SON DAKİKA
Anasayfa | Künye | Bizi Tanıyın | Sitene Ekle | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle
    Gazete 1. Sayfaları
Yazı Karakteri Boyutu:
   
30 Aralık 2007 Pazar 15:28
  Mehmet Ali ÖZTÜRK
  Araştırmacı-Yazar
DİNLERARASI DİYALOG GERÇEĞİ VIII
3. VATİKAN’A İTİRAZLAR:

Dinlerarası Diyaloğu başlatan Papa 6. Paul, Aralık 1967'de dünyanın ileri gelen bazı şahsiyetlerine evrensel barış için birer mektup göndermiştir. Bunlardan biri de Ebu’l-A'lâ Mevdudî'dir. İşte Mevdudî'nin, Papa’ya, Vatikan’a ve Hıristiyanlara ne kadar güvenebileceğini ifade eden cevabının özeti:

Dinlerarası Diyaloğu başlatan Papa 6. Paul, Aralık 1967'de dünyanın ileri gelen bazı şahsiyetlerine evrensel barış için birer mektup göndermiştir. Bunlardan biri de Ebu’l-A'lâ Mevdudî'dir. İşte 'nin, Papa’ya, Vatikan’a ve Hıristiyanlara ne kadar güvenebileceğini ifade eden cevabının özeti:
Hakikaten barış insanoğlunun mutluluk ve gelişmesini sağlayan en temel ihtiyaçlar arasındadır. Fakat insan çoğu zaman bundan mahrumdur. Bunun sebepleri ise sizin de çoğuna tüm dünyadaki insanların dikkatini çektiğiniz sebeplerdir. Benim fikrime göre, fiilen bu sebepleri kaldırmak için bir şey yapılmazsa sadece iyi niyetli ve temiz dileklerde bulunmak ile dünya barışı sağlanamaz. Her birimiz, tatsızlık doğurmak için değil de ıslah etme niyeti ile diğer güruhun hangi tavırlarından kendi güruhunun rahatsızlık duyduğunu da belirterek bunları düzeltmeye çalışsın.
Bu amaçla, Müslümanların siz Hıristiyanlardan şikâyetçi olduğu bazı sorunlarına dikkatinizi çekmek istiyorum. Uzun bir süreden beri Hıristiyan ilim sahiplerinin ve liderlerinin, yazı ve konuşmalarında Efendimiz Hz. Muhammed (sav), Kur’an-ı Kerim ve İslam üzerine yaptığı ve bugün de devam eden saldırıları Müslümanlar için çok inciticidir. Müslümanlar ise Hz. Meryem (as) ve Hz. İsa (as)’ya çok ciddi bir şekilde saygı gösterirler. Ve onlara karşı saygısızlık ifade eden her hangi bir kelime sarf etmek inancımıza göre küfürdür. Gerçi biz Hz. İsa (a.s)’nın ulûhiyetine inanmıyoruz fakat onun nebiliği üzerine bizim imanımız aynı Hz. Muhammed (s.a.v)’in nebiliği üzerine olduğu gibidir. Ve hiç kimse Muhammed (sav) üzerine ve Onunla birlikte diğer enbiya üzerine iman getirmedikçe Müslüman olamaz. Bunun aksine bizler, gün geçmiyor ki onlardan bir hakaret işitmeyelim ve üzülmeyelim. Dünyadaki Müslüman ve Hıristiyan toplumları arasında ilişkilerin bozulmasının en önemli sebeplerinden birisi budur. Üstelik bu haksız propagandanın mutlak sonucu olarak Hıristiyan halkın kalplerinde Müslümanlara karşı nefret ve hakaret duygusu oluşmaktadır.
