SON DAKİKA
Anasayfa | Künye | Bizi Tanıyın | Sitene Ekle | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle
    Gazete 1. Sayfaları
Yazı Karakteri Boyutu:
   
06 Ocak 2008 Pazar 10:58
  Mehmet Ali ÖZTÜRK
  Araştırmacı-Yazar
DİNLERARASI DİYALOG GERÇEĞİ IX
 
 
5. DİYALOG TARAFTARLARININ ÖNE SÜRDÜĞÜ DELİLLERE İTİRAZLAR:

Diyalog meselesi söz konusu edildiğinde ülkemizde diyalog faaliyetlerini yürütenler tarafından, bu faaliyetlerin "meşruiyetini", hatta "elzemiyetini" ifade ettiği ileri sürülen argümanlara kısaca atf-ı nazar etmek istiyorum, diyen Dr. Ebubekir Sifil, bu konudaki itirazlarını şöyle sıralıyor:

            Ehl-i Kitap'la aramızdaki "ortak kelime" 
            Diyalog faaliyetlerine Kur'an'dan zemin teşkili için "(Resulüm) de ki: "Ey Ehl-i Kitap! Sizinle aramızda müşterek olan bir söze gelin: Allah'tan başkasını mabud tanımayalım, O'na hiçbir şeyi ortak kılmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın…" mealindeki 3/Âl-i İmrân, 64. ayetinin sıkça kullanıldığı dikkat çekiyor. "mübâhale ayeti"nden hemen sonra yer alan bu ayetin diyalog faaliyetlerine delil yapılmasının tam bir "el çabukluğu" örneği olduğunu söylemek zorundayız. Zira ayetin ne mantuk ne de mefhumu, bugün müşahede ettiğimiz tarzda bir "diyalog"a geçit vermektedir. Önce ayetin "mefhum"undan başlayalım: Eğer "Allah'tan başkasını mabud tanımamak, O'na hiçbir şeyi ortak kılmamak ve insanları ilah edinmemek" Müslümanlar ile Ehl-i Kitap tarafından herhangi bir farklılık arz etmeyecek tarzda kabul gören ortak hususlar olsaydı, "gelin bu hususlar üzerinde birleşelim" demenin hiçbir anlamı olmazdı. Şu halde burada, Ehl-i Kitab'a, çarpıttıkları, tahrif ettikleri bir gerçek hatırlatılıyor olmalıdır. Nitekim 66. ayette Ehl-i Kitab'ın, "hakkında bilgi sahibi oldukları hususlarda tartıştığı" dile getirilmektedir. Yani ayetin ilk muhatapları olan Ehl-i Kitap, mezkûr üç nokta üzerinde yapılan tahrif faaliyetinin bilincindedir. Ayetin mantukuna gelince, dikkat edilirse burada Ehl-i Kitab'a bir çağrı var: "Gelin" diyor ayet. Yani Efendimiz (s.a.v)'e bir noktada sabit durması ve Ehl-i Kitab'ı da o noktaya çağırması emir buyruluyor. Buradaki "Gelin!" çağrısı, ayetten, biraz bizim gitmemiz, biraz onların gelmesi suretiyle bir "ortak nokta"da buluşulması tarzında bir diyalog çıkarılmasını kesinlikle engellemektedir. Eğer bu ayetten hareketle dinler arasında bir diyalog faaliyeti başlatılacaksa, Müslümanların, muhataplarına öncelikle ayette ifade buyurulan çağrıyı, Tevhidî konumlarını muhafaza ederek yapmaları gerekir. Bu ayetten anladığımız odur ki, Müslümanlarla diğer din mensupları arasındaki ilişki, onları tanıma ve anlama gayesine matuf ve bundan ibaret bir "diyalog" değil, "tebliğ" zemininde yürütülmelidir. Üstelik Yahudileri ve Hıristiyanları tanımak ve anlamak için dinî metinlerimiz ve tarihsel tecrübemiz hangi noktalarda yetersiz kalmıştır ki, bugün böyle bir diyalog sürecine ihtiyaç duyulmaktadır? "Ehl-i Kitap hakkındaki ayetler günümüzde yeni bir bakış açısıyla ele alınmalıdır" diyenlerle Kur'an'ın "tarihsel bir metin" olduğunu söyleyenler arasında nasıl bir fark vardır?[1]

