DİNLERARASI DİYALOG GERÇEĞİ III
I. DİNLERARASI DİYALOG LEHİNDE VE ALEYHİNDEKİ GÖRÜŞLER:
A- DİYALOGDAN YANA OLANLARIN GÖRÜŞLERİ:
a) DİYALOGDAN YANA OLAN HIRİSTİYANLARIN GÖRÜŞLERİ:
Dinlerarası Diyalog projesinin fikir babalarının başında şüphesiz Luis Massignon ve Montgomery Watt gelmektedir. Müslüman diyalogcular her ne kadar “diyalog”u sözlük anlamı ile kullanmağa özen göstererek gündemi İslâm lehine çevirmeye veya eşit şartlarda bir Müslüman-Hıristiyan ilişkisinin tesisi için çalışsalar da proje onlara aittir ve gündemin bu konudaki belirleyicisi onlardır. Bu sebeple diyalogdan yana olanların görüşlerini ortaya koyacağımız bu bölümde de, doğal olarak ilk söz onların olacaktır.
L. Massignon, dinlerarası diyalogda anahtar isimdir. Kendisinin Vatikan II. Konsilinin İslâm hakkında beyanda bulunmasında başlıca etkenin Massignon olduğu kabul edilir. Ona göre Araplar (ve onlara bağlı olarak bütün Müslümanlar) ‘agariens exclus’ dür. Massignon’a göre İslâm, çöle ‘sürgün’ edildikleri hâlde, yine de hususî bir bereketten feyz alan Hacer ile İsmail’in varisidir. Hz. Muhammed (s.a.s.), ‘İlâhî ve sembolik bir zaman parçasında, bu İsmailî bereketi yeniden alır.’ Hz. İbrahim’in (a.s.) Ur’dan çıkarılışı, Hz. İsmail’in çöle sürülüşü gibi kendisi de memleketinden ihraç edilmiş olan Hz. Muhammed (s.a.s.), Allah Teâlâ’ya verdikleri ahidden dönen Yahudiler ile Hz. Îsa’ya sadık kalmamış olan Hıristiyanlara karşı, Hz. İbrahim’in mirasında hak iddia eder. Hz. Muhammed (s.a.s.), Allah Teâlâ’nın, ne olduğunu bildirmemiş ve fakat O’nun, selbî sıfatlarını izhar etmek suretiyle, nelerden münezzeh olduğunu bildirmiştir. Böylece O, Allah’ı Zât-ı Bârisine yaraşmayan hususlardan tenzih etmiş olması mânâsına ‘selbî peygamber’ yani tenzih peygamberidir. Hz. Muhammed (s.a.s.), tevhid inancının tavizsiz kahramanıdır, ilâhî yüceliğin mücevher kutusudur; fakat ilâhî sır kapısında duran, ilâhî aşk eşiğini aşamayan ve kendisinden sonra gelen bütün Müslümanlara da o eşiği atlamayı kesin olarak yasaklayan bir peygamberdir. Şu hâlde İslâm, ‘Dinî yönden varlıklı olanlara (yani Yahudi ve Hıristiyanlara) karşı, Hz. İbrahim’in mirasından hak talep eden sürgündekilerin bir araya gelmesidir.’ ‘Tanrı’nın imtiyazlı kıldıklarına karşı çevrilmiş ateş saçan bir kılıç ve mukaddes bir mızraktır. Kendisini, köşeye kıstırmak suretiyle kahramanlığa zorlayan, Haçlılar ve misyonerlerdir. Hıristiyan dünyasına karşı bir ikaz ve tehdittir. On üç asırdan beri Hıristiyan âlemini dağlayan bir İncil mızrağıdır.’ ‘İlâhî takdirin ortaya çıkardığı kutsal mekânlar bekçisidir.’ İslâm, Yahudilik ve Hıristiyanlıktan önceki dönemin özelliklerini taşıyan, ‘hemen hemen’ İbrahîmî bir dinî fırkadır. Rolü, çölde inzivaya çekilmiş milyonlarca insanı, gerçek gök sofrasını tanımaya hazırlamaktır. (Mâide sûresinin 112, 114 ve 115. âyetlerinde geçen mâide yani sofra’yı, bazı Hıristiyanlar eucharistie (kutsal sofra) şeklinde anlamak isterler). Müslümanlar, başlangıçtan beri Meryem’in ve Hıristiyanlığın nimetleriyle sulanmıştır. Ne var ki İslâm, Hz. İsa’dan bahsetse de, henüz patriarcal devrededir; manevî ve ahlâkî şeriattan ziyade, Allah merkezlidir.
