SON DAKİKA
Anasayfa | Künye | Bizi Tanıyın | Sitene Ekle | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle
    Gazete 1. Sayfaları
Yazı Karakteri Boyutu:
   
24 Kasım 2007 Cumartesi 15:50
  Mehmet Ali ÖZTÜRK
  Araştırmacı-Yazar
DİNLERARASI DİYALOG GERÇEĞİ IV
            b) DİYALOGDAN YANA OLAN MÜSLÜMANLARIN GÖRÜŞLERİ
            Diyalogun senaristleri böyle düşünüp konuşurken, rejisörlerinin de hareket noktası ve hedefi açık iken; İslam dünyasındaki diyalog yanlıları, binalarını “diyalog” kelimesinin sözlük anlamı üzerine kurmuş olmalarındandır her hale, onlardan farklı bir özlem ve gayretin içindedirler.
            1) KESİNLİKLE DİYALOG DİYENLERİN GÖRÜŞLERİ:
            Bu konuda son yıllarda en çok ön plana çıkan ve çıkarılan isim Fethullah Gülen’dir. Ona göre: “Diyalog, farklı inançlara mensup insanların herhangi bir meselede birbirlerinin duygu ve düşüncelerini dinlemeleri, öğrenmeye çalışmaları, kendi fikirlerini zorla kabul ettirme gayretine girişmeden birbirini anlamak maksadıyla karşılıklı konuşmaları, böylece uzlaşıp beraber yaşayabilmeleri ve hatta insanlığın ortak problemlerinin çözümünde işbirliğine gidebilmeleri gibi gayelere matuf faaliyetlerin bütünüdür. Meseleye bu zaviyeden bakılınca görülecektir ki; hoşgörü, diyalog, herkese karşı saygı, herkesi kendi konumunda kabullenme demek aslında Peygamber Efendimizin (sav) Medine Vesikası'nı bir kere daha seslendirmiş olmaktır ve bu bir manada Müslümanlar üzerine bir vazifedir.”[1]
Yine Gülen’e göre; diyaloga çağıran pek çok ayet bulabilirsiniz. ilk akla gelen âyet-i kerimelerden biri, "De ki: -Ey Ehl-i Kitap! Bizimle sizin aramızda birleşeceğimiz, müşterek ve âdil şu sözde karar kılalım: "Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim. O'na hiçbir şeyi şerik koşmayalım, kimimiz kimimizi Allah'la beraber rab edinmesin." (Âli İmrân Sûresi, 2/64) mealindeki ilahi beyandır. Allah Teâla bir başka âyette şöyle buyurur. "Zulmedenleri ha¬riç, Ehl-i Kitap ile en güzel olan şeklin dışında bir tarzda, münazara, mücadele etmeyin!” (Ankebût Sûresi. 29/46) Kuran, bu ayetleriyle de bize, üslubda takınacağımız tavrı ve sergilememiz gereken edebi salıklar. Söz konusu âyetin devamında Cenâb-ı Hak, "Onlara şöyle deyin: Biz, hem bize indirilen kitaba, hem size indirilen kitaba iman ettik. Bizim ilâhımız da sizin ilâhınız da bir ve aynı ilâhtır ve biz O'na gönülden teslim olduk." (Ankebût Sûresi. 29/46) buyurarak, Müslümanlara ortak noktaları öne çıkarmak suretiyle kendilerini anlatabilmek İçin bir zemin oluşturmayı tavsiye etmek¬tedir. Bir başka yerde, "Dininizden Ötürü sizinle savaşmayan, sizi yerinizden, yurdunuzdan etmeyen inançsızlara gelince, Allah sizi, onlara iyilik etmekten, adalet ve insafı gözetmekten menetmez. Çünkü Allah âdil olanları sever." (Mümtehıne Süresi, 60/8) buyrulmaktadır.[2] 
            Gülen; Kur'ân-ı Kerim'de gayrimüslimler hakkındaki öldürme, sürme, harbetme gibi hükümleri de şöyle yorumlamaktadır. “Geçmiş dönemlerde, bazı Hıristiyan ve Yahudilerin apaçık bir gerçek karşısında gösterdikleri inat, ayak direme ve düşmanlığı ifade için Kur'ân'ın kullandığı aynı üslûp, bugünün bütün Yahu¬di ve Hıristiyanları için de aynıyla kullanılacak diye bir şart, bir mecburiyet yoktur. Bu ayetlerin Kur'ân ayetleri olduğu kesindir. Fakat o ayetlerin ilk günden bu yana istis¬nasız ve mutlak manada her Yahudi ve Hıristiyan’ı içine aldığı kesin değildir. İkinci olarak, o sert gibi görülen üslubun muhatabı, şahıslardan ziyade bir kısım çarpık duygu ve düşüncelerdir. Kur'ân’ın bu üslubu, o dönemlerde kendilerini Yahudilik ve Hıristiyanlığa mensup addedenlerin dinî inanç ve düşünceyi bir düşmanlık sebebi ve malzemesi yapmalarından dolayı Kur’an onları böyle bir üslupla ele almıştır.Çok daha sert ifadeleri bizzat Tevrat’ta ve İncil'de de görmek mümkündür. Ayrıca, o uygulamalar bağlı bulundukları tarihî çizgiden koparılarak değerlendirilirse yanlış kanaatlere varılır. Dahası; meseleleri değerlendirirken, hadiselerin cereyan ettiği şartlar da çok iyi incelenmelidir. Bu ifadelerim, bazılarının belki de bilerek yanlış yorumladıkları gibi "hükümlerin dünkü müşrikler için geçerli olduğu ama bugünkü inançsızları kapsamadığı" şeklinde basitçe ele alınmamalı ve bazı modern yorumcuların seslendirdiği türden bir tarihselcilik olarak da değerlendirilmemelidir.”[3]
