılması bakımından gelişmekte olan ülkelerin bir etkinlik kazanabilmeleri gayesi ile D–8 kurulmuştur. Şayet 54. Hükümetimiz bir yıl daha devam etseydi Haziran 1998’de D–8 ve G-7’lerle yuvarlak masa toplantısı yapılacaktı. Bu hususta batılı ülkelerin hükümet başkanları ile yapılan hazırlık çalışmaları ile gerekli mutabakatlar tesis edilmişti.
2. cihan harbinin arkasından yapılan 1. Yalta toplantısı yeni bir dünya düzeni kurmak için “Harbin galipleri arasında” yapıldı. Yenidünya düzeni “Hakkı değil, kuvveti üstün tutan” bir temele oturtuldu. Mesela Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Daimi Üyeleri galip devletlerden teşekkül ettirildi. Bu zihniyet yüzündendir ki istenen barış ve mutluluğa erişilemedi. Şimdi dünya yeni bir dönem noktasındadır. 2. Yalta konferansı artık D-8’lerin bayrağındaki 6 temel prensibi esas alarak gerçekleştirilmelidir. Çünkü insanlığın mutluluğu ve kalıcı bir barış içinde yeni bir dünya bu prensiplerle gerçekleşebilir.
Bütün bu açıklamalarımız insanlığın bugünkü bulunduğu noktada ÖZLENEN BİR DÜNYA İÇİN, İSLAM VE BATI DİYALOGUNUN ÖNEMİNİ VE ZORUNLULUĞUNU ORTAYA KOYMAKTADIR. Görülüyor ki beklenen ve özlenen yeni bir dünyanın kurulması artık son derece kaçınılmaz bir hale gelmiştir. Şu anda batı medeniyetinin takındığı tavır ve gidişatla bu ihtiyacın karşılanması mümkün değildir. Çünkü batı medeniyeti temsilcileri hala “SAVAŞ, ÇATIŞMA, ÇİFTE STANDART, TEKEBBÜR, SÖMÜRÜ VE BASKI” zihniyetlerinde yürümektedirler.
b- ATILMASI LAZIM GELEN ÇOK ÖNEMLİ ADIM:
Görüldüğü gibi yeni bir dünyanın kurulması için çok köklü ve gayretli çalışmalar yapılmış ve yapılmaktadır. Önemli olan diyalog yoluyla medeniyetler arası uzlaşma ve işbirliğinin sağlanmasıdır. Bugünkü şartlar altında ve bu anda bunu gerçekleştirmek için ne yapılmalıdır?
Şimdi bu talebi karşılamak üzere görüşümü ve teklifimi arz ediyorum: 1- İnsanlığın bugün bulunduğu noktada beklenen, özlenen yeni bir dünyanın kurulabilmesi için hiç şüphesiz ki her iyi niyetli insan ve ülke elinden gelen gayreti göstermektedir. 2- Bir yandan siyasi sahada bu hususta elden gelen gayretler gösterilirken, diğer yandan fikri sahada çalışma yapılmasına çok büyük ihtiyaç vardır. 3- Çünkü siyasi sahadaki çalışmalar çeşitli güçlükler ortaya koymaktadır. 4- Bunun yerine fikir ve aksiyon adamlarından müteşekkil ilmi ve fikri bir teşebbüsün inisiyatif kullanmasında yarar vardır. Bu yolda faydalı olabilmek için bu teşebbüsleri takip etmek üzere bir diyalog organizasyonu teşkil edilebilir. 5- Bu organizasyon Müslüman ülkelerin seçilmiş fikir ve aksiyon adamlarını içinde toplar, İslam ülkeleri adına diğer ülkelerle temas edecek temsili bir heyet kurar ve bir yandan ilim ve fikir adamları vasıtasıyla “yeni bir dünya düzeni”nin temel esaslarının neler olması gerektiğinin araştırmaları yürütülür. Diğer yandan çeşitli ülkelerle yapılacak olan temasların, program, plan ve ön hazırlıkları yapılır ve takip edilir. Böylece ülkeler arası diyalogun başlaması, zemini ve gelişmesinin sağlanmasına çalışılır.
İşte kurulacak olan Diyalog Enstitüsü bütün bu faaliyetleri yürütmek sureti ile, netice olarak Tablo-17’de gösterilen merkezlerle barış ve işbirliği diyalogları sağlayacak, bütün bunların sonucu olarak gelişmekte olan ülkeler ve gelişmekte olan ülkelerin bir yuvarlak masa etrafında toplanarak yani diğer bir ifade ile D-8’lerle G-7’lerin “ikinci Yalta Konferansı”nı gerçekleştirmek suretiyle yeni bir dünyanın;
“1- Savaş değil, barış!
2- Çatışma değil, diyalog!
3- Çifte standart değil, adalet!
4- Üstünlük değil, eşitlik!
5- Sömürü değil, işbirliği!
6- Baskı ve tahakküm değil, insan hakları, hürriyet ve demokrasi!” Prensiplerini esas almak üzere “Kuvveti Değil, Hakkı Üstün Tutan” bir dünyayı kurmanın gayretini gösterecektir. Bu konuda, Müslüman ülkeler temsilcileri ile mesela Rusya, Çin, Japonya, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerle diyalog çalışmaları geliştirileceği gibi, elbette büyük bir özen ve ihtimamla ABD ve Avrupa Birliği ile yapılacak olan diyalog çalışmalarının da yürütülmesine gayret edilir. TEVFİK ALLAH’TANDIR
.
NOT: Alıntılardan orjinalliği korunanlar çift tırnak içinde gösterilmiş. Önemli bir kısmı da bir köşe yazısının sınırlarını zorlamamak için görüşlerin özüne dokunmamaya dikkat edilerek özetlenmiştir. Bir bölüm içindeki benzer örneklerin de tekrarından aynı amaçla kaçınılmıştır.
Gelecek Hafta : DEĞERLENDİRME ve SONUÇ Bölümleri ile çalışmamız sona eriyor.