Misyoner hareketlerinin uzun bir süredir İslam ülkelerinde Hıristiyanlığı yaymak için kullandığı ve halen kullanmakta olduğu metodlar da dünyadaki Müslümanlar için büyük bir şikâyet nedeni olagelmiştir. Misyonerler sadece "tebliğ" ile iktifa etmemişler, tebliğ sınırlarını aşarak çok çeşitli yollar benimsemişlerdir. Bunlar tebliğden daha çok siyasi baskı, ekonomik tamah ve hırs, ahlâki ve itikâdî yıpratma tanımı içerisinde yer almaktadır. Afrika’nın büyük bir bölümünde misyonerler sömürgeci güçlerin yardımı ile Müslümanları eğitimden mahrum bırakmışlar ve Hıristiyanlığı kabul etmeyen veya en azından kendi Müslüman ismini bırakıp Hıristiyan ismini benimsemeyen her bir kişinin yüzüne okullarının kapılarını kapatmışlardır. Bu yolla meydana getirilen nüfuzlu Hıristiyan azınlık, bugün, Müslümanların çoğunlukta olduğu birçok Afrika ülkesinde siyasi, askeri ve ekonomik yönden üstün duruma gelmiştir. Misyoner okulları bizim ülkemizde öyle bir nesil yetiştirmektedir ki bunlar ne Hıristiyanlığı benimsemekte, ne de Müslüman olarak kalmaktadır. Bilakis, kendi ahlâk ve davranışları, dil ve hayat tarzı itibariyle yabancı biri olup çıkmakta, içinde Hıristiyanlık veya İslâm yerine ateistlik ve dinsizlik eğilimleri oluşmaktadır. Acaba makul düşünen birisinin Hıristiyan misyonerlerin bütün bu yapmakta olduklarının dine bir hizmet olduğunu kabul etmesi mümkün olabilir mi? Filistin’de İsrail devletinin nasıl kurulduğu kimseye gizli değildir. İki bin yıldır Filistin, Arap nüfusun vatanı idi. Yahudiler savaşarak ve zor kullanarak Filistin’in yüzde 77’sine sahip oldular; vurarak, kırarak, öldürüp yağmalayarak yüz binlerce Arabı kendi vatanlarında evsiz bıraktılar. Tüm bu yapılan zulümlerin sorumlusu Hıristiyan âlemidir. Tüm bu olanlardan sonra, sadece Arapların değil tüm dünya Müslümanları gözünde Hıristiyanların adalete olan saygıları, insanların iyiliğini isteme ve dini inat ve taassuptan uzak olmaları gibi söylemlere herhangi bir inançları kalmış olduğunu söyleyebilir misiniz?[1]
Merhum Medudi misyonerler konusunda Vatikan’ın kulağını çekerken, Dr. Ebubekir Sifil de misyonerlik konusunda Müslümanların dikkatini çekmeye çalışıyor: ‘Ad Gentes’de şöyle deniyor: ‘Kilise tabiatı gereği misyonerdir. Bu misyon, ona sonradan ilave edilmiş bir özellik olmayıp, bilhassa onun özünden kaynaklanır. Çünkü o, Baba'nın istek ve kararıyla Oğul'a tevdi edilen ve Kutsal Ruh'la desteklenen bir misyondur.’[AG, 2.] Şu halde diyalog faaliyetleri ile misyonerlik faaliyetleri arasındaki ilişkiyi ortaya çıkartmak hayatî derecede önemlidir. 1974 yılında Roma'da yapılan Dünya Piskoposlar Toplantısı'nda şöyle denmiştir: ‘Diyalogun temel amacı, Mesih'in yüklediği temel sorumluluk gereği, Hıristiyanların bütün insanlara hizmet etmek ve sevgi duymak isteğine şehadette bulunmaktır. Bu sebeple diyaloga giren her Hıristiyan, bir taraftan samimi ve açık kalpli iletişim vasıtasıyla diğerlerinin dinî tecrübeleri hakkındaki değerlendirmelerini genişletirken, diğer taraftan kendi inancını keyifle takdim etmelidir. Diyalogun temel kuralı, Hıristiyan olmayanların dinî ve kültürel kimliklerine saygı duymaktır. Bunun sebebi, Tanrı'nın herkesi Mesih'in imajında yaratması ve herkesin aydınlığa kavuşmasını istemesidir.’