            Fethullah Gülen, Medine Vesikası’nı diyalogun Rasulullah’ın (sav) hayatındaki örneği olarak takdim ettiği gibi, Necran Hıristiyanları ile yaptığı anlaşmayı da bu kategoriden sayar: “Necran Hıristiyanları ile yaptığı anlaşma ise Medine Vesikası kadar tarihi önemi haiz bir vesikaydı. Merhum Muhammed Hamîdullah Hocanın ısrarla nazara verdiği bu muahedenin bir iki maddesi şöyleydi: ‘Ehl-i Kitaba merhamet edilecek, kimsenin onları incitmesine izin verilmeyecek... Bir Hıristiyan kadın bir Müslüman erkeğin nikahı altına girerse Müslüman koca onun Hıristiyanlığına razı olacak, kendi dini görevlerini yerine getirme konusundaki isteklerine uyacak ve onu bunlardan men etmeyecek. Kim buna uymaz ve kadını dini konusunda sıkıştırır, baskı akında tutarsa Allah'ın ahdine, Resulü’nün anlaşmasına karşı çıkmış olur ve o kimse Allah nezdinde yalancılardan biridir. Eğer onlar mabedlerini tamir gibi bir din işinde veya herhangi bir dünyevi ihtiyaçlarında Müslümanlardan yardım isterlerse Müslümanlar onlara yardımda bulunacak ve bu onları borç altına sokmayacaktır; bu yardım, Allah Resulü’nün ahdine vefa, onlara hediye ve Allah’ın lütfü olarak yapılacaktır.’ Evet, Allah Resulü hep diyalog ve anlaşma arayışında ol¬muştu; bunu aynı zamanda peygamberliğinin bir esası olarak ortaya koymuştu.”[4]
Prof. Dr. İbrahim Canan da diyalogun sözlük anlamından hareketle şu açıklamayı yapıyor: Eğer İslâm hak bir dinse ve kendisini bütün dünyaya götürmesi gereken yeni mesajların sahibi görüyorsa, en ziyade araması gereken şey diyalog olacaktır. Ayrıca, İslâmiyet'te ‘Diğer din mensuplarıyla görüşmeyin, konuşmayın; onlara mesafeli durun, hatta güç kullanın! Gerekirse onları kılıç zoruyla İslâm'a sokun!’ diye bir prensip söz konusu değildir. Bilakis Kur’ân-ı Kerim, pek çok âyetlerinde, Hz. Peygamber'e “Dinde zorlama yoktur; sen sadece tebliğ edicisin; bir uyarıcı ve müjdeleyicisin.. Sözlerine tesir vermek, insanların kalplere imanı koymak Allah'ın işidir. Sen, muhatapların nasıl davranırlarsa davransınlar, tebliğ işinde hep müsamahalı ol, affet…” şeklinde hitap eder. İnsanları İslâm'a kazanmada Hz. Peygamber'in takip ettiği metot, savaş ve baskı değil, prensipte her zaman için sulh ve sulh ortamında İslâm'ın yaşanışını göstermek, fiilî örnek ortaya koymak olmuştur. Bunun en güzel örneği Hudeybiye Sulhu’dur.
Prof. Canan’ın ‘Ehl-i Kitap'la Diyalog’ konusunda görüşü de özetle şöyledir: Ehl-i Kitap”, Kur’ânî bir tabirdir. Ehl-i Kitap deyince semavî kaynaklı kitaba inanan din mensupları kastedilir. Bu açıdan ilk akla gelenler Yahudi ve Hıristiyanlardır. Ancak Bediüzzaman merhum, müfessir seleflerinden bir adım daha ileri giderek, Kur’ân'ın ‘Ya Ehle'l-Kitap!’ hitabına, -tabirin ya ehle'l-mektep şeklinde de anlaşılabileceğini söyleyerek- bugünkü ‘aydın’ dediğimiz okur-yazar takımının da muhatap olabileceği görüşüne yer verir (Sözler, 25. Söz). Bu konuyu kavramada ayetlerden sadece birini esas almak yeterli olmayabilir ve hatta yanlış neticeye de götürebilir. İmkân nispetinde konuya giren bütün ayetleri, nüzul sebepleriyle birlikte bilmek gerekir. Nitekim Kur’ân'da, Ehl-i Kitab'ı kınayan, tehdit eden ve hatta şirke nispet eden ayetler olduğu gibi, takdir eden, öven ayetler de vardır. Diyalog konusunda bilinmesi gereken bir nokta da şudur: Cenab-ı Hak, yüce Kelâmında Hıristiyanların müminlere daha yakın olduğunu belirtir. (Mâide, 5/82). Bilhassa Resûlüllah döneminde bu bir hakikattir.
