DİNLERARASI DİYALOG GERÇEĞİ (II)
II. DİNLERARASI DİYALOĞUN TARİHÇESİ:
Diyalogun kavramsal olarak kullanımı 1962–1965 tarihleri arasında 141 ülkeden 2860 kadar temsilcinin katılımı ile gerçekleşen İkinci Vatikan Konsülü ile başlar.
II. Vatikan Konsülü fikri Papa 23. John tarafından ortaya atılmış, hazırlık aşamasında, 18 Eylül 1960’da ‘Hıristiyan Birliği Sekretaryası’ kurulmuş, başına da Yahudi asıllı Kardinal Augustine Bea getirilmiştir. Papa sekretaryadan, Hıristiyan mezhepleri arasında diyalog kurulmasını sağlayacak meseleleri ele almanın yanında, Yahudilerle Hıristiyanların yakınlaşmasını temin edecek meselelerin de ele alınmasını istemiş ve Kardinal Bea’yı Hıristiyan-Yahudi yaklaşımına yol açacak bildirinin hazırlanması ile görevlendirmiştir. Takvimler 13 Haziran 1960 gününü gösterdiğinde Fransız tarihçi Jules Isaac’ı -ki o da Yahudi asıllıdır- bir heyetle Papa 23. John’u ziyaret ederken ve isteklerini bir rapor halinde ona sunarken sahnede görüyoruz. Yine 1960 yılı Ekim ayında Alman Yahudilerinden bir heyet Papa’yı ziyaret ediyor. Bunları, ABD’den ‘Yahudi-Hıristiyan Araştırmaları Enstitüsü’ ile Hollanda’dan Yahudi ‘Apeldoorn Çalışma Grubu’nun ziyaretleri izliyor. Hıristiyan-Yahudi yakınlaşması konusunda ilk taslak diyalog planı 1961 yılında Kardinal Bea tarafından bu heyetlerin talepleri doğrultusunda hazırlanmışsa da, hem diğer Hıristiyan mezheplerinin hem de diğer din mensuplarının tepkisine neden olur endişesiyle söz konusu taslak plan uzun tartışmalar neticesinde geri çekilmiştir.
Papa 23. John’un, II. Vatikan Konsülü devam ederken, 3 Temmuz 1963 günü ölümü üzerine yerine Papa 6. Paul geçmiştir. 17 Mayıs 1964’te kurulan ‘Hıristiyan Olmayan Dinler Sekretaryası’nın başına kardinal Paula Marella getirilmiş. Kardinal Marella da yeni Papa’nın isteği üzerine ‘Yahudilerle ilgili yeni bir taslak’ hazırlamışsa da bu metin de büyük tartışmalara neden olmuş ve kardinallerden bir kısmı bu yeni taslağın iptal edilmesini talep etmişlerdir. Papa 6. Paul 6 Ağustos 1964’de, bu tartışmalara son vermek için bütün dinlerle diyalog yapılmasını teklif ettiği “Ecclesian Suam” isimli bir genelge yayınlamıştır. Neticede Yahudilikle birlikte İslâm, Hinduizm ve Budizm gibi diğer dinlerle de diyalog yapılmasının sebebi, gereği ve önemi anlatılan bir bildirge ‘Nostra Aetate’ adıyla 250 çekimser oya karşılık 1763 oyla 14 Ekim 1965 tarihinde kabul edilmiştir.
II. Vatikan Konsülü Katolikliğin ilk konsülü değildi, ama diğerlerinden farklı idi. "II. Vatikan Konsülü’nün diğer konsüllerden farkı sadece katılımın en yoğun olduğu konsül olması değildi şüphesiz. Diğer Hıristiyan mezhepleri ve özellikle de diğer dinlere karşı o zamana kadar görülmemiş bir açılımı öngörmesi, bu konsülü diğerlerinden ayıran en önemli unsurdur. Hıristiyan dünyanın bölünmüşlüğü sebebiyle Kilise'nin kendi görevlerini yapmada yaşadığı sıkıntılar bu konsülün toplanmasındaki önemli etkenlerden biri ise de, asıl temel etken, modern dünyada Kilise'nin, misyonunu arzu edilen seviyede gerçekleştirebilmek için ihtiyaç duyduğu açılımlar olarak tespit edilebilir. Dolayısıyla II. Vatikan konsülü, Katolik Kilisesi'nin, klasik misyon anlayışını terk ederek diğer din mensuplarıyla, hatta diğer Hıristiyan mezheplerle diyalog suretiyle iletişim kurma talebini, misyonu bu iletişim zemini üzerinden gerçekleştirme öngörüsünü ve bunun teolojik temelini ifade ettiği bir konsüldür. Nitekim açış konuşmasında Papa 23. John'un kullandığı "aggironamento" kelimesi, konsülün hedef ve amaçlarını ifadede anahtar konumundadır ve "Kilise'yi günümüze taşımak ve onu, çağdaş misyonunu yerine getirmede daha etkili hale getirmek" anlamına gelmektedir.