İslâmî sahada araştırmalar yapan Kilise mensubu müsteşriklerin ekserisinin ele aldıkları hususlar, Massignon’un tavsiyelerinden veya temas ettiği konuların derinleştirilmesinden ibaret olmuştur. Bu durum da, Hıristiyan anlayışı üzerinde etkisini gösterecek ve onun ölümünden az önce başlatılan Vatikan II. Konsilini hazırlayacaktır.
Vatikan II. Konsilinden az önce yapılıp konsili hazırlayacak olan birçok çalışma, Massignon’un görüşlerini az veya çok dinî ve itikadî plânda ifade etmeye çalışmışlardır.”
Lois Massignon’un niçin diyalogdan yana olduğunu bir de Prof. Dr. Salih Akdemir’in, onun müridi rahip Basetti-Sani hakkındaki araştırmasından öğreniyoruz:
“G. Basetti-Sani, İslâmî sahada araştırmalar yapan bir din adamıdır. 1941 yılına kadar İslâm'ın, şeytanî, uydurma bir din olduğuna, Hz. Muhammed'in (sav) ise, şeytanın elçisinden başka biri olmadığına bütün kalbiyle inanıyordu. Sonraları L. Massignon'un fikirlerinin etkisinde kalan Basetti-Sani'nin İslâm hakkındaki görüşleri tamamen değişmiştir. Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında samimi bir diyalogun tesis edilebilmesi için, haksız ve yersiz ithamlardan kaçınılması gerektiğini, müridi Basetti-Sani'ye hatırlatan Massignon, ona, İslâm'ın Hz. İbrahim'in (as), oğlu İsmail'e (as) yaptığı hayır duanın Allah tarafından kabul edilmesinin bir tecellisi olarak ortaya çıktığını bildirmiştir. Massignon'un bu açıklama ve telkinlerinden sonra, Basetti-Sani, İslâm'ı yanlış anladığının farkına varır. Basetti-Sani,
Kur'ân-ı Kerim’in Hıristiyanlığın temelini teşkil eden teslîs inancını asla reddetmediğine, fakat onun, putperest milletleri Hıristiyan inancına hazırlayıcı ve geçici mahiyette bir eser olduğuna inanmaktadır. Basetti-Sani bu konuda, bazı kilise babaları tarafından ortaya atılan ve orta çağda yaşamış birkaç teolog tarafından da kabul edilen bir teoriye istinad eder. Bu teoriye göre, insanlara son derece lütufkâr olan Allah, ruhî bakımdan yeterince olgunlaşmamış olan milletlere, İncil’i tam olarak kabul etmelerine zemin hazırlamak üzere, elçileri vasıtası ile vahiy gönderebilir. İşte, Basetti-Sani'ye göre de Kur'an bu maksatla gönderilmiştir. Ancak, Hz. Muhammed (sav) kendisine gelen vahyin hakikî manasını anlayamadığı gibi, bunu ondan sonra Müslümanlar asırlar boyunca ve hatta müsteşrikler bile anlayamamışlar, dolayısı ile Kur'ân-ı Kerim’in Hıristiyanlığı reddettiğini sanmışlardır. Aslında ona göre, Hz. Muhammed'in (sav) ve ondan sonra gelen Müslümanların Kur'ân'ın ifade etmek istediği her manayı anladıklarını kabul etmek de gerekmez. Basetti-Sani, Kur'ân'ın hakikî manasının ise ancak Hıristiyan anahtarı ile okunduğu takdirde keşfedilebileceğini ileri sürmektedir
.[4]
“Dinlerarası Diyalog”un diğer anahtar ismi; Montgomery Watt, “Günümüzde İslam ve Hıristiyanlık” adlı kitabında diyaloga olan ihtiyacı şu cümlelerle belirtmeye çalışır. Bu arada, diyaloga giren dinlerin ilerde karıştırılıp birleştirilebileceğini de ima etmekten sakınmaz: “İslam’
la Hıristiyanlık
arasında, bana göre, temel farklılık olduğunu sandığım bir hususa dikkat çekmek istiyorum burada. Bu husus şudur: Müslümanlar, Hz. İsa'nın çarmıha gerilmesi ile ilgili tarihi gerçeği kabul etmediklerinden, onun ölümünün anlamı, dirilişi ve 'kurtarma' görevinin mahiyetine ilişkin Hıristiyan öğretisini anlamakta güçlük çekeceklerdir. … Çarmıha gerilme olayı, her ne kadar Kur'an tarafından yalanlanıyor görünse de, (4. 157–9) ayetlere tarafsız bir gözle bakıldığında, bu durum, genel olarak Müslümanlarca sanıldığı kadar kesin değildir. … Başka dinden olanlarla ilişkilerin gelişmekte olduğu bu dünyada -bunların birçoğu oldukça dostane münasebetlerdir- hem kendi inanç anlayışını ilerletmek hem de öteki inançların tam bir olumlu değerlendirmesini elde etmeye çalışmak her inananın görevidir. Dinlerin gelecekte herhangi bir karışıma gireceğini öngörmekte hiçbir problem yoktur; yeter ki çeşitli dünya dinleri, birbirini, doruğunda sisler içinde görünmez Tanrı'nın oturduğu, bulutlarla kaplı dağın aynı tırmanıcıları olarak kabul ederken, ilk adım karşılıklı birbirini tanımak olsun.”