 

            Aytunç Altındal da Müslümanlarla Hıristiyanların ortak bir âmentüleri olmadığını şöyle açıklıyor: İslamiyetin bir amentüsü var. Hıristiyanlığın da bir amentüsü var mıdır? Vardır. Latince “credo” kelimesi amentü yerine geçiyor. Bu “credo”yu bulan 1. yüzyılın sonu 2. yüzyılın başında yaşamış olan Teltulian’dır. Bu şahıs zengin ve son derece parlak bir bilimadamı olmasına rağmen Hıristiyan dinine geçtiğini söylüyor. Bunun üzerine kendisine “Yahu! Sen aklı başında bir adamsın. Bu işi nasıl yaptın?” denilince şu ünlü cevabı veriyor; “Credo Quia Absurdum Est”. Burada şunu demek istiyor: “Siz, benim dinime saçma, zırva, akıl almaz, diyorsunuz. Ben de bu dine akıl almaz, zırva olduğu için iman ettim.” O günden bu yana hristiyanlığın amentüsü “inançlarımın zırva olduğunu bildiğim halde iman ediyorum” demektir. Yani bir olayı bilmem gerekmez, doğru olması da gerekmez, önemli olan benim iman etmemdir, bu. Dolayısıyla Müslümanların amentüsü ile şu Hıristiyan amentüsünün bir ve aynı olduğunu söyleyebilmek için saçmalamak lazımdır.[2] 

            Diyalog yanlılarının bu bapta “aynı Allah'a inanıyoruz” şeklindeki söylemlerine de Mahmut Toptaş şu cevabı veriyor:  “Aynı Allah'a inanmıyoruz”…
            Bütün hahamlar, papa ve papazlar "yorulan" bir tanrıya inanırlar. Buyurun okuyun: "Çünkü ben, RAB yeri göğü, denizi ve bütün canlıları altı günde yarattım, yedinci gün dinlendim. Bu yüzden Şabat Günü'nü kutsadım ve kutsal bir gün olarak belirledim." (Tevrat, Yaratılış, 2/1–3; Çıkış, 31/7) Yorgun tanrı o sinirle Şabat/Cumartesi günü çalışanların öldürülmesini istemiş:  "Şabat Günü çalışan herkes kesinlikle öldürülmelidir." (Çıkış, 31/14)

Bütün hahamlar, papa ve papazlar, Yakup aleyhisselama güreşte yenilen bir tanrıya inanırlar: “Yakup o gece kalktı; iki karısını, iki cariyesini, on bir oğlunu yanına alıp Yabbuk Irmağı'nın sığ yerinden karşıya geçti. Onları geçirdikten sonra sahip olduğu her şeyi de karşıya geçirdi. Böylece Yakup arkada yalnız kaldı. Bir adam gün ağarıncaya kadar onunla güreşti. Yakup'u yenemeyeceğini anlayınca, onun uyluk kemiğinin başına çarptı. Öyle ki, güreşirken Yakup'un uyluk kemiği çıktı. Adam, «Bırak beni, gün ağarıyor» dedi. Yakup, "Beni kutsamadıkça seni bırakmam" diye yanıtladı. Adam, "Adın ne?" diye sordu. “Yakup!” Adam, «Artık sana Yakup değil, İsrail denecek» dedi, "Çünkü Tanrı'yla, insanlarla güreşip yendin." Yakup, "Lütfen adını söyler misin?" diye sordu. Ama adam, "Neden adımı soruyorsun?" dedi. Sonra Yakup'u kutsadı. Yakup, "Tanrı'yla yüzyüze görüştüm ama canım bağışlandı" diyerek oraya Peniel  adını verdi. Yakup Peniel'den ayrılırken güneş doğdu. Uyluğundan ötürü aksıyordu. (Yaratılış: 32/22–32) Yahudi ve Hıristiyanlarca kabul edilen Tevrat’a göre Yakub aleyhisselamla güreşe tutuşan ve sonunda Yakub aleyhisselama yenilen tanrı ile yerin göğün hâkimi Allah aynı değildir. Bizim iman ettiğimiz Allah, "Allah'ın size verdiği rızklardan helal ve temiz olarak yiyin ve Allah'ın nimetleri için Allah'a teşekkür edin" (Nahl: 114) derken onların uydurdukları tanrı: "Ve milletlerin sütünü emeceksin ve kralların memesini emeceksin…" (İşaya 60/16) diyor ve bunlar da milletlerin kanını ve ülkelerin yeraltı ve yerüstü servetlerini emiyorsa onların tanrısı ile bizim iman ettiğimiz Allah aynı değildir.