[Güngör, 171.] Bu noktada bir hususun altını çizmek istiyorum: Yeni Papa XVI. Benedict'in dinlerarası diyaloga soğuk bakan birisi olduğu söylenerek bu sürecin bitebileceğinin ileri sürülmesi bana göre doğru değil. Zira II: Vatikan Konsili'nde misyonerlik için belirlenen yeni yöntem, yani diyalog, şu an için Katolik dünya bakımından herhangi bir risk içermiyor. Kilise misyondan vazgeçemeyeceğine ve şu an için misyona diyalogdan daha elverişli bir zemin bulunmadığına göre, yeni Papa'nın tavrını amiyane tabirle biraz ‘naz yaparak’ konumunu muhafaza etme ve belki diyalogun diğer taraflarından biraz daha taviz koparma siyaseti olarak okuyabiliriz.”
Dr. Sifil daha sonra “diyalog” bağlamında 2, Vatikan belgelerinde geçen bazı kavramlara da dikkatimizi çekiyor: “Süreç içerisinde diyalog-misyon ilişkisi çeşitli Kilise metinlerinde şu veya bu şekilde ifadelendirilmiş, ama en önemli sarahatini müteveffa Papa II. John Poul'ün ‘Redemptoris Missio’ (Kurtarıcı Misyon) isimli genelgesinde bulmuştur. Bu genelgede Kilise'nin kuruluşu, misyonu ve bu misyonun bütün insanlara yönelik olduğu belirtildikten sonra şöyle denir: ‘Dinlerarası diyalog, Kilise'nin, bütün insanları Kilise'ye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır. Karşılıklı bilgilenme ve anlayışı zenginleştirme vasıtası ve metodu olarak diyalog, misyona zıt değildir. Esasen misyonla ve misyonun şekilleriyle diyalog arasında özel bir bağ vardır. Bu misyon aslında Mesih'i ve İncil'i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir. (…) Bu açıklamalar yapılırken, kurtuluşun Mesih'ten geldiği ve diyalogun evangelizasyondan ayrılmadığı gerçeği göz ardı edilmemiştir.’[RM, 55.] Burada geçen ‘Evangelizasyon’ kavramı son derece önemlidir. Bu kavramın mana ve muhtevası, Papa VI. Paul'ün ‘Evangelii Nuntiandi’ isimli genelgesinde açık biçimde ifade edilmiş ve Kilise'nin ‘Evangelizasyon’ için var olduğu vurgulandıktan sonra şöyle denmiştir: ‘Bu yüzden Kilise için evangelizasyonun anlamı, ‘iyi haberler’i insanlığın bütün tabakalarına götürmek, bunun etkisiyle insanlığı içten değiştirmek ve onu yenilemektir.’[EN, 18.] Yine aynı genelgede evangelizasyonun, Kilise tarafından ilan edilen İncil mesajını işitenlerin Kilise'ye girmesiyle tamamlanacağı, bu sebeple Kilise'nin, Hıristiyan olmayan kültür ve cemaatlerin arasına dikilmesinin evangelizasyona dâhil olduğu vurgulanmıştır. Müteveffa Papa II. John Paul'ün yukarıda adı geçen genelgesine dönecek olursak, orada diyalog-misyon ilişkisi konusunda sarih bir şekilde ifade edilen hususlar arasında şunu görüyoruz: ‘Diyalog, Kilise'nin kurtuluşun tabii yolu olduğu kanaatiyle yönlendirilmeli ve ikmal edilmelidir.’[RM, 55.] Yine mezkûr genelgenin, "Hristiyan Olmayan Halkların Kültürlerinde İncil'in Tecessümü" başlıklı bölümünde "İnkültürasyon"un Kilise misyonundaki öneminden bahsedilmektedir: ‘Hristiyan mesajının ve hayat tarzının, dünyanın muhtelif yerlerinde yaşayan cemaatlerin sahip olduğu çeşitli kültürlere uygun hale getirilerek sokulması ve canlandırılması’ olarak tarif edilen bu kavram [Güngör, 180] diyalog-misyonerlik ilişkisi bağlamında merkezî yer tutan ikinci kavramdır. Papa II. John Paul bu kavramla ilgili olarak şu ifadeleri kullanmıştır: ‘Kilise'nin Hristiyan olmayan kültürlere girme süreci oldukça uzun bir yoldur. Bu, sadece dışarıdan bir adaptasyon meselesi değildir. Çünkü İnkültürasyon, hakiki kültürel değerlerin Hristiyanlıkla bütünleşmek suretiyle aslî bir değişime uğraması ve Hristiyanlığın çeşitli insan kültürlerine sokulması anlamına gelir. Kilise, İnkültürasyon vasıtasıyla İncil'i çeşitli kültürlerde canlandırır ve aynı zamanda insanları kendi kültürleriyle Kilise cemaatine sokar. Kilise bu insanlara kendi değerlerini aktarır ve aynı zamanda onlarda mevcut olan iyi unsurları alır, onları içten tekrar yeniler. İnkültürasyon vasıtasıyla Kilise'nin ne olduğu, neyin işareti olduğu daha iyi anlaşılır ve bu suretle Kilise, misyonunda daha etkili olur.’[RM, 52]”[2]
Vatikan’ın diğer dinlere nasıl baktığı da dikkat edilmesi gereken hususlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Dr. Ebubekir Sifil bunu da şöyle açıklıyor: "’Nostra Aetate’ isimli deklarasyon, Katolik Kilisesi bakımından diğer dinlerin konumunu şöyle belirlemektedir: Hıristiyanlarla özel bir bağı olan Yahudiler Katolik Kilisesi'ne en yakın olan kimselerdir. İkinci sırada, monoteist bir inanca sahip olan ve Hz. İbrahim'i örnek alan Müslümanlar vardır. Daha sonra münzevi yaşantı, derin meditasyon ve Tanrı'ya güven ve sevgiyle yönelmek suretiyle kurtuluşu arayan Hindular ve kendilerine özgü çabalarla aynı amaca yönelmiş bulunan Budistler gelmektedir.[ NA, 2 vd.] Bunlar dışındaki dinlerden ise genel olarak bahsedilmiştir.” Burada Yahudiler'e tanınan ayrıcalıklı konum hemen dikkat çekmektedir. Bu durum Yüce Kitabımızın ‘Ehl-i Kitap’ diye kategorize ederek aralarındaki "özel" yakınlığa dikkat çektiği[2/el-Bakara, 135; 3/Âli İmrân, 72,3; 5/el-Mâide, 18...] bu iki kesim hakkındaki haberlerine ve vakıaya da mutabıktır.
Papa VI. Paul, bu süreçte yayımladığı "Eclesiam Suam" adlı genelgesinde şöyle demiştir: ‘Biz her ne kadar Hıristiyan olmayan dinlerin manevî ve ahlakî değerlerini tanıyor, onlara saygı gösteriyor, kendileriyle diyaloğa hazırlanıyor ve din hürriyetini savunmak, insanlık kardeşliğini tesis etmek, kültür, sosyal refah ve sivil iradeyi oluşturmak gibi hususlarda diyaloğa girmek istiyorsak da, dürüstlük bizi, gerçek kanaatimizi açıkça ilan etmeye mecbur etmektedir: Yegâne gerçek din vardır, o da Hristiyanlık'tır.’[Güngör, 209.] Bu ifadeler, dinlerarası diyalog faaliyetleri ile misyonerliğin niçin birbirinden ayrı telakki edilemeyeceği sorusunun da cevabını oluşturmaktadır.”[3]
            Muhammed Ammara’ya göre Vatikan görüntüsünün aksine Müslümanlara asla dost değildir: Mart 2000'de Papa İsrail'i ziyaret etti. Bu daha önce “masum ve yüce Papa”dan görülmemiş bir şekilde –Hıristiyanların semitizm düşmanlığından Katoliklerin yaptıkları nedeniyle Yahudilere özür ve pişmanlığını bildirdi. Papa aynı şekilde Protestanlardan da dinde reform sonrası 1562-1629 Katolik-Protestan dini savaşlarda Katolik kilisenin rolü nedeniyle özür diledi. 