[5]
Watt diyalog konusunda fundamentalist dediği Müslümanlardan bu konuda bir şey beklememekte, liberal dediklerinden ise umutludur: “Fundamentalistler, İslâm'ın üstünlüğü ve nihaîliği inançlarından taviz vermeksizin diyaloga giremezler ve bu onların yapmayı istemedikleri şeydir. Benim "liberaller" diye isimlendirdiklerim arasında, çoğunlukla diyaloga yönelik bir açıklık vardır.”
[6]
Sistemli bir faaliyet olarak dinler arası diyalogun kaynağı Hıristiyan Katoliklerdir. Protestanlar, Hıristiyanlığın dışında başka bir dinin varlığını kabullenmedikleri için, bazı gruplar dışında, diyalog faaliyetlerine katılmazlar. Mesih'in tekrar yeryüzüne gelip Tanrı Krallığını kurması için herkesin Hıristiyanlaştırılması gerektiğine inanan Protestanlar, yolu kullanarak dünyanın dört bucağında geleneksel misyonerlik faaliyetlerini sürdürmektedirler. Ortodokslarsa milli Kiliseler etrafında toplandıklarından, bazı istisnaları dışında diyalog girişiminde bulunmazlar.
Katolik Kilisesi, XV. yüzyılın ortalarına kadar diğer dinlerden bahsetmeyi gerekli görmemiştir. Bunun nedeni, Hıristiyanlıktan başka din tanımamasıdır. Akdeniz'in çevresindeki ülkelerden ibaret küçücük bir dünya tanıyan Katolik Kilisesi, bu dünyada yaşayan insanların İncil'i tanımamaları için hiçbir sebebin bulunmadığına inanmış ve bu inanca bağlı olarak, Kilise dışında kalanların ebedî olarak cehennem ateşiyle cezalandırılacaklarını ilan etmiştir. Fakat XV. yüzyıldan itibaren başlayan coğrafî keşifler sonucunda dünyanın sadece Akdeniz'in çevresinden ibaret olmadığının anlaşılması üzerine Hıristiyan teologlar, insanlığın kurtuluşuyla ilgili eski görüşleri yeniden gözden geçirmeye başlamışlardır. … Fakat … bir gün bütün dünyanın mutlaka Hıristiyanlaşacağı inancı bütün Hıristiyanlar gibi Katolik Hıristiyanlar arasında da yaygınlığını korumuştur. XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Hıristiyan dünyanın güçlenmesi ve zamanla siyasî ve askerî büyük başarılar kazanması, bu inancının çok yakın zamanda gerçeğe dönüşeceği umudunu doğurmuştur. … II. Dünya Savaşı sonrasında durum ters yönde gelişmiştir. … Sömürgeciliğin çöküşü, iletişimdeki devrim ve çoğulcu toplumun doğuşu misyonerliğin geleneksel tarzda yürütülmesini zorlaştırmıştır. Bu durum, Hıristiyanlığın diğer dinleri ortadan kaldırıp tek din haline geleceği şeklindeki Ortaçağ anlayışını da sarsmıştır. Bunun sonucunda, dünyanın diğer dinleri hakkında öncekinden daha şiddetli kelami tartışmalar başlamıştır. Bazı Katolik ilahiyatçılar, Hıristiyanlığın evrensel fıtrat dini olduğu anlayışından hareketle, Hıristiyanlık dışı dinlere mensup olanları "İsimsiz Hıristiyanlar" olarak değerlendirme yoluna gitmiş ve bunlar için kurtuluş reçeteleri hazırlamışlardır. … Katolik ilahiyatçı … Karl Rahner, diğer halkların kültürlerinde ve dinî sistemlerinde yer alan bazı unsurları Mesihî vahyin ürünleri olarak görmüştür. Onun "vaftiz edilmemiş Hıristiyanlar" olarak değerlendirdiği halklar bunları, İsa Mesih aracılığıyla kazanmışlardır. Fakat bu halklar, İsa Mesih'in farkında değildirler. ... Misyonerler, kendi kültürleri ve dinî sistemleri içinde o halklara İsa Mesih'i tanıtarak onların kurtuluşunu sağlamalıdırlar.
