Son günlerde okumakta olduğum iki kitap ve toplum olarak içinde bulunduğumuz durum beni bu başlığı atmaya zorladı. Sözünü ettiğim kitaplardan birincisi; Kum saati yayınları arasında çıkmış olan “Siyon Liderlerinin Protokolleri” ki daha önce özet bir neşrini okumuştum.
Bu okuma beni ilkokul yıllarından beri okuyup belleğimize yerleştirdiğimiz o, Fatih’in İstanbul’un kuşatılması kararının, tebdili kıyafetle Edirne çarşısında yaptığı araştırma ile bu milletin üstün ahlâkî meziyetlerini gördükten sonra iyice pekişmesi olayına götürdü. Oradan da, önce "şu iki sınıf; âlimler ve yöneticiler bozulmadıkça ümmetim bozulmaz" hadisi şerifine, sonra da; çok zaman geçmeden ahlâkın bozulmaya başladığı sürece. O süreç, aslen bir Kırım Yahudi’si olan Hürrem Sultan’ın kınalı parmaklarının devlet işlerine karışmasıyla başlamıştı. Bu müdahale hemen yanında adam kayırmayı getirmiş, bunu rüşvet takip etmiş, rüşvet ise kısa zamanda bütün bozulma ve kokuşmaların kapısını açmıştı. Öyleki, hemen o günlerde, Kanuni’nin devri saltanatında büyük şair Fuzuli hükümdara gönderdiği “Şikâyetname”sinde; “selam verdim rüşvet değildir deyu almadılar” diye dert yanıyordu.
Ondan sonra da ahlâk günden güne bozuldu da bozuldu. Onunla birlikte yönetim de bozuldu, eğitim de bozuldu, askeriye de bozuldu, daha pek çok şeyler bozuldu. Arada bir içimizi ferahlatan örnek şahsiyet ve olaylarla da karşılaşırız ama bunlar da çok az sayıda ve etkileri sınırlı şeylerdir. İşte yakın tarihimizden bir örnek:
1950'lerin son yıllarıdır. Merhum Adnan MENDERES başbakandır ve büyük oğlu Yüksel MENDERES yurt dışında yapmakta olduğu yüksek siyaset öğrenimini tamamlayarak dönmüştür. Döner dönmez de babasına düşüncesini açar:
—Baba ben ticaret yapmak istiyorum." İstek yakın çevrede örnekleri de olan bir şeydir. Çünkü cumhurbaşkanı Celal BAYAR'ın oğlu Turgut İsviçre'de, eski cumhurbaşkanı ve ana muhalefet partisi lideri İsmet İNÖNÜ'nün oğlu Ömer de Amerika'da ticaret yapmaktadırlar. Ama baba Menderes'in cevabı olumsuz ve kesindir:
—Hayır, bir başbakanın oğlu ticaret yapamaz. Ya git Aydın'da çiftliğin başına geç, ya da gel Ankara'da devlet memuru ol." Oğul Menderes babasının sözüne uyar ve Diş İşlerinde, yaptığı öğrenime uygun bir görevle memur olur.
Bu tablo, son birkaç asırdır nesli kesilmiş devlet adamlarının sergileyebileceği bir tablodur. Ancak dediğim gibi bu tür olaylara son asırlarımızda hem çok az rastlarız, hem de çok sınırlıdırlar. Çünkü merhum kendisi bu tür pisliklerden uzak kalmaya çalışsa da, etrafı, partisinin ocak-bucak başkanlarına varıncaya kadar öylesine o pisliğe bulaşmıştı ki, bunlar, hem jakobenler tarafından siyasetin budanmasının gerekçelerini teşkil etmiş, hem de o jakobenlerin kapı kullarının da propagandasıyla halkın siyasetten ve siyasilerden nefret ettirilmesine zemin hazırlamıştı. Hâlbuki o jakobenlerin devri saltanatı olan tek parti döneminden bu millet çok çekmişti ve o devirdeki yolsuzluk ve hırsızlıklar, DP döneminde yapılanları gölgede bırakacak cinstendi. Bunu da okuduğumdan söz ettiğim diğer kitaptan, bir Etkin Kitaplar yayımı olup Taceddin Ural tarafında kaleme alınmış olan “Ankara Dukalığı”ndan öğreniyoruz. Gerçi bu bilinmeyen bir şey değildi ama Sayın Ural bu gerçeği belgeleriyle ve bütün çıplaklığı ile ortaya koymuş.
Asırlar var ki biz örnek devlet adamlarına hasretiz ve böyle örnek tabloları görme özlemi içindeyiz. Kırk yılda bir böyle birini "hah işte bulduk" diyerek bağrımıza basma heyecanımız da birileri tarafından kısa sürede kursağımızda bırakılmaktadır. Bu kısa süreli sevinmeye, hemen arkasından da sevincimizin kursağımızda kalmasına ve peşinden kene, sülük ve benzeri tufeyli soy ve boyların devlet ve milletin sırtına karargâh kurmalarını med-cezir gibi daha çok seyretmeye mahkûmuz gibime geliyor. Çünkü önce ahlâk bozuldu. "Siz nasılsanız öyle yönetilirsiniz" ve "şu iki sınıf; âlimler ve yöneticiler bozulmadıkça ümmetim bozulmaz" uyanlarını göz ardı ettiğimiz günden beri bu böyledir ve "önce ahlâk" sloganıyla yediden yetmişe herkesi kapsayan bir manevi inkılâp yapmadıkça da maalesef böyle olmaya devam edecektir.