Medine'ye gelir gelmez, bir manada Anayasa diyebileceğimiz yazılı bir anlaşmanın ikinci maddesini, ‘İnananlar müstakil bir ümmettir.” diye tespit ettiği halde, 25. maddede de: “Beni Avf Yahudileri, mü’minlerle birlikte olarak bir ümmet teşkil ederler.” demek suretiyle onların beraberliğine ne kadar inandığını ortaya koymuştu. Bu ifade, onları inançlarında İslâm'a zorlama manasına gelmiyor, aksine onları kendi değerleri içersinde olduğu gibi kabullenmeyi ifade ediyordu. Yahudiler, bu anlaşmada, Mü'minlerle birlikte yaşayan, birbirleriyle yardımlaşan, biri diğerinin düşmanına yardım etmeyen vatandaşlar konumunda idiler.
Hz. Peygamber'in Necranlılarla olan münasebeti, diyalog deyince öncelikle kastedilen ikili görüşmenin en güzel örneğini teşkil eder. Çünkü Necranlılar, Resûlullah'ın kendilerine yazdığı bir mektup üzerine kalabalık bir heyet halinde gelerek Aleyhissalâtu vesselâm'a misafir olmuşlardır. Medine'deki müsaferetleri süresince kendileriyle ‘İslâm dini” hakkında, hususen de “İslâm nazarında Hz. İsa ve Hz. Meryem'in yerleri” olmak üzere birçok mesele üzerine bilgi alış-verişi ve münakaşa ve müzakereler yapılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s.) Necranlıları İslâm'a davet eder, onlar kabul etmezler. Hz. Peygamber bu hususta ısrar etmez. Sonunda her iki tarafın da mutâbık kaldığı yazılı bir anlaşma yapılmış ve Peygamber Efendimiz'in elinden insanlığın farklı dinler ve milletler koalisyonu şeklinde sulh içinde yaşama şartlarını gösteren bir vesika ortaya çıkmıştır. Burada kaydı gereken mühim bir hâdise de, Mescid-i Nebevî'nin içinde Hıristiyanlara haftalık ayinlerini yapmalarına verilen izindir.
Gittikçe küçülüp köy haline gelen ve bu sebeple de her çeşit din ve kültüre mensup insanlarla iç içe yaşamak zorunda kaldığı bir safhaya giren insanlığın sulh ve huzur içinde yaşayabilmesi için, aralarında sevgi, saygı, adalet gibi bir kısım insanî değerleri güncelleştirmesi yani hayata geçirmesi gerekmektedir. Sevgi ve muhabbetin gerçekleşmesi için inanç ve ideolojileri ne olursa olsun insanların, birbirlerini farklılıklarıyla kabul edip bir araya gelip konuşmaları; birbirlerini bizzat kendilerinden dinleyerek, kendilerini birbirlerine sulh ortamı, insanî ölçüler içinde anlatarak tanıtmaları ve tanımaları gerekmektedir. Bunu yaparken Muhammedî bir metotla hareket edip, anlaşamayacağımız apaçık belli olan ihtilaflı, farklı noktalardan değil, birleştiğimiz, anlaştığımız ittifaklı, menfaatli noktalardan başlamalıyız. Geçmişin şartlarındaki olumsuzluklara da çok fazla takılıp geleceğimizi karartma yerine affı, müsamahayı, hoşgörüyü esas almalıyız.[5]
Ancak Prof. Canan burada önemli bir hususa dikkat çekiyor: Şurası muhakkak ki, gaflet ve saflık, telafisi zor hayal kırıklığı da getirebilir. İstenmeyen menfilikler, bilhassa günümüzde içe kapanmakla önlenemez. Bunun yerine, kendimizi iyi tanımlayıp örnek hale gelmemiz ve inisiyatif sahibi bir aksiyon çizgisine sahip olmamız elzemdir.[6] 
            Prof. Dr. Hayrettin Karaman’ın görüşlerini de şöylece özetlemek mümkün:
Bugün acaba herhangi bir ülke, dünyanın diğer ülkeleriyle ve o ülkelerin halklarıyla tamamen alakasını keserek, ilişki kurmayarak, ya da savaş hali ilan edip bunu idame ettirerek yaşayabilir mi? Hayır. İlişki kopukluğu ya da savaş hali ihtimalini ortadan kaldırdığımızda üçüncü bir ihtimal var: O da diyalogdur.