2004'te Papa, Kilisenin Çin'de yaptığı zulümlerden dolayı Çinlilerden özür diledi. Aynı şekilde Papa Kilisenin yaptığı küstahlıklardan dolayı tüm dünyadan özür diledi. Papa, Afrikalılar ve Kızılderililerle beraber yalnızca Müslümanlardan özür dilemedi. Ne iki yüzyıl devam eden (1096–1291) haçlı saldırıları, ne Kilisenin batı emperyalizmiyle işbirliği yaparak İslam dünyasını sömürme faaliyetleri, ne Müslümanları Hıristiyanlaştırmada kilisenin oynadığı rol, ne beş yüzyıl boyunca Afrika'nın yağmalanıp yok edilmesi ne de Amerika, Avustralya ve Yeni Zelanda yerlilerini ve onların medeniyetlerini imha etmede kilisenin yaptığı katkılar nedeniyle özür dilemedi.
            M. Ammara, Yukarıda belirtilenlere rağmen Müslüman dostu görünen/gösterilen II. John Paul’den sonra Papalık makamına niçin Kardinal Ratzinger’in seçildiğini, neden ona Benedictus adı verildiğini de şöyle açıklıyor: Ratzinger’in 16. Benedictus unvanıyla Papa seçilmesi savunduğu fikirler nedeniyleydi. 2005 Nisanında ölen Papa II. John Paul'un cenaze törenini aktaran Amerikan Newsweek dergisi 19.04.2005 tarihli sayısında beklenen haberi veriyordu: “Uluslararası terör (İslam), doğu bloğu ülkelerindeki Komünizmden kaynaklanan sorunları adeta siyah beyaz televizyona çeviriyor. İslam'ın fundamental ve modern yapısıyla bir güç olarak ortaya çıkması teolojik ve yüksek diplomatik bilgisi olan lider bir rahibin mevcudiyetini gerekli kılıyor. Yeni Papa Avrupa'nın kalbinde cereyan eden bu İslam tehlikesiyle baş edebilmeli. Çünkü gelecek nesilleriyle birlikte göçmen Müslümanlar Kilisenin daha önce karşılaşmadığı sosyal ve dini bir güç odağı haline geliyor.” Bu bildiriyle Newsweek, yeni aşamada yeni Papa'nın yeni görevlerini sıralıyordu. Eski Papa'nın "Komünizm'le savaşma" rolü, yeni Papa'dan beklenen "İslam'la savaş" rolüyle kıyaslanamaz.
Kardinal Joseph Ratzinger Papalığı üstlendikten sonra: 1- "Dinlerarası diyalog" komitesi kaldırıldı. Yerine Katoliklik dışında diğer dinlerin gerçekten semavi din olduğunu reddeden "Egemen Mesih" belgesine uygun olarak "kültürlerarası diyalog" komitesi getirildi. 2- "İslamo Cristiano" dergisinin yayınını da durdurdu. Ayrıca Almanya'nın Köln şehrinde Müslüman temsilcileri kabul ederken şöyle diyecekti: "Müslümanlar kalplerindeki kini söküp atmalı, fanatizmin tüm türleriyle ve şiddete sebep olabilecek herkesle savaşmalıdırlar." 16.Benedictus, İtalyan Senetör ve yazar Marcello Pera ile beraber "Without Roots: The West, Relativism, Christianity, Islam" (Köksüzlük: Batı, Görecilik, Hıristiyanlık ve İslam) adında bir kitap yazarak korkularından bahsetti. En önemli üç korku şunlardır: Birincisi: Hıristiyan Avrupa'da doğum oranlarının giderek azalması, Almanlar, İtalyanlar ve İspanyollar başta olmak üzere bir kaç halkın bu yüzyılın sonuna doğru kendi ülkesinde azınlık statüsüne düşmesi. İkincisi: Nesli azalan bu Hıristiyan Avrupalı halkların yerini Afrika'dan ve İslam dünyasından gelen Müslüman göçmenler alması. Üçüncüsü: Birçok Avrupalı için Hıristiyanlığın sadece "bir zamanlar Hıristiyan olan" ailelere mensup olmak şekline dönüşmesi.[4]