            Oryantalistlerin makalelerinden İslam dinini öğrenen biri bana "Bizim ilahımızla sizin ilahınız tektir" (Ankebut: 46) ayetini delil getirmeden ayetin tamamını okusun. Bu ayet "Bizi ve sizi yaratan, yaşatan, yöneten Allah birdir. Siz, tutuyorsunuz Hz. İsa'yı "Allahın oğlu yaparak kâfir oluyorsunuz" anlamınadır. İsterlerse şu ayetin tefsirine bir baksınlar: (Maide: 73)

            Kur'an-ı Kerim'in davetine uygun hareket etmek istiyorsanız buyurun mektubunuza Allah'ın davet ayetini yazınız: "De ki: "Ey kitap ehli, Allah'tan başkasına kulluk yapmamak, hiçbir şeyi Ona ortak koşmamak, Allah'tan başka ba'zımız ba'zımızı Rab edinmemek için, bizimle sizin aranızdaki ortak bir kelimeye geliniz. Eğer yüz çevirirlerse- "Şahit olun biz Müslüman'ız" deyin." (Âl-i İmran: 64) Örnek olarak sevgili peygamberimizi alırsanız o takdirde Vatikan'da para yönetiminden başka hiçbir şeye gücü yetmeyen, makama değil, sevgili peygamberimizin Bizans, İran, Habeşistan imparatorlarına yazdığı gibi siz de mektubunuzu Amerika cumhurbaşkanına yazınız ve mektubunuzu mutlaka bu son ayetle sonlandırınız.[3] 
 

Ebubekir Sifil’in itirazlarını sıralamaya devam ediyoruz:

 

Efendimiz (s.a.v)'in tebliğ faaliyetleri

Hz. Peygamber (s.a.v)'in, İslam'ı tebliğ maksadıyla çeşitli kabilelere gitmesi, Ebû Cehil gibi müşriklerin ayağına kadar defalarca gitmekten imtina etmemesi de dinlerarası diyalog faaliyetlerine dayanak yapılmaya çalışılan hususlar arasında bulunuyor. Oysa bu ve benzeri hususların, Tevhid'i tebliğ amacına yönelik olduğu ve esasen bir peygamber olarak Efendimiz (s.a.v)'in en temel görevinin tebliğ olduğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda bu argüman kendiliğinden buharlaşacaktır. Eğer bugünkü diyalog taraftarları "Tevhid'i tebliğ" maksadıyla hareket ettiklerini söyleyecek olurlarsa, "tanıma, anlama ve hoşgörme" söylemini nereye terk ettiklerini sormak gerekir. Ve yine sormak gerekir: Hz. Peygamber (s.a.v)'in, tebliğ maksadıyla gittiği yerlerde muhataplarını "tanıma, anlama ve hoşgörme" tavrında olduğunu gösteren bir belge var mıdır?
 