Başka milletlerin de kendi değerleri, çıkarları, hedefleri vardır. Bunlar bazen paralel düşer bazen çatışır. Bu dünya yüzünde milletler, halklar birbirinden en az zarar görerek ve en fazla fayda elde ederek maddi ve manevi nasıl yaşayabilirler? İlişki kurarak. Hiçbir ülkede tek bir inanç tek bir ideoloji tek bir hayat tarzı olmaz. Mutlaka farklı olur. Bu farklılıklar içerisinde birini diğerlerine karşı üstün kılıp ötekileri zaman içerisinde yok etmek üzere dayatmak mümkün olmaz. Mümkün olan nedir? Farklı gruplar birbirleriyle bir şekilde ilişki kurarlar. Biz bunun adına diyalog diyoruz. Bu ilişkinin amacı birbirlerine zarar vermeden her birinin yoluna huzur içerisinde devam etmesini sağlamaktır.
Bazı dinler ve ideolojiler içine kapalıdır. Onlarda davet, misyonerlik yoktur. Kendilerini korumak isterler. Bir de misyonerlik yapan, davet eden, tebliğ eden, ötekini kazanmak isteyen dinler ve ideolojiler vardır. İslam bunlardan biridir, Hıristiyanlık da öyledir. Müslüman olarak siz ötekilerle eğer maksadınız tebliğ ise birçok yol ve yöntemden birisi de canlı temas kurmaktır; karşı tarafı incitmeden, güvenini sarsmadan kendinizi anlatmak ve tebliğ etmek. Her iki tarafın da liderleri, Müslümanların önde gelen âlimleri olur, daileri olur, Hıristiyanların da din adamları, misyonerleri olur. Bunlar arasında diyalog olmazsa şayet, her iki tarafın da amacına doğru yürüyüşünde birtakım arızalar meydana gelir ve bundan her iki taraf da zarar görür. O halde amaçlarımızı bilerek lider seviyesinde bir araya gelmemizde fayda görüyorum.
            Dünyada farklı dinlerin, ideolojilerin, inançların işleri sadece tebliğ ve misyonerlik değildir. Hepsinin de ortak olarak hayırlı kabul ettikleri birtakım işler vardır. Bunları gerçekleştirmek için liderlerin bir araya gelmeleri icap edebilir. Bir ikincisi de misyonerlik veya tebliğ yaparken haddi aşabiliriz. Birbirimize zarar verdiğimiz takdirde diyalog kopar. Diyalog kopunca tebliğ imkanı da ortadan kalkar. O halde tebliğin de normal yürüyebilmesi için diyaloga ihtiyaç vardır. Hıristiyanlığın ruhanî lideri papa, Müslümanlıkta Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri başkanı, dünyada kötü beslenmeden dolayı ya da tedavisizlikten dolayı ölen çocukların durumuna çare bulmak üzere medyanın önünde bir araya gelseler. Müslümanlar papayı görürler, papa kimmiş, fikirleri düşünceleri ne, bunu öğrenirler. Hıristiyanlar da bir Müslüman’ı görürler ve onun şahsında İslam’ı görürler. Bundan sonrası, kimin dini insanların dine olan ihtiyaçlarını en iyi tatmin ediyorsa kazanç onun olur. Müslüman Hıristiyan mı olur, Hıristiyan Müslüman mı olur? Bana göre Hıristiyan’ın Müslüman olması ihtimali daha fazladır. Müslüman’ın Hıristiyan olması ihtimali sıfır derecesinde zayıftır eğer o Müslüman Müslüman’sa. Çocuklar açlıktan ve tedavisizlikten ölmesin diye bir konu konuşuyorsunuz, diyalogun konusu bu, din tartışmıyorsunuz. Ama bu diyalogun sonucunda ben İslam’ın kazanacağını düşünüyorum.
Peygamberimiz’in ötekilerle ilişkisi O’nun sünnetinin bir parçasıdır. İbadetinde, ahlakında, taatında, nasıl O’nun yapıp ettiklerini örnek alıyorsak ötekilerle ilişkisinde de yapıp ettiklerini örnek alırız. Müslüman olarak bu bizim vazifemizdir. Allah da Kur’an’da “Ey ehli kitap gelin aramızda ortak olan bir kelimede birleşelim. Allah’a şirk koşmayalım ve birbirimizi rab edinmeyelim,” diyor. Bu, sadece bunu de, sadece bu anlamda diyalog kur manasına gelmez. Peygamberimiz’in (sav) müşriklerle Yahudilerle, Hıristiyanlarla görüşmesi, onlarla ilişki kurmasının belki 20–30 şekli olmuştur. Bunlar içerisinde İslam’ı tebliğ de vardır. Kendini koruma, ümmetini koruma, belli bir meşru amaca ulaşmak için karşı tarafın yardımını sağlama, ya da karşı tarafın engellemesini ortadan kaldırma gibi birçok sebeple diyaloglar kurmuş Peygamberimiz. Biz de hem şekli hem amacı nazar-ı itibara alarak bunu günümüze adapte eder ve diyalogu yürütürüz. Diyalog olsun diye diyalog yapmayız, fayda gördüğümüz sürece diyalogu yürütürüz.  [7]
Görüldüğü gibi aslında Karaman hoca da kayıtsız şartsız diyalog demiyor. Ama o, Papa 16. Benediktus’un 12 Eylülde Almanya’nın Regensburg kentinde, İslam’a ve Peygamberine dil uzattığı ve İslam dünyasında tepkilere neden olan konuşmasından sonra da, “Papa’ya rağmen diyalog”[8]  dediği için görüşlerini bu bölümde ele aldık.