“Bu konsül sürecinde alınan kararlar hemen her dereceden dokümanda ifade edilmiştir:
- - Kilise hakkındaki dogmatik yasa (Lumen Gentium),
- - Kilise hakkındaki pastoral yasa (Gaudium et Spes),
- - Nostra Aetate, Ad Gentes,
- Diginitatis Humanae gibi deklarasyon ve kararlar,
- - Eclesiam Suam isimli genelge bunlardan başlıcalarıdır.
Burada dikkat çekici olan, Konsül öncesi diğer din mensupları ve bilhassa Müslümanlar, kategorik olarak "kötü" iken, Konsül sonrası bir tavır değişikliğine gidilmiş ve "kötü"ler, bu yeni süreçte "Hıristiyanlığa aday" olarak tavsif edilmiştir. Hemen belirtelim ki Katolik Kilisesi'nin bu konsülde aldığı kararlar ne Kilise dogmalarına aykırı, ne de geleneklere terstir. Kilise'nin burada bütün yaptığı, dünya çapında hızla yayılmakta olan Kilise'den uzaklaşma tavrına karşı ve Kilise'nin kaybetmekte olduğu prestij, nüfuz ve etkinlik alanlarını yeniden kazanabilmek adına yöntem ve söylem belirlemekten ibarettir.”
Ülkemizde "Diyalogun insanlık tarihi kadar eski olduğu, zira insanın bulunduğu yerde mutlaka diyalogun da mevcut olacağı, İslam'ın da başından beri diyalogu fiilen gerçekleştirmiş bir din olduğu" şeklindeki söylemlerin “aslında ‘anakronizm’den başka bir şey olmayan söylem tarzı, diyalogun bir kavram olarak ne ifade ettiği konusunda serapa manipülatif” olduğunu söyleyen Ebubekir Sifil; Vatikan tarafından ortaya atılana kadar "diyalog"un en azından kavramsal ölçekte bu yaygınlıkta kullanımda olmadığı görüşündedir.
Vatikan uzmanı araştırmacı Aytunç Altındal, kavramsal diyalogu başlatan bu konsülün alt yapı hazırlığının tarihini biraz daha geriye götürmektedir: “1940’larda, 2. Dünya Savaşı devam ederken Vatikan’a bağlı bir grup oluşturuldu. 1943’te oluşturulan bu grubun adı ‘Focolare’dir. Bu gurup Vatikan’a bağlı olarak İtalya’nın Trento şehrinde kuruldu. Bu gurubun günümüzde 1500 “dioses”i yani “büyük kilise”si, 180 ülkede de örgütü var, 80 bin paralı yöneticisi var. Yani kiliseden para alarak yönetimini yürüten 80 bin kişisi var. Bu guruba verilen görev şuydu: ‘Siz bir kavramı dünyada yaygınlaştıracaksınız.’ Bu kavram nedir? Diyalog kavramıdır. ‘Diyalog kavramını yaygınlaştırma görevi için özellikle Hıristiyan olmayan gurupları, Müslüman ve Yahudi gurupları, onların içinde de kadınları seçiyoruz’ dediler. Çünkü ‘en az eğitim görmüş ve en çabuk heyecanlanan ve savaş nedeniyle en çok da ızdırap çekenler kadınlardır. Kadınları avlamak erkeklerden daha kolaydır’ dediler ve bu işin başına Chira Lubıch diye bir kadını getirdiler. Bu Chira Lubıch denilen kadının başkanlığında, 1943’de İtalya’nın Trento şehrinde kurulan “Focolare”nin görevi dinlerarası diyalogdu, dinlerarası diyalogu sağlamaktı, dinlerarası diyalog çerçevesinde de Hıristiyanlık misyonunu yaygınlaştırmaktı. Chira Lubıch, dört ayrı tip diyalog tespit etti. ‘Bize göre dört tip diyalog vardır’ dedi: ‘Birincisi Katolik dünyası içinde Katolikler arası diyalog, ikincisi Hıristiyan dininin diğer mezhepleriyle diyalog, üçüncüsü laik dünya ile diyalog, dördüncüsü Müslümanlık, Budizm ve Yahudilikle diyalogdur. Her birinde biz aynı taraftayız, fakat tekliflerimiz farklı olacaktır’ dedi.
