Baykal İşini Biliyor
CHP Türkiye’yi, partililerini, özellikle de oyu ve kafası kemikleşmiş CHP’lileri şaşırtmaya devam ediyor. Genel Başkan Deniz Baykal'ın başörtülü ve çarşaflı kadınlara parti rozeti takmasıyla başlayan “açılım” dün yeni bir gelişmeyle ivme kazanıyor gibi: CHP yönetimi, ziyarete gelen partililerin dini vecibelerini yerine getirebilmesi için genel merkeze mescit yapılmasını da gündemine almış. Çarşaflıların Genel Merkezde gördüğü itibarın Doğu ve Güney Doğu’da olumlu karşılanması, bu ikinci adımın atılmasında etkili olmuşa benziyor.
Yıllar yılı CHP tipi laikliğin tavizsiz koruyucularına karşı muhafazakâr cenahın dilinden düşürmediği “İstiklal Savaşı’nda top mermisi taşıyan kadınların, Zübeyde Hanım’ın ve de Latife Hanım’ın başı örtülüydü” silahını bugün CHP’li milletvekilleri ve yöneticileri de kullanmaya başladı. Mesela bunlardan birisi geçenlerde basına açıklama yapıyor; “Kurtuluş Savaşı'nda topa mermi süren kadınlar başörtülüydü”, “memleketim Ağrı'da CHP'ye oy veren kadınların yüzde 99'u kapalıdır,” diye.
Bu gelişmelerin arkasından da her kafadan bir ses çıkmaya başladı: “Baykal takiyye yapıyor”, “eskiden olduğu gibi birkaç ay, en geç seçimden sonra bu sözlerinden de cayar,”bu olay CHP’yi ortasından şak diye böler”, “çok değil daha birkaç ay önce Anayasa Mahkemesi’nce başörtüsünü üniversitelerde kökten yasaklayan kararın verilmesine neden olan davayı açan bir partiye, yani CHP’ye başı örtülü bir Müslüman nasıl oy verir” vs vs.
Bu yazıyı kafamda oluşturmaya çalışırken ben de bir ara “CHP Takiyyeyi Keşfetti” şeklinde bir başlık düşündüm. Ama meseleyi sadece CHP ve seçim düzleminde değil de tüm Türkiye gerçeği ile düşünüp karşılaştırma yaptığımda bu fikrimden vazgeçtim. Çünkü Türkiye’de “İslamcı kesim veya inançlı kesim” nasıl derseniz deyin –ki bu yaftalama bize ait değil, bilakis kendisini bunların dışında, hatta karşısında sayan, sonra da “bir siz mi müslümansınız” diye sızlananlara aittir- kendi içinde bir homojenliğe sahip olmadığı gibi; CHP de homojen bir siyasi topluluk değildir. Dahası, her iki kesim de sistemin eğitiminden geçmiş, yani az veya çok onun tarafından terbiye edilmiştir. Oyu ve kafası kemikleşmiş bir kısım klasik partili dışında bu partiye mensup birçok vatandaşın CHP’ye oy vermek için çok değişik nedenleri vardır. Keza başını örten, sakal bırakan, beş vakit namazını kılan Müslümanların hepsinin de sadece Milli Görüşçü veya milliyetçi veya muhafazakâr bir partiye oy vereceğini düşünmek de; Türkiye gerçeğini bilmemek demektir.
Bu konuya açıklık getirmek için bir çocukluk hatıramı sizlerle paylaşmak istiyorum. İlkokul 4’ten 5. Sınıfa geçtiğim 1957 yazı rahmetli babamdan, yıllık ücretle imamlık yaptığı köyde Kur’an öğrenmeye başlamıştım. Buna kendi kasabamızda 3–4 yaşında beri görme özürlü olan Hafız Abdullah Efendi’den devam ediyordum. Mahallemizin camiinin bitişiğinde bir mektep odası vardı. Medreselerin kapatılmasından önce orası mahalle mektebi imiş. Hocamız yasak olan bu hizmeti fahri olarak yapıyordu. Caminin önünde hocamızı beklediğimiz bir sabah yanımıza, yine babam gibi yıllık köy ücreti ile başka köylerde imamlık yapan Halil Hoca Efendi yaklaştı. Allah’ın bu gününe şükrederek söze başladı: “Bir zamanlar kendi çocuğuna namazlık öğretenlere bile neler yaparlardı, “diye devam etti. Anlattığına göre İsmet İnönü zamanında hocamızı çocuklara Kur’an-Kerim öğretiyor diye jandarmalar götürmüşler ve karakolda kerpetenle sakallarını yolmuşlar, yolamadıklarını da çakmakla yakmışlar. Halil Hoca bunları ağlayarak anlatıyordu. Ama işin asıl garip tarafı; hocamız Hafız Abdullah Efendi de, Halil Hoca da hala CHP’li idiler, hem de hastalık derecesinde İnönü hayranı. Çünkü onlara göre bu zulmün sorumlusu İnönü ve CHP’si değil, jandarma idi.