Karaman, kimlerle diyalog kurulacağını da şöyle açıklıyor:
Küreselleşme, büyük bir köy haline gelen dünyada bütün insanların ortaklaşa oluşturdukları bir köy değil, mütegallibe egemenliğinde oluşan bir köy. Onlar bu köyü kurarken başka köyleri tahrip ediyor, hayat düzenlerine tecavüz ediyor ve diyor ki, “Ben şu arazide bir köy kuracağım, kuralları da ben koyuyorum ve siz uyacaksınız, uymayan teröristtir; öldürürüm. Ama dinlerimiz, kültürlerimiz, hayat tarzlarımız farklı olduğu halde, doğuda ve batıda, pek çok ortak insani yönleri, değerleri paylaştığımız şahıslar var. Şimdi bu insanlarla, bu yanlış gidişlere son vermek üzere ortak bir faaliyet yapabilir miyiz, halklar (ortak insanlık özelliklerini kaybetmemiş seçkinler) arasında. Siyasi tepelerde değil; çünkü tepelerin şartları farklı. Madem demokrasi diyorlar, demokrasi de tabanın iradesinin o tepe tarafından temsil edilmesi anlamına da geliyor, öyleyse biz şimdi şu taban iradesini kullanarak, şu kötü gidişi biraz daha iyileştirebilir miyiz? Bence bu da bir diyalogdur. Diyalogda niyet, amaç, usul önemlidir; bunlarda bir sakatlık olmadıktan sonra ötekiyle diyalog, mahzurlu olmak bir yana bize emrolunmuştur.[9]
Bazı gurupları kendilerine rakip görüp devreden çıkarmak için diyalogu istismar etmek gibi kötü niyetleri bulunmayan yazarların 'Bu bizim dinimize, kültürümüze zarar veriyor, başta Hıristiyanlar olmak üzere tarafların dinlerini ve ideolojilerini yaymak için bir araç olarak kullanılıyor' diye bir endişeleri varsa buna saygı duyarım. Ama bunun yolu harp etmek değildir, bir araya gelip derdini anlatmak ve derdini dinletmektir. İyi niyetli olduktan sonra din de hepimizin olduğuna göre, ‘biz dinimize zarar vermeyecek şekilde bu diyalogu nasıl yapabiliriz?' sorusunun cevabını ararız. Size hem diyalog, hem de öteki ile ilişkilerde tutulacak yol hakkında çarpıcı bir örnek vereceğim. Bu örnek, Peygamberimiz ile Yemen sınırında yaşayan Necran Hıristiyanları arasında geçen görüşme ve diyalogdur.
Bu anlaşmadan önce yine Necranlı Hıristiyanların liderlerine gönderilen mektubun hem besmele kısmı (diyalog bakımından), hem de muhtevası çok önemlidir: 'Muhammed'den Necran papazlarına, İbrahim, İshak ve Yakub'un Allah'ının adıyla, Gerçekten de ben sizi yaratıklara tapmaktan Allah'ın kulluk ve ibadetine davet ediyorum ve sizi, yaratıklarla yapılmış ittifak anlaşmalarının ötesinde Allah ile ittifak anlaşması yapmaya çağırıyorum. Bu duruma göre şayet reddedecek olursanız, cizye yükümlülüğü gelir, şayet cizyeyi de reddedecek olursanız size harp açarım, Vesselâm.' (Geniş bilgi için bak. M. Hamidullah, İslâm Peygamberi, 1019. paragraf vd.).
Peygamberimizin birçok davet mektubu yalnızca dine davet eder, onlarda cizye ve savaştan söz edilmez. Necran gibi İslâm ülkesinin yakınında bulunan gayr-i müslimlere gelince, onların Müslümanlara zarar vermesinden güvende olmak zorunluluğu vardır; bunun da yolu, cizye denilen bir vergi alarak onları İslâm ülkesine bağlı hale getirmek ve bu vergiye karşılık onların da güvenliğini sağlamaktır.