“Focolare, 1943’ten bu yana ‘Biz, ilk Hıristiyanlığın kurulduğu dönemdeki şartlar çerçevesinde nasıl bir misyonerlik faaliyeti yapıldı, bu din nasıl yaygınlaştırılıp da bugüne kadar getirildiyse bize de böyle bir ruh lazım. Bu dönemde biz örgütlenmemizi hızlandırarak misyonerlik faaliyetlerimizi özellikle de kendimize ayrılmış olan bölgede yapacağız” diyor. Focolare’ye ayrılmış olan bölge de daha çok Ortadoğu bölgesidir.
“1964’e gelindiğinde, 2. Vatikan Konsül’ünün tamamlanmasından sonra, Papa 6. Paul döneminde, yeni bir teşkilat daha kuruldu. Bunun adı
‘Neo catecumanenta’dır. Bunlara da
‘Siz, karizma kavramını geliştireceksiniz’ dediler. Karizma, doğrudan doğruya Hz. İsa’ya ayrılmış olan bir kavramdır. İsa’nın karizması olduğu için insanlar ondaki tanrısal gücü gördüler, anladılar, anlamına gelir. Catecumanenta denilen hareket ise Hıristiyanlığın ilk döneminde Roma’nın baskısı altında iken ‘Catacont’larda gizli vaftiz yapma olayıdır. Madrid’de kurulan bu teşkilatın başında Carmen Hernandez diye bir rahibe ve Kiko Arguella diye bir adam vardı. Bu ikisi örgütleme görevi almışlardı. Daha çok sanatçı, ressam, yazar gibi insanları hedef olarak seçmişlerdi. Dediler ki
‘Karizma ile vaftiz kavramını bunlar geliştireceklerdir.’ Yani gizli vaftiz olayı yapılacaktır. Bir şahıs dinini değiştirse de değiştirmemiş sayılacaktı. Tıpkı birinci dönemde gözüktüğü gibi.
Bu Dinlerarası Diyalog olayının Türkiye açısından başlangıcı her ne kadar Fethullah Gülen’in Papa’yı Vatikan’da ziyaret edip, ona verdiği mektupta “Papa VI. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz, bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz, en aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazı yardımlarımızı sunmak için size geldik,” dediği 1998 tarihi gösterilse de; Necip Fazıl Kısakürek’in 27 Mayıs 1949 tarihli bir yazısı bu kanaatin düzeltilmesini gerektiriyor. Üstad ‘Kovadis?’ başlığıyla Büyük Doğu’da çıkan bu yazısında, Türk Ocakları Reisi Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Patrik Athenagoras’ı Amerika’daki bir dinler arası kongrede tanıdığından söz ediyor. Ve (Vatan) gazetesinden şu haberi aktarıyor: “Hamdullah Suphi Tanrıöver, bundan sonra, Patrik Athenagoras’ın gösterdiği yakınlıktan bahisle, Türk milletinin dinler ve milletler arasında yakınlık istediğini, Patrikhanenin Osmanlı İmparatorluğundan da eski bulunduğunu, Bizans’ın bir yadigarı olduğunu ve aramızda konuşulan eğlencenin yabancı gelmediğini, tek emelin Türkiye topraklarında müşterek bir kültür kurulması olduğunu, her iki milletin tarih bakımından çok eski olduklarını belirtmiş ve büyük mazinin mahfuz kalacağını söyleyerek şöyle devam etmiştir: — Kendilerinin işgal ettikleri makam çok büyüktür. İnandıkları ve inandığımız yolda bütün Ortodoks âleminin faaliyette bulunması için, manevi nüfusları en büyük amil olacaktır!“
Üstad aynı yazıda Tanrıöver’i şöyle eleştiriyor: “
Amerika’daki dinler arası kongreye iştirak vesilesi ile Patriği tanıyan Hamdullah Suphi, yoksa Patriğin maiyetinde, Peygamber ve Şeriat farkı ihtilafını kaldırıp, sadece Allah’ın varlığı ve birliği üzerine müesses yeni bir din sevdasında mıdır ve bunun için mi eski ve malum Türk Ocakları Reisi cübbesine bürünmeye lüzum görmüştür?”