        “Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki misyoner ve diyalog çalışmalarında takip edilen yöntem tüm endişelerin ana kaynağıdır,” diyen Hikmet Eren, Vatikan’a ve Hıristiyanlara olan güvensizliğini ve endişelerini şöyle sıralıyor:

I. Korintoslulara Mektup’ta (9/19–22) Pavlos, inancını yaymak için herkesle her şey olduğunu belirtiyor ve bugün bu metodu miras alan diyalogcularda aynı taktiği kullanıyorlar. Diyalog sürecinde yer alan insanların daha önce misyonerlik faaliyetlerinde bulunmuş kimselerden seçilmesi de diyalogcuların asıl amaçlarının misyonerlik olduğunu ortaya koyuyor. J. B Taylor da İslamo-Christiano dergisindeki bir yazısında; “Müslümanlar arasındaki misyonerlik çalışmaları diyalogun önemini ortaya çıkarmıştır. Burada söz konusu diyalog misyonerliğe bir alternatif değil bizzat şartlara uygun misyonerliktir” der. Bunun yanında Katolik başpiskoposu Antonio Jose Peteiro Freine 1990 yılında diyalogu çağın ayırt edici bir misyonu olarak görür ve II. Vatikan konsilinden sonra Katolik kilisesinin misyonunu icra etmek için diyalogu seçtiğini belirtir. Bunun yanında papanın Katolik kilisesinin misyonerlik faaliyetlerini artırmasını istemesi AT´a (AB’nin eski adı) Müslümanların alınmaması görüşleri, Dünya Kiliseler Birliği’nin Türkiye´ye yönelik bölücü terörist faaliyetleri desteklemesi, diyalogdan endişe duyulmasına yol açmaktadır. Bosna müftüsü Hüseyin Simayiç´in 2000 yılında söylediği gibi: “Şehitlerimizin üstüne kilise yapanlar hangi yüzle ve neyin diyalogundan bahsediyorlar.” Fakat bazı İslami düşünür ve yazarlar Simayiç kadar duyarlı olamıyorlar ve ´bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz´ gaflet ve delalet içeren sözler sarfediyorlar. “Muhammet Allah´ın resulüdür” kısmını söylemeksizin sadece ilk bölümünü ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışı ile bakılmalıdır´ diyenler artık oturup düşünmelidirler. Zira diyalog kavramının fikir babalarının ve bu fikrin uygulayıcılarının “Bizim çalışma metodumuz” dedikleri metod bizi yok etmeye mahvetmeye anarşi ve kaos ortamına sürükleyen bir metodudur”
“Dinlerarası diyalog ve hoşgörü gibi kavramların arkasına sığınan Katolik kilisesi nihai amacı değişmeyen misyonu yerine getiriyor. Onlar için girdikleri ülkenin huzur ve sükunet ortamının bozulması, genç neslin yozlaşması ve inancından soğuması, toplumsal dinamiklerin bozulması gibi etkenler gayet normaldir. Hatta bunlar olmalı ki istedikleri bölge veya ülke misyonerliğe uygun bir hale gelsin. Küresel güçler dev bütçeli şirketler, sömürü düzeninin bekçileri de kiliseleri destekleyerek onlara maddi kaynak temin edip bilinçli ve organizeli bir şekilde milletimize “Ateşten bir gömlek” giydirmeye çalışıyorlar”[5]
 