Ortak olan konularda birleşmek, bir araya gelmek, ortak bir alan oluşturarak orada buluşmak ve dayanışmak, bu ortaklığın dışındaki farklılıkları insanların kendilerine bırakmak, zorla kimseyi dininden ve kültüründen çevirmeye uğraşmamak konusunda -başka birçok âyetin yanısıra- 'Dinde zorlama yoktur' (Bakara, 2/256) mealindeki âyet ile 'diyalog âyeti' diyebileceğimiz şu âyeti de hatırlatmak istiyorum: 'De ki: 'Ey Ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin...' (Âl-i İmran: 3/64). Ayrıca: 'İbrâhim ne yahudi ne hıristiyan idi; bilakis o hanîf bir Müslüman'dı; müşriklerden değildi. Doğrusu insanların İbrâhim'e en yakın olanı, ona tâbi olanlar, şu Peygamber (Hz. Muhammed) ve iman edenlerdir. Allah da mü'minlerin dostudur.' (Âl-i İmran: 3/67, 68). 'Müşterek olan bir söz' diye tercüme ettiğimiz 'kelimetin sevâin' tamlaması, tefsirlerde, 'âdilâne, dosdoğru, orta yolun ifadesi olan bir söz, adalet ve insaf ölçülerine uygun bir söz' şeklinde açıklanmaktadır. Âyetin bu tamlamaya bağlı olarak yer alan 'sizinle bizim aramızda' anlamındaki 'beynenâ ve beyneküm' kısmı âyetin devamında bu sözün ne olduğuna dair yapılan açıklama dikkate alındığında, burada Müslümanlar ile aslî hüviyeti itibariyle tek Tanrı inancının savunucusu olan din mensupları arasındaki ortak ilkelerin özünün kastedildiği açıkça anlaşılır. Âyette bu ilkelerin en temel noktası 'yalnız Allah'a kulluk etme' şeklinde belirtilmiştir. Fakat bu ilkenin zedelenmeden varlığını koruyabilmesi iki ön şarta bağlı sayılmıştır: a) Hiçbir şeyi Allah'a ortak saymamak, b) Allah'ın dışında hiçbir merci, kişi veya gücü rab kabul etmemek. Böylece bir taraftan Ehl-i Kitap, peygamberlerin tebliğ faaliyetinin ortak çizgisine çağırılmakta, bir taraftan da onların anılan iki şarta riayet etmemeleri nedeniyle Tevhid inancının safiyetini ihlâl ettikleri hatırlatılmış olmaktadır. Ehl-i Kitab'ın, Hz. İbrahim'in tebliğ ettiği din ile ilgileri ve bağlantıları konusundaki iddiaları sağlam bir bilgiye dayalı olmadığına göre, Kur'ân vahyinin sağladığı sahih bilgiye kulak verilmelidir. Eğer Yahudiler ve Hıristiyanlar kendileri ile Hz. İbrahim arasında bir bağ kurmak isterlerse bunun yegâne yolu, kendi peygamberlerinin de Tevhid inancına çağrıda bulunduğu gerçeğini itiraf etmeleri ve Hz. İbrahim'i (a.s.) dolayısıyla Hz. Muhammed'i (s.a.s.) kendilerine tâbi kılma gayreti içine girme yerine, tüm İlâhî dinlerin geniş anlamıyla 'İslâm' dairesi içinde buluştuğunu görmeleridir.
            Diyelim ki, biz Müslümanlar Hz. İsa, Hz. Meryem ve Cibril-i Emin ile ilgili bazı bilgilere ve inançlara sahibiz. Hıristiyanların da aynı varlıklarla ilgili farklı bilgi ve inançları var; 'baba, oğul, ruhu'l-kudüs' diyor ve bu üçünde, bir şekilde tanrılığın bulunduğuna inanıyorlar. Ama Tanrı'ya inanmayanlara göre ortak sayılacak bir 'Allah’ inancımız da var.[10] 
Hayrettin Karaman diyalogun din zemininde olmasında sıkıntı çıktığı takdirde, Canan hocanın da dediğine benzer başka alternatif diyalogların da bulunduğuna dikkat çekiyor:
Şimdi sizin amacınız 'karşılıklı tanımak, tanıtmak, ortak noktalar bulmak, herkesi ilgilendiren problemleri ortaklaşa çözme yolları aramak, karşılıklı güven içinde olmak...' ise diyalog kurabilirsiniz. Karşı taraf diyalogu, kendi dinini yaymak için bir araç olarak kullanmak istiyorsa siz de bunun farkında olur, gerekli tedbirleri alırsınız. Bundan başka türlüsü olmaz mı? Elbette olur. Taraflar belli bir davranışın, olayın, tasarrufun zulüm olduğunda birleşirlerse onu ortadan kaldırmak ve adaleti gerçekleştirmek için -farklılıkları bir yana bırakarak- diyaloga, dayanışmaya girerler. Peygamberimiz de gençliğinde, Mekke'ye gelen yabancıları zulümden korumak için oluşturulmuş bulunan 'Hılfü'l-Fudûl' isimli bir guruba katılmıştı. İslâm'dan sonra da bu kuruluştan övgü ile söz etmişlerdir.[11]
Karaman hoca, Papa 16. Benediktus’un Regensburg konuşmasından sonra yazdığı “Papa’ya rağmen diyalog” başlıklı yazısında diyalogun önem ve gereğine şöyle işaret ediyor; özetliyorum:
Gayr-i Müslimlerle ilişki konusunda teorik olarak üç seçenek var: 1. Çatışma, 2. İlgisizlik, 3. Diyalog. Dinimiz çatışmayı şartlı olarak caiz görüyor; şart da, karşı tarafın Müslümanları dinlerinden döndürmek veya topraklarını ellerinden almak için savaş açmalarıdır. Ortada meşru ve zaruri bir durum/sebep olmadıkça çatışma, şiddet, savaş İslam'ın tercihi değildir. Hıristiyanlık tarihi, aynı dinden ve mezhepten olmayanları dinlerinden ve mezheplerinden döndürmek için yapılan savaşlarla doludur, ama İslam tarihinde “Ya Müslüman ol, ya da boynunu kılıca uzat” şeklinde bir dayatmanın tek örneği bulunamaz. Cihad ve fetihler zorla dine sokma savaşı değildir. Bugün ise dünya küçülmüş, milli sınırlar şeffaflaşmış, uluslar ekonomik, ticari, siyasi, kültürel bakımlardan adeta iç içe girmişlerdir. Böyle bir zeminde gayr-i Müslimlere karşı ilgisiz kalmak mümkün değildir.