Modern dünyada misyonerliğin geleneksel tarzda yürütülmesinin zorluğunu fark eden Katolik Kilisesi, "Dinlerarası diyalog" kavramını gündeme getirmiştir. Karl Rahner'in anlayışını benimseyen Kilise, dinler arası diyalog anlayışını da bu zemin üzerine oturtmuştur. II. Vatikan Konsülü'nde diğer dinlerin manevî değerlerini kısmen tanıyan Katolik Kilisesi, bu dinlerin mensuplarıyla, onların gizli birer Hıristiyan oldukları anlayışından hareket ederek, "birbirini tanımak" ve "inancı paylaşmak" için diyaloga girilmesini benimsemiştir. Papa VI. Paul, 6 Ağustos 1964'te ilan ettiği Ecclesiam Suam isimli bildirisinde diyalogdan bahsetmiş ve böylece diyalog kavramı Konsül dokümanlarına girmiştir. Dokümana göre, Tanrı tüm insanların kurtuluşunu plânladığı için Katolik Kilisesi, herkesle diyaloga girmek ve onların ihtidasını sağlamak zorundadır. Papa II. John Paul de, dinler arası diyalogun Kilisenin insanları dinlerinden döndürme (evangelizasyon) görevinin bir parçası olduğunu belirtmiştir. Diyalog çağrıları vasıtasıyla faaliyetlerine meşruluk kazandırmaya çalışan Katolik misyonerler, Hıristiyanlığı yaymak istedikleri ülkedeki insanların dinî inançlarını, siyasî, kültürel ve ekonomik problemlerini tespit ederek ona göre misyonerlik yöntemleri belirlemektedirler. Bu yöntemlerden biri inkültürasyondur. Terim olarak inanç-kültür uzlaşması anlamına gelen inkültürasyon, İncil'in mesajını dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan halkların kültürlerine uygun hale getirme faaliyetidir. … Örneğin, Müslüman kültüründe Hz. İsa ile ilgili bir takım inançlar vardır. Müslümanlar, Hz. İsa’nın bir peygamber olduğuna inanır ve onun annesi Meryem’e saygı gösterirler. ... Müslüman kültüründe Hıristiyanlık açısından burada eksik olan husus, İsa’nın Allah’ın oğlu bir Tanrı olmasıdır. Bu da, bir şekilde Müslüman kültürüne yerleştirilecektir.
II. Vatikan Konsülü, birçok bakımdan olduğu gibi Müslümanlar açısından da önemli bir konsüldür. İlk defa bu konsülde, Müslümanlardan, onların inanç ve ibadetlerinden söz edilmiştir. En önemlisi de, bu konuda olumlu ifadelerin kullanılmasıdır.
Vatikan’ın bu tutumu İslam dünyasında da yankı bulmakta gecikmemiş, Fas’tan Endonezya’ya kadar İslam coğrafyasının çeşitli ülkelerinde, diyalog çağrısına olumlu cevaplar gelmeye başlamıştır. Ancak Vatikan, bunlardan kendi projesini kabullenen ve kendileriyle işbirliği yapanlarla sıkı bir diyaloga girmiş gözükürken, Vatikan’ın inisiyatifi dışında bu işi yapmaya çalışanlara pek iltifat etmemiştir. Sadece bir defaya mahsus olmak üzere Müslümanlar diyalog için girişimde bulunan ve evsahipliğini yapan taraf oldu: Vatikan ve bazı Doğu Hıristiyan Kiliseleri ile dünyanın değişik yerlerinden Müslümanlar arasında 1974'de Libya'da gerçekleştirilen Tripoli Konferansında. Protestan kiliseleri, Dünya Kiliseler Konseyi, Yunan ve Rus Ortodoks Kiliseleri sadece gözlemciler gönderdi. Bu toplantı başarısız bir şekilde sonuçlandı. Müslümanlar iki dinin mensuplarını ilgilendiren bir dizi mesele üzerinde anlaşma yollarını araştırmışken, Hıristiyan delegasyonu konferansın sonunda, tam Tripoli’den ayrılmak üzereyken havaalanında anlaşmayı reddettiğini açıkladı.