Necran heyeti meselesi

Bir diğer argüman da Hz. Peygamber (s.a.v)'in Necran hristiyanları ile görüşmesi ve kendilerine ibadet etmeleri için Mescid-i Nebi'yi tahsis etmesi olayıdır. Necran hristiyanlarını Medine'ye getiren eğer Hz. Peygamber (s.a.v)'in onları iman ile cizye arasında bir seçim yapmaya çağıran mektubu ise, olay daha başından diyalog zemininden uzak bir tarzda başlamış demektir. Zira burada da "tanıma, anlama ve hoşgörme" söylemi ile taban tabana zıtlık teşkil eden bir durumun mevcudiyetini teslim etmek zorundayız. Akabinde Necran heyeti Medine'ye geldiğinde, sırf üzerlerindeki ipek giysiler ve altın takılar sebebiyle Hz. Peygamber (s.a.v)'in kendileriyle konuşmayı reddetmesini "diyalog ve hoşgörü"nün neresine yerleştirebiliriz? Nihayet ipek ve altınları çıkardıktan sonra huzura kabul edilen heyetle Efendimiz (s.a.v) arasındaki söz dönüp dolaşıp Hz. İsa (a.s)'a geldiğinde Âl-i İmrân, 59–61. ayetleri nazil oldu: "Allah katında İsa'nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı; sonra ona ‘Ol!’ dedi ve (o da) oluverdi. (Bu), Rabb'inden gelen bir gerçektir. Öyleyse şüphecilerden olma! Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda tartışanlara, ‘Gelin, sizler ve bizler de dahil olmak üzere, karşılıklı olarak çocuklarımızı ve kadınlarımızı çağıralım; sonra da dua edelim de Allah'tan yalancılar üzerine lanet dileyelim’ de." Hz. İsa (a.s) hakkında muhataplarına Kur'an'daki sarahati ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in net tavrını izhar etmeye yanaşmayan/izhar edemeyen diyalogcuların Necran heyeti hadisesini diyaloga delil getirmesi ne kadar tutarlıdır? Necran heyeti, öyle görünüyor ki Medine'ye İslam'ı kabul etmek üzere değil, "bir orta yol bulabilme ümidiyle" gelmiştir. Bu niyetle başlayan macera, sonunda en temel anlaşmazlık konularından biri olan Hz. İsa (as.)'nın kimliği/kişiliği noktasına gelip dayanmıştır. Bu noktada inen yukarıdaki ayetler, Efendimiz (s.a.v)'e –aralarında kendisinin Hak Peygamber olduğunun farkında bulunanlar da olduğu halde–, bu heyet hakkında "diyalog, tanıma, anlama ve hoşgörü"yü değil, "karşılıklı lanetleşme"yi, yani köprüleri atmayı emretmektedir, neden? Nihayet "mübâhale ayeti"nin gereğini icra etmek için Efendimiz (s.a.v), yanına torunları, Hz. Fatıma ve diğer bazı eşleri (Allah hepsinden razı olsun) bulunduğu halde karşılıklı lanetleşmek için yola çıktı. Ancak durumun vehametini sezen heyetten bazıları, başlarına gelecek büyük belayı savuşturmak için Hz. Peygamber (s.a.v)'e "anlaşma" teklif ettiler ki, bence diyalog faaliyetleri ile Necran heyetinin Medine macerası arasında kurulması gereken ilişkinin tam bu noktada aranması gerekir. Bu teklif üzerine Efendimiz (s.a.v)'in yazdırdığı anlaşma metni şöyle: "Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu, Allah'ın elçisi Peygamber Muhammed'in Necran (halkına) yazısıdır. Onların bütün mahsulleri, sarı, beyaz, siyah her çeşit nakitleri ve köleleri hakkında Resulullah'ın hükmü, onlara ihsanda bulunmaktır. Bin adet Recep, bin adet de Safer ayında olmak üzere ikibin adet elbise verecekler; her bir elbise kırk dirhem (bir okiyye) değerinde olacaktır. Elbiselerden haraç vergisini aşan ve okiyyelerden eksilen olursa, hesaplanacaktır. Haraç olarak ödedikleri zırhlar, atlar, binek hayvanları ve diğer eşyalar hesaplanarak onlardan alınacaktır. Necranlılar elçilerimi yirmi gün ve daha az müddetle ağırlayacaklar ve hiçbir elçi otuz günden fazla tutulmayacaktır. Yemen'de bir savaş ve olay vuku bulursa otuz adet zırh, otuz adet at ve otuz adet deve ödünç olarak vereceklerdir. Vermiş oldukları zırh, at ve bineklerden telef olanlar tazmin edilmek suretiyle Necranlılar'a geri verilinceye kadar elçimin kefaleti altındadır. Necranlılar'ın canları, dinleri, vatanları, malları, burada bulunanları ve bulunmayanları, aşiretleri ve onlara bağlı olanlar, Allah'ın himayesi ve Peygamber Muhammed'in emanı altındadırlar. Şu an içinde bulundukları hallerine müdahale edilmeyecek, dinlerinden ve haklarından hiçbir şey değiştirilmeyecektir. Ne bir piskopos bu görevinden, ne bir rahip rahipliğinden, ne de bir kilise bakıcısı bu görevinden alınacaktır. Ellerinde bulunan az ya da çok her şeyleri kendilerinindir. Artık ne geçmişten dolayı bir töhmet, ne de kan davası vardır. Onlar savaş için çağırılmayacak, mahsullerinden de ondabir vergi alınmayacaktır. Yurtlarını başkalarının askerleri çiğnemeyecektir. Kim hakkını isterse zulmetmeden, zulme de uğramadan insaf ile hükmedilecektir. Bundan sonra kim faiz alırsa benim emanımdan çıkmış demektir. Onlardan hiç kimse diğerinin yerine cezalandırılmaz. Necranlılar, üzerlerine aldıkları yükümlülükleri yerine getirip iyi hal üzere devam ettikleri sürece bu sayfada yazılı olan hususlar Allah'ın emri gelinceye kadar Allah'ın himayesi Resulullah Peygamber Muhammed'in emanı altındadır."
 