Geriye üçüncü yol kalıyor ki, bu da farklı gruplar arasında diyalogdur. Diyalogun amacı, “dinler ve kültürler arası çatışmanın kaçınılmaz olduğu” tezine karşı, “farklı grupların bir ülkede ve bir dünyada hürriyet ve adalet içinde beraber yaşamalarının mümkün olduğu”nu ispat etmektir, bunu yaşayarak göstermektir. Diyalog ne tavizdir, ne de başkalarını hoşnut kılmak için değişmezleri değiştirmektir; diyalog karşılıklı olarak, Kur'an'ın dediği gibi “gayr-i müslimlerle iyilik ve adalet çerçevesinde ilişki kurmaktır. Papanın Almanya'da yaptığı açıklama işte bu diyalogu kurşunlamaya yöneliktir veya maksat bu değil ise de konuşma aynı sonucu doğurmaktadır. Ne yazık ki, papanın gözünü din taassubu bürümüş, basireti yok olmuş, insanlığı şiddete sürüklüyor. Bu oyuna gelmeli, “al sana şiddet” diyerek onun ekmeğine yağ mı sürmeliyiz, yoksa basiretli hareket ederek, gerçekleri uygun yollarla anlatarak papanın oyununu bozmalı mıyız? Bana göre ikincisi.[12]
Kesinlikle diyalog diyenlerden biri olan Ali Bulaç da Papa’nın mahut konuşmasını ele alarak şunları söylüyor:
“’İslam ve şiddet/terör’ söylemindeki şifreyi çözmek lazım. Sorun, İslamiyet’in şiddeti öngördüğü veya Müslümanların terörü tek ifade biçimi olarak seçtikleri sorunu değildir, sorun Müslümanlara şiddet ve terörün empoze edilmesi, başka ifade biçimlerine başvurmalarının önüne geçilmesidir. ‘İslam şiddeti öngörüyor veya Müslümanlar terör yapıyor’ dendiğinde, aslında ‘Ey Müslümanlar terör yapın” denmek isteniyor. Tıpkı Huntington’ın ‘Medeniyetler savaşı çıkacak’ demesinin aslında “Medeniyetler savaşı çıksın’ demek istemesi gibi.
Bu durumda sorumlu mevkideki insanların, kanaat önderleri ve İslam bilginlerinin ısrarla ‘İslam ile terör arasında hiçbir ilişki yoktur’ demelerinden ve diyalogu öne çıkarmalarından daha makul ne olabilir? Diyalog, çatışma zeminini engeller. İlişkiler tümüyle koparılırsa, savaş notaları verilmiş olur, bu da ‘İslam terörü’ söylemi üzerinden askeri ve politik operasyonlar yürüten küresel güçlerin işine gelir. Papa bu küresel sürecin içinde yer almıştır, bu doğru. Ama mesela Fethullah Gülen Hoca Efendi ve Hayrettin Karaman Hoca gibi ne olup bittiğini çok iyi gören zatlar ‘yine diyalog’ dediler ki, bu Müslümanların basiret ve ferasetlerinin dipdiri olduğunun göstergesidir. Bence de büyük bir komplonun önüne geçmenin en doğru yolu, ‘diyalog kapılarının açık tutulması’dır. Diyalogun cevazını Papa vermiyordu ki, onun vazgeçmesiyle bu iş sona ersin. Diyaloga inanan sayısız Hıristiyan var. Bundan sonra bu sürecin başını İslam çekecek, dünyanın hızla büyük bir felakete doğru gidişini büyük endişe ile gören erdemli insanları kendi şemsiyesi altında konuşmaya, müzakere etmeye ve yeni Hilfu’l-fudullar akdetmeye davet edecektir.”[13] 
 
NOT: Alıntılardan orjinalliği korunanlar çift tırnak içinde gösterilmiş. Önemli bir kısmı da bir köşe yazısının sınırlarını zorlamamak için görüşlerin özüne dokunmamaya dikkat edilerek özetlenmiştir. Bir bölüm içindeki benzer örneklerin de tekrarından aynı amaçla kaçınılmıştır.
 
Sonraki Bölüm: ŞARTLI OLARAK DİYALOGDAN YANA OLANLARIN GÖRÜŞLERİ
 


[1] Fethullah Gülen, Diyalog hakkında son mülahazalar, www.gencadam.net
[2] Fethullah Gülen, Diyalog hakkında son mülahazalar, agy.