Başlangıçta dünyanın dört bir yanındaki Müslüman âlimlere diyalog çağrısı yapan Vatikan, projesi itibar görünce kendini naza çekmeye başladı. Artık Müslümanların gönlünü almak için demeçler verilmiyordu. Aksine diyalog için şartlar ortaya konuluyor, karşılarındakinden taviz beklerken, onların kutsalları tatışma konusu yapılırken, Hıristiyan teolojisi hakkında diğer dinlerin özellikle de İslam’ın eleştirilerine karşı yasaklar getirilmeye çalışılıyordu.
Papa 16’ncı Benediktus, 12 Eylül 2006’da Almanya’nın Regensburg kentinde İslam dünyasının tepkisine neden olan şu iddialarda bulundu: “Bana Muhammed’in getirdiği yenilikleri göster. Sadece kötü ve insanlık dışı şeyler bulacaksın. Tıpkı vaaz ettiği dinin kılıç gücü ile yayılması emrini verdiği gibi. Dine davet için, şiddet ve tehdit yerine, iyi konuşma kapasitesi ve doğru akıl yürütme gerekir,” dedi. “Dinde zorlama yoktur” sözlerinin Muhammed’in güçten yoksun olduğu ve tehdit altında bulunduğu ilk dönemlerine denk geldiğini belirten, “Hıristiyanlık ile akıl arasında sıkı bir bağ var” diyen Papa, İslam’da ise Tanrı kavramının çok soyut olduğunu ve bu nedenle böyle bir bağın olmadığını söyledi. Papa ayrıca “İslami cihad akla ve Tanrı’ya karşıdır” diye konuştu
[8]
Aynı yıl Kasım’da Türkiye’ye gelecek olan Papa, bu seyahatinden önce Berlin’de sarfettiği sözlerin Türklere karşı verdiği mücadelelerle anılan Bizans İmparatoru Paleologos’a ait olduğunu, kendi sözleri olmadığını ifade etti. Papa aynı zamanda İstanbul’da, Ayasofya’da ayin yapması beklenirken tam tersine İstanbul Müftüsü ile birlikte kıyama durdu.
Türkiye’de ve dünyada bazı yorumcular, 16. Benediktus’un, İslam dünyasında tepkilere neden olan Almanya konuşmasında dile getirilen düşüncelerin üzerine, Türkiye ziyareti sırasında yapılan bu ve benzeri jestlerle sünger çekildiğini ileri sürerken, Vatikan yetkilileri Papa’nın çizgisinde herhangi bir değişiklik olmadığını belirterek, söz konusu yorumlara karşı çıkıyordu: Bologna Başpiskoposu Kardinal Carlo Caffara, Papanın Türkiye ziyaretinin doğru biçimde yorumlanması gerektiğini söyledi. Papa’nın Regensburg’da söylediklerini Türkiye’deki konuşmalarıyla dolaylı biçimde yalanlamasının söz konusu olmadığına dikkati çeken Kardinal Caffara, sözlerini şöyle sürdürdü: "Bunu, Papanın Regensburg’da yaptığı konuşma ile Diyanet İşleri Başkanlığı ve Ankara’daki diplomatik temsilcilere hitaben yaptığı konuşmaları karşılaştırmak suretiyle de gösterebilirim. Her üç konuşmada da ana tema aynıdır: Halklar arasında diyaloğun, dolayısıyla barışın tesisi, kendini salt dinsel boyuta hapsetmemiş bir akıl ve de mantıklı yaklaşımlarla bağdaşmayacak tarzda metotlarla başkalarına zorla dayatılmayan bir din sayesinde mümkün olabilir. … İslam ile ancak insani yaşam, akıl meselesi, yaşam anlayışı ve eğitim gibi konular etrafında konuşabiliriz. Ama Hristiyan olarak İsrail ile olan bağlarım, diğer dinlerle kurabileceğim ilişkiyle hiçbir suretle kıyaslanamaz." Hristiyanlığın dinsel açıdan sadece Yahudilikle