İslam'a davet mektupları

Efendimiz (s.a.v)'in, çeşitli kişilere hitaben yazdığı, literatüre "İslam'a davet mektupları" olarak geçmiş bulunan mektupların dinlerarası diyalog faaliyetlerine "meşruiyet" gerekçesi yapılması, en hafif tabiriyle "çarpıtma"dır. Eğer bu mektuplar diyalog faaliyetlerine gerekçe yapılmaya uygunsa, bu faaliyetleri yürütenlerin, muhataplarına bu mektupların muhtevasında gördüğümüz tavrı aynen takınması, yani evvelemirde onları Tevhid'e çağırması gerekir. Yoksa bu mektupları diyaloga referans olarak takdim etmenin kabul edilebilir bir yanı olamaz. Hz. Peygamber (s.a.v)'in, herhangi bir Ehl-i Kitap grup ile –bugün yapıldığı tarzda– kendilerini İslam'a çağırmaksızın "sizi olduğunuz gibi kabul ediyorum" tavrıyla diyalog kurduğunu gösteren bir belge var mıdır? Temel görevi "tebliğ" olan peygamberlerin, insanları Hakk'a çağırmaksızın, onları oldukları hal üzere kabullendiğini söylemek, görevlerini yapmadıklarını söylemekten farksızdır!

Eğer "tebliğ eşittir diyalog"sa, dinlerarası diyalog faaliyetlerinin üzerine inşa edildiği "tanıma, anlama, hoşgörme" gibi temel söylemler arasında niçin "tebliğ"e yer yok? Yıllardan beri yürütülen bu faaliyetler meyanında "tebliğ" anlamına gelebilecek bir tavra niçin tesadüf edilmiyor? Eğer "tebliğ eşittir diyalog" değilse, Tevhid'e davetten başka hiçbir anlama gelmeyen bu mektupları niçin "tebliğsiz diyalog" faaliyetlerine gerekçe olarak kullanıyorsunuz?
 
Medine vesikası
Her şeyden önce bu vesikanın, daha önce merkezî bir yönetime sahip bulunmayan Medine ahalisi için yepyeni bir sistem inşa ettiğini görüyoruz. Bu sistemde Hz. Peygamber (s.a.v) ve Müslümanlar "metbu" (tabi olunan), diğerleri ise "tabi" konumundadır. Bu o kadar böyledir ki, bu vesika, Yahudi kabilelerini kesinlikle müstakil varlıklar olarak tayin ve tavsif etmemekte, aksine Müslüman Arap kabileleri ile müttefik olan Yahudi kabilelerinin birtakım hak ve sorumluluklarından söz etmektedir. Hatta Yahudilerin özellikle siyasî bağımsızlıklarını kısıtlamıştır. Dolayısıyla Yahudilerin bu vesikada, Müslümanlarla eşit konumda olduğunu söylemenin imkânsız olduğu açıktır… Yahudilerin, mezkûr vesikanın iki maddesinde geçen "Allah'ın Resulü Muhammed" (s.a.v) tabirini kabul etmiş olmaları dahi bu vesikanın diyalog faaliyetlerinin meşruiyetine delil olarak kullanılmasının "akla ziyan" bir iş olduğunu ortaya koymaya yeterlidir! Yine bu meyanda mezkûr vesikada zikredilen kimseler arasında vuku bulabilecek bütün anlaşmazlıklarda veya öldürme hadiselerinde konunun "Allah'a ve Resulü'ne götürülmesi"nin hükme bağlanmış olması, altı çizilmesi gereken hususlar arasında bulunmaktadır. Öyle görünüyor ki, diyalog faaliyetlerinin Medine vesikasına dayandırılması çabası, bu vesikada Yahudiler'in dinî hayatlarına karışılmayacağının hükme bağlanmış olmasından kaynaklanıyor. Ancak burada İslam'ın, "tabi (Gayrimüslimler) ile metbu (Müslümanlar)" arasındaki ilişkiyi düzenleyen hükümleri bahis konusudur. Dinlerarası diyalog faaliyetlerinin yürütüldüğü konjonktür için ise iki şıktan biri geçerlidir: Ya esasen böyle bir "tabi-metbu ilişkisi" yoktur veya bu ilişki bugün için tersinden yürümektedir; yani Müslümanlar tabi, Gayrimüslimler metbu durumundadır. Şu halde bu vesika da diyalog faaliyetlerine dayanak teşkil etmeye elverişli olmamalıdır.[4]
 