[3] Fethullah Gülen, Diyalog hakkında son mülahazalar, agy.
[4] Fethullah Gülen, Diyalog hakkında son mülahazalar, agy.
[5] Prof. Dr. İbrahim CANAN,  Peygamberimiz’in (S.A.S) Ehl-İ Kitap'la Diyalogu, Yeni Ümit Dergisi, Sayı: 68
[7] Zaman, İbrahim Balta röportajı: 15.07.2005
[8] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Papaya Rağmen Diyalog, Yeni Şafak, 17.09.2006
 [9] Yeni Ümit; Sayı 68: Nisan - Mayıs - Haziran 2005
[10] Yeni Ümit; Sayı 68: Nisan - Mayıs - Haziran 2005
[11] Yeni Ümit; Sayı 68: Nisan - Mayıs - Haziran 2005
[12] Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Papaya Rağmen Diyalog, Yeni Şafak, 17.09.2006
[
[13] Ali Bulaç, Zaman, 20.09.2006
 
YORUMLAR (4) adet
    yaman arda
    DİYALOĞDAN KORKMAYALIM
    Acizane inanan bir insan olarak diyaloğdan yanayım.Çünkü dinimiz bunu emrediyor.Diyaloğun aleyhinde olmadık dedikodu ve korku üretenler samimi olmayan insanlardır.Neden diyecek olursanız bu milletin özüne öyle işlemişki İslam inancı adam içkide içse mübarek gün ve gecelerde içmiyor içki satan yerler saygıdan kapılarını kapatıyor.Siz sıradan kumar oynayan bir insanın masasına yaklaşın ve deyinki Dinini değiştir sana 10 bin dolar!yediğiniz tokatla neye ugradıgınızı anlayamayacaksınız, saygılar sevgiler güneşin doğup battığı her yere o(s.a.s)ismi ulaşacak Allahın inayetiyle buda diyaloğla olacak.
    28 Aralık 2007 Cuma 20:05

    recep
    BİZ IYI NIYETLIYIZ DE..
    karsımızdakı ınsanalr kım once onun tarıfını yapalım ve bu dıyolıgun bazılarınca soylendıgı gıbı karsılıklı ıyı nıyet cercevesınde mı yapılıyor ona bakalım...bence dıyalog vatıkan menşelı bır projedır amacı ıslam dınını degıstırmeye calısmaktır...haclı seferlerıyle yokedemeyınce bu yola basvurmuşlardır...yukarıdakı yazıda bahsedılen ve savunulanlar kur'andan verılen orneklere baktıgımızda ıse ayetlerı bır butun olarak okudugumuzda anlıyoruz ki bızım dınımız teblığ dınıdır ve ozaman ki dıger dın mensupları ıle yapılan anlasmaları gunumuzle bagdastırırsak sımdıkı sahte duzenı masum gostermıs oluruz...soze degıl öze bakmamız gerekli...bu tehlıkelı bır yoldur...bız zaten herkesle ıyı gecınıyoruz rahat durmayan kafırler,herturlu alcaklıgı ve saygısızlıgı yapıyorlar...bız ne yapıyoruz onları ucak kapısında karsılıyoruz...yazık...
    01 Aralık 2007 Cumartesi 19:56

    YAKUP KADRİ
    SİZLER GİBİ DEĞERLİ ARAŞTIRMACI VE YORUMCU İNSANLA
    HÜRMETLER
    30 Kasım 2007 Cuma 19:45

    bilal
    Diyalog demekki güzel bir kapıymış diyenlerde var
    Diyalog ne tavizdir, ne de başkalarını hoşnut kılmak için değişmezleri değiştirmektir; diyalog karşılıklı olarak, Kur'an'ın dediği gibi gayr-i müslimlerle iyilik ve adalet çerçevesinde ilişki kurmaktır.Görülüyorki araştılınca yazarlar nekadar güzel bilgilerde bulabiliyor.Rabbim bizleri birbirimize düşürmesin.önemli olan mü'minlerin birbirlerine küfr-ü mutlak ile yaklaşmasın .hüsn-ü zan etmesin.
    29 Kasım 2007 Perşembe 23:00

Yazarın Diğer Yazıları

    » Piyasalar
$ USD
1.5170
€ Euro
2.0240
IMKB
28.540
Altın
40.92
Mehmet Ali ÖZTÜRK
ozturk158@hotmail.com
Adem KAHRİMAN
Araştırmacı/Sosyolog-Yazar
Behçet BÜYÜKGÖKMEN
Ali Sami PALAZ
Köşe Bucak Dünya
Tüm Yazarlar
    Anket
    Yerel seçimler de hangi partiye oy vereceksiniz?
    AK PARTİ
    BBP
    CHP
    DP
    DSP
    DTP
    MHP
    SP
    ANKARA 06.01.2009
İmsak
-
5:32
Güneş
-
7:04
Öğle
-
12:01
İkindi
-
14:24
Akşam
-
16:47
Yatsı
-
18:11
Ana Sayfa | Künye | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle |
anadoluweb© 2007-2008