Soğuk savaş döneminin son yıllarında televizyonlarda bir CİA, KGB dizileri furyası başlamıştı. Bu gizli örgütlerin tüm kirli çamaşırları ortaya dökülüyor, ne kadar güçlü ve acımasız oldukları gözler önüne seriliyordu. Tabii ki asıl amaç ne kadar güçlü olduklarını beyinlere kazımaktı. Bunu ancak bu dizilerin bu örgütlerce çevirtilip, müttefik ve üçüncü dünya ülkelerinin televizyonlarında para verilerek (alınarak değil) dünyaya izlettiklerini öğrenenler anlayabildi.
Aynı oyun yıllardan beri Masonlar tarafından da oynanmaktaydı. Masonluk aleyhinde(!) kitaplar yayınlanır, sayfalar dolusu mason listeleri verilirdi. İşin garibi, bu kitapların yazarlarının (mesela Türkiye’de C.Rifat Atilhan merhum gibi bir-iki isim hariç) çoğunun mason oluşu idi. Sonuçta iki şey ortaya çıkıyordu: Ya listelerde, sevilen veya daha önce size sevdirilen bazı isimlere bakarak masonluğa ve masonlara sempati duyarsınız. Ya da anlatılanlar karşısında dehşete düşer ve masonların elinden kaçmanın mümkün olmadığı kanısına varırsınız. Zaten asıl amaç da bu idi: Korkunun saltanatı…
Bütün insanlığın bundan zarar gördüğü orta idi. Peki yararlananlar hiç yok mu idi? Olmaz mı? Tabii ki bu saltanatın mimarları. Yani Siyonizm… Yani İblis’in Âdem (AS) neslinden gelme müttefikleri.
Kitaplı-kitapsız hangi dini araştırırsanız araştırın; hepsinde de Hak-batıl mücadelesinin (değişik adlarla da olsa) hikâyesini bulursunuz. Peygamberli dinlerde bu mücadele apaçık anlatıldığı gibi, peygamberlerin mesajının İblis’in adamlarınca değiştirilmesiyle oluşturulan yozlaşmış dinlerde de bu mücadele hemen göze çarpar. Mecusilik ve Şamanizm gibi düalist dinlerde ilahi güç ve egemenlik ikileştirilir. Mecusilikteki Âhuramazda (iyilik ilahı) ile Ehrimen (kötülük ilahı, şeytan) arasında, Şamanizm’deki iyilik ilahı Gök tanrı ile Yersular denilen kötü ruhlar arasında kâinatın egemenliğinin paylaşıldığı gibi. Bugün bu iki dinin eski mensupları olan milletlerin hepsinde de Nevruz bayramının olması bir tesadüf değildir. Çünkü Nevruz, iyilik tanrısının evrenin egemenliğini güz gelince tekrar devretmek üzere kötülük tanrısından devraldığı gündür.
Bu dinlerin mensuplarından bir kısmının Müslüman olduktan sonra başka gerekçeler yakıştırarak bu bayramı gündemde tutmaları birer aldatmacadan başka bir şey değildir. Amaç korkunun saltanatının devam etmesi; bahar ve yazda gününü gün edenlerin, güz gelince ve kış boyunca kötülüğe teslim olmaya hazırlanmasıdır.
İşin kötüsü bu teslimiyetin bir inanç konusu haline getirilmesidir. Kötünün egemenliğinden kaçışın mümkün olmadığı, onun iyilik tanrısıyla bile baş ettiği, onunla egemenliği paylaştığı korkusunun din haline gelmesidir. Böylece dinler ılımlılaştırılmaya, dindarlar “light”laştırılmaya çalışılmakta ve “korkunun saltanatı”nın mimarlarınca hazmedilmeye hazır yumuşak lokma haline getirilmeye çalışılmaktadır.