İşte bu bir Türkiye gerçeğidir. Türkiye Müslümanlarının geçirdiği eğitimin sonucunun çok tipik bir görüntüsüdür. İşin derinliğine inildiğinde görülecektir ki; Tanzimat ile başlayan Müslümanın öğütülmesi, pardon eğitilmesi(!) süreci Devrimlerle evrimini tamamlamıştır. Dünyaya Müslümanca bakmayı, orada Müslümanca yaşamayı ve onu Müslümanın yaşayacağı bir zemin haline getirmeyi görev bilen Müslümanların çocukları, bu merhalede, kendilerini dünyanın mevcut şartlarına uymaya mecbur ve mahkûm görmeye başlamışlar, yani güncel bir ifade ile reel politiğe teslim olmuşlardır. Bu sürecin ürünü olarak da birçok Müslüman tipine rastlanır olmuştur. Gerçi geçmişte de Müslümanlar tek tip değildi. Ama onların her birinin, aralarında az veya çok görüş ve metot farklılığı olsa da referansları İslam idi. Şimdi bugünkü birçok Müslüman tipinden başlıca dördüne şöyle bir göz atalım: Birincileri; imanın altı şartına inanmak, nihayet İslam’ın beş şartını da uygulamakla, hele hele bir de başı örtüp sakal bırakmakla tam gerçek Müslüman olunacağına inanan kesimdir. Bu kesimdekiler çoğunlukla dinlerini çıkarlarına alet etmezler, ama inançları da ibadetleri de derinlikten, tefekkürden ve şuurdan yoksun olduğu için dini dünyaya alet eden herkesin peşinden sürüklenebilirler. İkincileri ise ahiretini yırtıp dünyasına yamama gafletine düşmüş oportünist kesimdir ki, bunlar için din dahil her şey çıkar aracıdır. Bu tip Müslümanlar her tipe, her kimliğe bürünebilirler. Herkesle anlaşabilirler, her yerde bulunabilirler. Üçüncü kesim ise yukarıda sözünü ettiğimiz geçmişleri gibi; dünyaya Müslümanca bakmayı, orada Müslümanca yaşamayı ve onu Müslümanın yaşayacağı bir zemin haline getirmeyi görev bilenlerdir. Geçirilen toplumsal eğitim sürecinden dolayı hataları olsa da bu niyetlerinde samimidirler. Dördüncü bir kesim de vardır ki; bunlar, hayata bakışlarının tamamını, tek parti döneminde yaşayıp devlet olarak sadece jandarma ve tahsildarı görmüş dede ve babalarında miras olarak almış kimselerdir. Bunlar için dine ait her şey kendileri için kıymetli, ancak devleti ve siyaseti temsil edenlerden de gizlenmesi gereken netameli bir şeydir. Bunlar, sandık bölgesinde paravan arkasında oyunu mühürlerken bile devletin kendisini gördüğü korkusunun içindedir ve oyunu o korkunun yönlendirmesi ile kullanır. Hayatını bu ürkeklikle yaşar. “Bugün hala böyleleri var mı?” diyecek olana cevabım şudur: Evet vardır, hem de azımsanmayacak kadar.
Bugün nasıl AKP’nin misyonu üçüncü tip Müslümanları da birinci ve ikinci tipe benzetmek ise; CHP’nin son manevraları bu Müslüman tiplerinden birinci, özellikle de ikinci ve dördüncülerin oylarını kazanma hesabına matuftur. Çünkü Baykal başta olmak üzere CHP erkânı artık anlamıştır ki; sistemin kurucu partisi olmak hasebiyle vazgeçilemez özelliğini de, zinde güçlerin arkasına sığınma ayrıcalığını da artık CHP kaybetmiştir. Egemen güçlerin tercihlerindeki değişiklikler ve Türkiye’de artık ihtilal yapılamayacağının bu arzudaki askerler tarafında dahi anlaşılmış olması bu anlayışın kaynağıdır. Bundan dolayıdır ki; Baykal ne takıyye yapmaktadır ne de partiyi parçalayacak bir maceranın peşindedir. Baykal partisini yok olmaktan kurtarmaya çalışmaktadır. Çünkü görmüştür ki; iktidara yürümek, ana muhalefet partisi olarak kalabilmek, en azından TBMM’de temsil edilebilmek için halkın vereceği oydan başka alternatifi kalmamıştır. Onun için diyoruz ki; Baykal işini biliyor.