 
 
4. SONUÇLARINA İLİŞKİN İTİRAZLAR:

Dr. Ebubekir Sifil, yürütülen Dinlerarası diyalog faaliyetlerinin ülkemizde görülen sonuçlarına dikkat çekerek şunları söylüyor:

Özellikle son yıllarda ülkemizin değişmez gündem maddeleri arasında kendisine sağlam bir yer edinen Dinlerarası diyalog ve misyonerlik faaliyetleri, ülkemizi ve insanımızı "din" ve "kültür" gibi temel varoluş alanlarında zayıflatmayı, kuşatmayı ve son tahlilde teslim almayı hedeflemekte, bu hedefe ulaşabilmek için başta siyaset ve ekonomi olmak üzere birçok enstrümanı etkin biçimde kullanmaktadır. Bu bakımdan Dinlerarası diyalog ve misyonerlik faaliyetleri yürütülürken ön plana çıkarılan "hoşgörü, barış, çoğulculuk, farklılıklara tahammül, İbrahimî dinlerin birliği..." gibi kavramsal gücü olan "masum" ve "sivil" tabirlerin, bu meyanda yalnızca birer "maske" işlevi gördüğünü tesbit etmek durumundayız. Bu faaliyetlerin maksadına, yürütülüş biçimine, aralarındaki ilişkiye ve yürütenlerine atfedilecek yüzeysel bir nazar bile, özellikli bir tarihin ve özellikli bir coğrafyanın çocukları olarak bizleri bu faaliyetler hakkında başkalarından daha hassas olmaya icbar ediyor.[6]
Prof. Dr Mehmet Bayraktar’ın da bir tesbiti var: 30 yılı aşkın fiilî diyalog geçmişinin bugün geldiği noktayı değerlendirdiğimizde, diyalogcu Müslüman kesimin söylemlerine, yazıp-çizdiklerine baktığımızda İslâm’ı diğer bütün dinlerden ayıran en temel akide Tevhid’i bile neredeyse Teslis’in vaftiz suyuyla sulandırma aşamasına geldiğini görüyoruz.
Bayraktar konuyla ilgili başka önemli bir noktaya daha işaret ediyor: “Bu, Dinlerarası diyalogun insanlarda; bir dinden diğerine geçmeye gerek yoktur, bütün dinler aynıdır gibi bir psikolojik etki yaratacağı gibi, tam aksine dinlere bağlılığı gevşeterek, bir dinden diğerine geçişi de kolaylaştıracaktır. Tabii bu son durumdan, kim daha çok misyonerlik yapabilirse, o kazançlı çıkacaktır. Türkiye’de ve diğer İslâm ülkelerinde diyalog sonrası hızlandırılan misyonerlik faaliyetlerine paralel olarak Hıristiyanlaştırılanların sayısının artış gösterdiği bir gerçektir. Dolayısıyla Dinlerarası diyalogun, İslâm dünyasında İslâm’a bağlılığı gevşetici ve koparıcı psikolojik bir etki yaptığından söz edilebilir.”[7]

Prof. Dr. Nadim Macit de bu projenin sonuçlarına ilişkin endişelerini şöyle belirtiyor: “Kendi politik hedeflerini ve ekonomik çıkarlarını üstün ve imtiyazlı toplum kalıbına yerleştiren ırkçı ve sömürgeci bir kültürel evrenden nihâî olarak çıkacak hoşgörü ve diyalog; kültürel benzeşme ve kandır. Yaşama hakkını üstün ve güçlü olana veren ve zayıfların elenmesi gerektiğine inanan bir kültürün mensupları her türlü değeri politik ve ekonomik üstünlüğün ve sömürgeci politikanın aracı yapar ve yapmaktadır. Bunu görmek için basiretli ve efendi olmaya gerek yoktur. Özgürlükçü vahşet bütün çirkinliği ile eşiğimizin önünde cereyan etmektedir. Etrafımızda yaşanan hâdiselerin üzerinden atlayarak güce sığınıp, vahşetin aktörlerine işve yapmak; ne dindarlığın, ne de millet namına hareket etmenin sonucudur.