sıkı bir bağ içerisinde olduğunu belirten Caffara, sözlerini şu ifadelerle sürdürdü: "Bence, Yahudi olmadan Hristiyan olunamayacağı gerçeği her geçen gün daha net biçimde ortaya çıkıyor. Gerçek anlamda dinler arası diyalog da sadece Yahudilikle mümkün olabilir." Kardinal Caffara, Kilisenin Avrupa’nın Hristiyan kökenlerine sahip çıkmasını sağlamak zorunda olduğunu savunarak, "Batı toplumunun değerleri, büyük oranda Hristiyanlıktan neşet etmiştir. Batının kimliğini savunmakla yükümlüyüz" dedi
.[9]
Regensburg konuşması ve tepkilerinin üzerinden bir yıl geçmişti ki, değişik ülkelerden 138 Müslüman akademisyen ve ilim adamı, Papa 16. Benediktus'a hitaben yazdıkları ve "dünyanın geleceği, Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasındaki barışa bağlıdır" dedikleri mektupta, iki din arasında barışçıl bir ilişki tesis edilmesi çağrısında bulundular. Bunu tam da bir yıl önce 38 Müslüman âlimin Papa’yı bir bildiri ile protesto etmelerinin yıldönümünde yaptılar. Papalık Dinlerarası Diyalog Kurulu Başkanı Kardinal Jean-Louis Tauran, mektubu "olumlu" ve "cesaret verici" olarak niteledi ve şunları söyledi: "Bu, son derece cesaret verici bir sinyal. Zira iyi niyet ve diyalogla, önyargıların aşılabileceğini göstermektedir. Bu diyalog konusuna manevi bir yaklaşımdır. Bunu, maneviyat diyaloğu olarak da adlandırabilirim." Bununla birlikte Kardinal, içindeki endişeyi de dışarı vurmaktan geri durmadı: "Müslümanlar, Kur'an'ı Allah kelamı olarak gördükleri için Kur'an'ı derinlemesine tartışmayı kabul etmiyorlar. Bu yaklaşımla inancın içeriğini tartışmak zor" dedi. Kardinal Tauran ayrıca, Hıristiyan ülkelerde camilerin inşa edildiğini ancak Müslüman ülkelerde kilise inşa edilmediğini ileri sürerek bunun da tartışılması gerektiğini ileri sürdü.
Bundan hemen bir gün sonra, Papa 16. Benediktus, Katolik grup tarafından düzenlenen Dinlerarası diyalog toplantısına katılmak üzere bulunduğu Napoli'de, Katoliklik dışındaki kiliselerin, Yahudiler ve Müslümanların temsilcilerinden oluşan 42 konuğun da hazır bulundukları Plebiscito Meydanı'nda yaptığı Angelus konuşmasında, Roma Katolik Kilisesi'nin Dünya Misyonerlik Günü'nü kutlamakta olduğunu hatırlatıp,
Hıristiyanlığı tüm dünyaya yayma konusunda Katoliklik dışındaki Hıristiyanların gayret göstermeleri gerektiğine değinerek, "Tüm insanlığın Hıristiyanlaştırılması hususunda, her kilise aynı derecede sorumludur." diyordu.
Gelecek Bölüm: DİYALOGDAN YANA OLAN MÜSLÜMANLARIN GÖRÜŞLERİ
Salih Akdemir; Râhib G. Basetti-Sani'nin Hz. İsa İle İlgili Bazı Kur'an Âyetlerini Yorumlaması Ve Müslüman-Hristiyan Diyaloguna Çağrısı Üzerine, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi Cilt XXVI, Sh. 183–187
Montgomery Watt, Günümüzde İslam ve Hıristiyanlık, İz Yayıncılık, İstanbul 1983, Sh: 225 - 228
Montgomery Watt, Müslüman-Hıristiyan Diyalogu, Birey Yayıcılık – 2000 İstanbul, Sh: 179–180
İsmail R. el-Faruki: İbrahimî Dinlerin Diyalogu, Pınar Yayınları, İstanbul 1993; Sh: 11
NTV-MSNBC / 15 Eylül 2006