Ehl-i Kitabı veli edinmek

            Dinlerarası Diyalog söz konusu olunca en çok kullanılan delillerinden biri de bu Kur’anî kavram. Konuyla ilgili ayetler, Diyalogdan yana olanlarca yalın anlamıyla “dost edinmemek” ve/veya “idareci edinmemek” anlamları öne çıkarılıyor. Dr. Ebubekir Sifil’e gelince, o bu konudaki ayet-i kerimeleri sıraladıktan sonra şu açıklamalarda bulunuyor:

Kur’an, kâfirlerin üzerinde hareket ettiği zemini ele veren ilginç bir durumdan bahseder: “Onlara yeryüzünde fesat çıkarmayın dendiği zaman, “Biz ancak ıslah edicileriz” derler.” (2/11) Müfessirlerin belirttiğine göre yukarıdaki ayette geçen “ifsat”, Allah Teala’ya isyan ve günah anlamındadır. Yeryüzünün düzen ve dengesi Allah Teala’ya itaat ile kaimdir. İsyan söz konusu olduğunda bu düzen ve denge bozulur. Yine yukarıdaki ayetin tefsiri sadedinde Selmân el-Fârisî (r.a) şöyle demiştir: “Bu ayette anlatılanlar henüz gelmemiştir.” İbn Cerîr et-Taberî, onun bu ifadesini şöyle açar: Selman (r.a)’ın kasdettiği şudur: Ayette özellikleri zikredilenler, fesat çıkarmak bakımından Hz. Peygamber (s.a.v) döneminde yaşayanlardan daha şedit ve etkindir. Büyük müfessir ve müctehid İbn Cerîr et-Taberî (rh.a)’in günümüzü resmettiğini görmemek için ya gözü veya gönlü kapalı olmak gerekir! Kâfirlerin değer sistemine, ıslahı ifsat, ifsadı da ıslah olarak gören bir mekanizma hakimdir. Bu sebeple yeryüzüne nizamat vermeyi hedefleyen projeler üretip dünyanın canına okurken aslında ıslah ettiklerini ileri sürerler. Bu sebeple İslâm ile bir arada kullanmaya özen gösterdikleri –ve kendi imalatları olan– “şiddet”, “terör”… gibi kavramları kendi ıslah anlayışlarının zemini ve meşruiyet gerekçesi olarak görürler… Et-Taberî, ilgi çekici bir noktaya parmak basar: Yeryüzünde fesat çıkarmanın birçok şekli vardır. Mü’minlerin kâfirleri veli edinmesi de yeryüzünde fesat çıkarmak cümlesindendir. Allah Teala şöyle buyurur: “Allah’a ve ahret gününe iman eden hiçbir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa, Allah’a ve Resulü’ne düşman olan kimselerle dostluk ettiğini göremezsin.” (58/22) Hz. Ömer (r.a)’in, gayrimüslim bir yardımcı edinen valisi Ebû Musa el-Eş’arî (r.a)’ı azarlaması ve ardından (Mâide, 51) ayetini okuması ilginç bir örnektir.