            Küresel politik çizgide seyreden hoşgörü ve diyalog, dinî-politik diplomasinin, diğer bir deyişle mefhum cambazlığının en tipik misalidir. İnsanı kendi bilincine ulaştırma ve başka inanç ve kültürel kodları tanıma, farklı hayat biçimlerini hoş görme ve onlarla diyaloga girme tezini savunan kilise içi ve kilise dışı mahfiller ile kendi toplumunu dış güçlerle işbirliği yaparak baskı altına alma ve devlet kurumlarını ele geçirme anlayışını ince taktiklerle sürdüren din anlayışları arasında kurulan küresel diyalog; post-modern süreçte geliştirilen küresel politik-stratejinin bir parçasıdır. ... Başkalarının düşünce ve kanılarını özgürce dile getirmesini ve düşüncelerine göre yaşamasını hoş görme tutumu olarak tanımlanan hoşgörü ile ilkel ve geri toplumlar tanımına bağlı olarak küresel hedefte olanları belirleyen politik yörüngedeki hoşgörü ve diyalog kavramlarını aynı mantıkla okumak birini diğerine feda etmekle eş değerdir.
            Kendi dışındaki toplumların dinî ve kültürel değerlerini aşağılayan küresel hegemonya; önce teknik bir dille bütün değerleri eşitleyen ukala ve gerçek dışı bir bağıntının nefsi tahrik eden ve insanın negatif eğilimlerine hitap eden veçhesini pazarlamakta; sonra elindeki gücü kendi dışındaki kültürleri parçalamanın ve dönüştürmenin aracı olarak kullanmaktadır. Bunun en somut göstergesi stratejik hedefleri gerçekleştirmek için üretilen dinî ve politik metinlerdir. Değer içerikli kavramları dillerinden bırakmayan zevat, nedense tarihin sonunu ilân eden, medeniyetler arası çatışmanın zorunlu olduğunu söyleyen ve stratejik nöbet değişimin sonucu olarak küresel hedefte olan bölgenin İslâm coğrafyası olduğunu dile getiren metinleri görmüyor? Diyelim ki bu konuda fikri yetersizlik var, peki şu anda fiilen sürdürülen ve her tarafından insanlık karşıtı cürümlere eşlik eden vahşet sahneleri niçin görülmüyor? Niçin inat ve ısrarla insan haysiyetini bu kadar aşağılayan katliamların üstü örtülüyor? Çünkü yönünü Allah’ın kudretinden araçların gücüne çeviren bir anlayışın algı kalıbı değişir. Yaşanan hâdiselere araçların iktidarı açısından bakar. Bununla da yetinmez, kendi anlayışının karşısında yer alan insanların yeryüzünden silinmesini demokrasinin gereği görür.[8]

 

NOT: Alıntılardan orjinalliği korunanlar çift tırnak içinde gösterilmiş. Önemli bir kısmı da bir köşe yazısının sınırlarını zorlamamak için görüşlerin özüne dokunmamaya dikkat edilerek özetlenmiştir. Bir bölüm içindeki benzer örneklerin de tekrarından aynı amaçla kaçınılmıştır. 

 

Gelecek Bölüm: DİYALOG TARAFTARLARININ ÖNE SÜRDÜĞÜ DELİLLERE İTİRAZLAR

 



[1] Mevdûdî’nin ibret veren cevabı; Milli Gazete, 01.12.2006
[2] Ebubekir SİFİL, Dinlerarası Diyalog Ve Misyonerlik Faaliyetleri, İnkişaf Dergisi Sayı: 4
[3] Ebubekir SİFİL, agy.
[4] Muhammed Ammara, Vatikan ve İslam, dunyabulteni.net, 04, 06, 08, 15 ,22 Ekim 2007
[5] http://www.forumta.com/genel/99950-dinler-arasi-diyalog.html
[6] Ebubekir SİFİL, Dinlerarası Diyalog Ve Misyonerlik Faaliyetleri, İnkişaf Dergisi Sayı: 4
[8] http://www.2023.gen.tr/mayis05/9.htm

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Nevzat LALELİ
Mehmet Ali ÖZTÜRK
ozturk158@hotmail.com
Ali Sami PALAZ
Köşe Bucak Dünya
Tüm Yazarlar
    Anket
    Son 15 yılın hükümetleri göz önüne alınsa olası yeni bir ekonomik krizden hangi çözümle çıkılabilir?
    Ak Parti bu işin üstesinden gelebilir
    Ak Parti Ekonominin başına K.Derviş'i Getirmeli
    Milli Görüşle (SP) çözülebilir
    Bu Ekonomi düzelmez
    Fikrim yok
    » Piyasalar
$ USD
1.4100
€ Euro
1.8930
IMKB
28.495
Altın
38.26
    ISTANBUL 12.10.2008
İmsak
-
5:39
Güneş
-
7:05
Öğle
-
12:58
İkindi
-
16:03
Akşam
-
18:38
Yatsı
-
19:57
Ana Sayfa | Künye | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle |
anadoluweb© 2007-2008