Aslında biz Müslümanlara yapılan “Dinlerarası Diyalog” çağrısın geçmişi İslam’ın ilk yıllarına kadar dayanır. İslam’a davete başladığı ilk yıllarda Kureyşliler Rasulullah'a (sav), "Ey Muhammed! Eğer tanrılarımıza saygı gösterirsen biz de senin tanrına ibadet ederiz" teklifinde bulunmuşlardı. İleri gelenlerinden Velid b. Mugire, As b. Vail, Esved b. Muttalib ve Ümeyye b. Halef Rasulullah (sav) ile görüşerek şöyle demişlerdi: "Ey Muhammed (sav), gel biz senin tanrına ibadet edelim ama sen de bizim tanrılarımıza ibadet et. Seni işlerimizin hepsine ortak ederiz. Eğer getirdiğin şey iyi ise biz de ona katılırız ve ondan payımızı alırız. Eğer bizdeki, senin getirdiğinden daha iyi ise sen ondan payını alır ve ona ortak olursun." Bir keresinde de; "eğer istersen bir sene senin dinini kabul edelim, bir sene de sen bizim dinimizi kabul et" demişlerdi. Bunun üzerine ‘Kafirûn’ suresi nazil oldu: “Rahman Rahim Allah'ın adıyla. De ki: "Ey kâfirler, ben sizin taptıklarınıza tapmıyorum, siz de benim taptığıma tapmıyorsunuz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim, siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de bana."
Mevdudî merhum tefsirinde şu açıklamayı yapıyor: “Eğer surenin arka planı göz önüne alınırsa bu surenin, dinî bakımdan hoşgörü konusuna açıklık getirmek için nazil olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre, diğer dinlerin de doğru olabileceği ihtimalini telkin etmek için bu sure nazil olmamıştır. Konu, bugün bazı aydınların zannettiği gibi değildir. Aslında surenin nüzulü, bu vesile ile kâfirlerin dininden ve taptıklarından beraati (uzak durmayı) ilan etmektedir. Aynı zamanda sure, küfür dini ile İslam dini arasında hiçbir ilginin bulunmadığını ve her birinin başlı başına ayrı bir düşünce olup uzlaşma imkânının da bulunmadığını açıklamaktadır. Başlangıçta bu surenin muhatabı Kureyşli kâfirlerdir ve sure onların teklifleri üzerine nazil oldu. Ama surenin geçerliliği o günler ile sınırlı değildir. Kur'an'a geçen bu talimat Müslümanlar için kıyamete kadar geçerlidir. Küfür dini ne şekilde olursa olsun, hem sözle hem de amelle ondan beraat etmek gerekir. Bu surede, küfür dininin ilkelerine riayet edilemeyeceği ve din konusunda hiç bir anlaşma olamayacağı kâfirlere bildirilmiştir.”
İlerde göreceğimiz gibi diyalogcu Batılıların da bugün, “Kitab-ı Mukaddes’in tahrif edildiği” ve “İslâm’ın tek Hak din olduğu” inancından vazgeçmemizi diyalog için şart koşmalarına baktığımızda, o günden bugüne pek fazla bir şeyin değişmediğini, o günkü diyalog teklifi ile bugünkü diyalog projesinin mahiyet açısından farklı olmadığını görürüz.
2 Mayıs 2000, Yeni Mesaj Gazetesi
Necip Fazıl Kısakürek; Hücum ve Polemik, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 1992, sayfa:117