Tam bu aşamada Bediüzzaman’ın Münâzarât’daki itirazına değinmek yerinde olacaktır. Bediüzzaman, Meşrutiyet sonrası Meşrutiyet’in niçin desteklenmesi gerektiğini anlatmaktadır. Muhataplarından varit olan bir soru söz konusu olur: ‘Kur’an Ehl-i Kitap’la dostluk kurmayı yasaklamaktadır. Meşrutiyet ise onlarla müsavat (eşitlik) ilişkisini öngörmektedir. Burada bir çelişki yok mudur?’ Bediüzzaman’ın verdiği cevap bu ayetin ifadesinin mutlak olduğu, dolayısıyla takyide müsait olduğudur. Bediüzzaman burada önemli olan bir hususun altını çizer ve anlam olarak şöyle der: ‘Bu ayetin hükmünün mutlak olmadığı şuradan bellidir ki, Müslümanlar Ehl-i Kitap kadınlarla evlenebilir. Bir kimsenin böyle bir hanımı olsa elbette sevecektir.’[5] Burada durup hadiseyi somutlaştıralım ve Hristiyan bir kadınla evli bulunan bir mü’minin evlilik hayatı üzerinde biraz düşünelim. Akşamları eve geldiğinde ortalık içki kokusundan geçilmiyor. Evde muntazaman domuz eti pişiyor; Noel ve Paskalya törenleri aksatmadan kutlanıyor. Hristiyan kadın, kendi inancına göre mübah/helal olan fiilleri işliyor ve Müslüman koca bundan şikâyet etmeden mesut bir hayat sürüyor! Evin idaresinin, üçüncü şahıslarla ilişkilerin, çocukların yetiştirilme tarzının ve buna benzer hususların ne anlam ifade ettiği üzerinde ayrıca durmaya gerek yok. Zira tek başına bu husus bile Ehl-i Kitab’a mensup bir kadınla evliliğin nasıl bir zemin üzerine oturması gerektiği konusunda bize net bir fikir verecek mahiyettedir.

 Şurası açık ki bir müslümanla evlenmeyi kabul etmiş kitabî bir kadın –teoride olmasa bile pratikte– kendi dinindeki birtakım mübahları/helalleri terk etmeyi göze almış demektir. Aksi halde böyle bir evlilik çürük bir zemin üzerine kurulmuş olacaktır.

İbnu'l-Hümâm bu noktaya parmak basar ve anlam olarak şöyle der: Hz. Ömer (r.a) Ehl-i Kitap kadınlarla evlenen bazı sahabîleri bundan men ederken, bu kadınlarla evlenmenin haram olduğunu söylememiştir. Onun dikkate aldığı husus şudur: Böyle bir evlilik yapan müslüman için gayrimüslimlere karışma (onların hayat tarzlarını içine sindirme) durumu söz konusu olacak; ayrıca böyle bir evlilik çocuklar için risk teşkil edecektir. Zira küçük yaştaki çocuk annesine daha düşkündür. Dolayısıyla annesinin dini üzere yetişecektir. Bütün bunlar birer "fitne" durumudur.

Bu sebeple ulema, evla olan davranışın Ehl-i Kitab'ın kestiğini yememek ve kadınlarıyla evlenmemek olduğunu söylemiştir. Bu hüküm, Kur'an'ın getirdiği cevazla çatışma teşkil etmez. Zira Kur'an'ın hükmü, her durumda ve herkes için yerine getirilmesi gereken bir "emir" değil, gerektiği zaman başvurulabilecek bir "izin/ruhsat"tır. Dolayısıyla kâfirleri dost edinmeme emri veren ayetle Ehl-i Kitap kadınla evliliği serbest kılan ayet arasında herhangi bir çatışmanın söz konusu olmadığını söylemek durumundayız. Bir de ulemanın bu hükmün münhasıran "zimmî" statüsündeki Ehl-i Kitap kadınlar için geçerli olduğuna, Daru'l-harp'te ikamet eden kitabî kadınların ise bu hükmün dışında tutulduğuna dikkat edilmelidir.

Şu halde ilgili ayetlerin nüzul sebebi ile irtibatını, uygulamayı ve ulemanın dikkat çektiği noktaları da dikkatte tutarak Ehl-i Kitab'ın veli edinilmemesi durumunun çerçevesini şöyle çizmek yanlış olmasa gerek: Ehl-i Kitap ve daha genelde bütün gayrimüslimlerin Müslümanlar tarafından dost, sırdaş, yaran edinilmesi yasaklanmıştır. Bu durum, onların özellikle zimmî statüsünde bulunan kesimiyle sınırlı olarak uzmanlıklarından istifade etmek, iffetli kadınlarıyla evlenmek, kestiklerini yemek tarzında ilişkiler kurulmasına mani değildir. Ancak bunun da genel geçer bir serbesti olarak algılanması doğru değildir. Evla olan, bu türlü ilişkilerin "ihtiyaç" durumuyla sınırlı olarak kurulmasıdır.

