Gazeteci Can Dündar senaristlik ve rejisörlüğe soyunduktan sonra “Mustafa” adlı bir belgesel yapınca Türkiye’de kıyamet koptu. Kimilerine göre o Amerikancı vatan haini bir liboştu. Kimilerine göre AKP ve 2. Cumhuriyetçilerin tezgâhına gelmişti. En ilginci de, bir keresinde “Said Nursi” belgeseli de çekmek istediğini söylemesinden hareketle; tarikatçılara hizmet etmekle suçlanması oldu bence. İş bununla da kalmadı; birileri de filmi “ATA”ya hakaret kabul ederek, suç duyurusunda bulunmak üzere savcılığın yolunu tutmuş bulunuyor. Daha çok, gericilikle yaftalanmış binlerce kişi hakkında işletilen, aralarında Necip Fazıl Kısakürek’in de bulunduğu yüzlerce kişinin mahkûm edildiği 5816 sayılı kanun, anlaşılan Hıristiyan Obama’nın İncil üzerine yemin etmesine dahi tahammül edemeyen Can Dündar için de işletilmek isteniyor.
Oysa “tabu neymiş anladım” diyen Dündar belgeselle vermek istediği mesajı şöyle özetliyor: “Asıl mücadele ne Yunanlılara ne asi Kürtlere ne de gericilere karşı veriliyor. Atatürk’ün asıl mücadelesi, ‘İktidarı, gökyüzünden yeryüzüne indirme meselesi.’ ... O sonda yaptığı konuşmada söylediği bir şey var ki -ben bunun filmin en çok konuşulacak şeyi olacağını sanıyordum, üzerine kimse bir satır bile yazmadı- ... ‘Biz ilhamlarımızı gökten değil, yeryüzünden alıyoruz, bizim ilkelerimiz gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla bir tutulmamalıdır’ diyor. Burada sadece İslam da söz konusu değil, bütün dinlere bir gönderme var.” (Hürriyet: 09.11.2008)
Diyeceksiniz ki; “Allah göklere karışsın, dünyayı biz idare ederiz” diyen Atatürkçü, Kemalist, Laik her neyse bu adamlarla Dündar’ın amacı aynı olmuyor mu? Peki, bu gürültü niye? Hayır, asıl mesele bu değil; Vehbi’nin kerrakesi başka. Aslında onlar ne Atatürkçü, ne Kemalist ve ne de Laik. Bu isimlerle onlar birer “mit” uydurmuşlar, tabular üretmişler. Bu tabulara dokunmak suç, hainlik, düşmanlık. Bu “mit”leri değil tartışma; sohbet konusu yapmak bile sakıncalı onlarca. Sanki bunlar söz konusu edilirse içleri boşalacak, dağılıp gidecek diye korkuyorlar. Bu yasak ve yaftaların arkasına sığınanlar sanki Atatürk’e güvenmiyorlar. Aslında onlar kendilerine güvenmiyorlar.
Bunu anlamak için; bu korku dağları, son büyük İslam devleti Osmanlı’nın varisi Türkiye’nin orta yerine nasıl dikilmişti, bunu bilmemiz gerek.
Türkiye’de pek bilinmeyen Fransızca “laique” kelimesini ilk kullananlardan olan Ziya Gökalp, onu “lâdinî” kelimesi ile Türkçeleştirmiştir ki; bunun anlamı da “dinsizlik” demektir. İşte Türkiye’nin talihsizliği de burada başlamıştır. Çünkü Gökalp, 1924 Anayasasının da, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın (CHP) tüzüğünün de hazırlanmasında önemli role sahiptir. Gökalp’ın bu çevirisi ile başlayan talihsizliktir ki; doğduğu yer olan Batıda laiklik devleti kiliseden, dünya işlerini din işlerinden ayırmak olarak gerçekleşip öyle anlaşıldığı halde; Türkiye’de, dini hayattan sürüp çıkarma şeklinde anlaşılmış ve uygulanmıştır. Bu durumda Türkiye’deki uygulaması ile “din” ile “laiklik” birbirinin alternatifi olarak anlaşılmış ve bu anlayışla uygulana gelmiştir. Yani laiklik kilisesi olmayan Türkiye’nin kilisesi olmuştur. Yani laiklik bir ideoloji, hatta onun da ötesinde bir din halini almıştır ki; biz buna “laikçilik” diyoruz.
Laikliğin beşiği olan Fransa dâhil Batıda onu din karşıtlığı olarak algılamak için bir sebep yoktu. Hıristiyanlık zaten “Tanrının hakkını Tanrıya, Sezar’ın hakkını Sezar’a” verme ilkesini taşıyordu. Bu konuda problem çıkaran din değil, dini bir sömürü aracı olarak kullanan kilise idi. O da devlet erkinin dışına çıkarılarak Batıda bu problem halledilmişti. İslam dünyasında böyle bir problem de yoktu aslında. Çünkü bizde ne kilise vardı, ne de kilise adamları.
Ayrıca Batıda da laiklik din dışılık olarak ortaya çıkmamıştır. Avrupa siyasî sistemde bütün gücü elinde bulunduran ve gücünü sadece Aristokrat olmaktan alan, bunu doğuştan bir hak kabul eden bir sınıf vardı. Bütün siyaseti, ekonomiyi, toplumsal hayatı bunlar istedikleri gibi yönlendiriyordu. Aristokrasi halkı ezerken meşruiyetini Kiliseden alıyordu. Kilise Tanrıdan aldığını iddia ettiği yetkilerle toplumun bütün kazanımlarını din adamları ve aristokrasi arasında paylaştırıyordu. Bu meşruiyetin karşılığı olarak da aristokrasi kiliseyi bir otorite olarak kabul ediyordu. Geri kalan büyük çoğunluk hiçbir hakka sahip olmayan, hiçbir şekilde insan yerine konulmayan üçüncü sınıf insanlardı. Fransız devriminde, devrimin teorisyenlerinin farklı amaçları da olsa da, halkın ana mücadele amacı bu idi. Verdikleri mücadele dini toplumsal hayattan atmak değil, kiliseyle aristokrasinin arasındaki meşruiyet ilişkisinin kesilmesi, Kilise ve aristokrasinin elindeki iktidarın topluma devredilmesi mücadelesi idi. İşte anavatanında Laikliğin özü budur.
Bizde ise süreç tersinden işletildi. Kendisini vatanın kurtarıcısı, devletin kurucusu ilan eden bir zümre, kendilerine yakıştırdıkları bu doğuştan hakla bir “kilise” inşa ettiler. Adına da kah Atatürkçülük, kah Kemalizm, kah da Laiklik dediler. Aslında ise bu Batılı anlamda bir Laiklik değil, doğulu bir “Laikçilik” idi. Yani bir dogma, yani bir ideoloji, yani bir din, yani bir Kilise. Bu sayede bürokrasinin bütün köşe başlarını ele geçirmeyi, ekonominin bütün subaşlarını tutmayı kendileri için bir doğal hak, başkaları içinse tabu olarak gördüler. Tabuya yaklaşmaya çalışanlar hain, düşman ilan edildi. O konuda bir iki söz etmek için ağzını açanlarsa gerici, yobaz oldu. Bugün Türkiye’de kopartılan yaygaraların, zaman zaman hortlatılan ilerici-gerici, laik-anti laik, Atatürkçü-Atatürk düşmanı çatışmalarının altında yatan gerçek budur. Ve bütün kavga millete rağmen ele geçirilen mevzilerin korunması kavgasıdır. Bu mevziler onlar için o kadar önemlidir ki; değil elden çıkarılması, paylaşılması bile söz konusu olamaz.