İslam'ın Batı tarafından bilinçli ve amaçlı bir şekilde "küresel düşman/tehdit" olarak ilan edildiği ve hemen bütün politikaların bu zeminde şekillendirildiği günümüzde, genel olarak gayrimüslimlerle, özel olarak da Ehl-i Kitap ile ilişki kurarken daha bir dikkatli olmak durumundayız. Kur'an'ın onların tabiatı hakkında bize verdiği haberleri "tarihsel" (o dönemin Ehl-i Kitab'ına mahsus özellikler) olarak görmek ölümcül bir hatadır.[6]
 
 

NOT: Alıntılardan orjinalliği korunanlar çift tırnak içinde gösterilmiş. Önemli bir kısmı da bir köşe yazısının sınırlarını zorlamamak için görüşlerin özüne dokunmamaya dikkat edilerek özetlenmiştir. Bir bölüm içindeki benzer örneklerin de tekrarından aynı amaçla kaçınılmıştır.

 

Gelecek Bölüm: Bu konuya devam edeceğiz


 

[1] Ebubekir SİFİL, Dinlerarası Diyalog Ve Misyonerlik Faaliyetleri, İnkişaf Dergisi Sayı: 4

[2] 2 Mayıs 2000, Yeni Mesaj Gazetesi

[3] Mahmut Toptaş, Milli Gazete  - 25.10.2007

[4] Ebubekir SİFİL, Dinlerarası Diyalog Ve Misyonerlik Faaliyetleri, İnkişaf Dergisi Sayı: 4

[5] Bediüzzaman’ın burada zikrettiği hususları ve Dr. Sifil’in değerlendirmeler için Bkz: Milli Gazete / 24 Şubat 2005
[6] Ebubekir Sifil, Ehl-i Kitab’ı veli edinmek (1,2,3). Milli Gazete 8,9,10.12.2007 
YORUMLAR (2) adet
    yavuz benli
    ne biçim delil bunlar
    bizim ilahıyatçıları delili senetli diyalok yazılarını okudukça ben de diyalokçu oldum gittimdi. Kısaca delil deyip kestirip attıklarının tam açıklamasını bu sitede okuyuncak anladım meğer sapla samanı karıştırmışlar. Şimdi bu yazının devamını sabırsızlıklan bekliyorum. Allah sizden razı olsun.
    12 Ocak 2008 Cumartesi 14:31

    oğuz keskinsirke
    ...
    diyalogcularında samimi olduğuna inanmıyorum onlar bu faaliyetlerini maddi açıdan ipotekli oldukları için yapıyorlar ayrıca hristiyanlarla haşırneşir olarak şeref izzet edineceklerini zannediyorlar halbuki bilseler asıl şeref Allah iledir ve takva ehlinin yanındadır...
    08 Ocak 2008 Salı 10:08

Yazarın Diğer Yazıları

Nevzat LALELİ
Mehmet Ali ÖZTÜRK
ozturk158@hotmail.com
Ali Sami PALAZ
Köşe Bucak Dünya
Tüm Yazarlar
    Anket
    Son 15 yılın hükümetleri göz önüne alınsa olası yeni bir ekonomik krizden hangi çözümle çıkılabilir?
    Ak Parti bu işin üstesinden gelebilir
    Ak Parti Ekonominin başına K.Derviş'i Getirmeli
    Milli Görüşle (SP) çözülebilir
    Bu Ekonomi düzelmez
    Fikrim yok
    » Piyasalar
$ USD
1.3970
€ Euro
1.8980
IMKB
28.961
Altın
37.35
    ISTANBUL 14.10.2008
İmsak
-
5:41
Güneş
-
7:08
Öğle
-
12:57
İkindi
-
16:01
Akşam
-
18:35
Yatsı
-
19:54
Ana Sayfa | Künye | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle |
anadoluweb© 2007-2008