NEWSWEEK yazısında “neden Ankara?” diye bir soru veya açıklama yok. Onu da müsaade ederlerse biz açıklayalım:
İstese de istemese de, İslam’ın son büyük devleti Osmanlı’nın varisi olduğu için İslam Âleminin amiral gemisi Türkiye’dir. Bu dünyanın bir alt öbeği olan Arap âleminin amiral gemisi ise Mısır’dır. Öyle anlaşılıyor ki; Ilımlı İslam projesi Türkiye mutfağında pişirilecek, Mısır penceresinden de İslam Âlemine servis edilecek. Nitekim bunun önceleri belli belirsiz olarak aldığımız işaretlerini de geçtiğimiz aylarda net olarak almaya başladık. Yazıyı uzatmamak için bu konuda kısa ama kapsamlı olanından; Zaman yazarı Abdülhamit Bilici’nin 21 Mayıs 2008 tarihli yazısından bazı aktarmalar yapmak istiyorum:
“Özgür bir seçim yapılması halinde, İhvan'ın Mısır'da tek başına iktidar olacağı tahmin ediliyor. Yasadışı sayılmasına ve birçok üyesi hapiste olmasına rağmen, bağımsız isimlerle Mısır Meclisi'nde bulunuyor. Sadece Mısır'da değil, diğer Arap ülkelerinde de İhvan çizgisinde partiler var. Ürdün, Cezayir ve Fas gibi nispeten özgür ülkelerdeki bu partiler, meclislerde veya hükümetlerde yer alıyorlar. 1980'lerde yaşanan Hama katliamının ardından yasaklanan Suriye'deki İhvan çizgisi, mevcut rejimin en ciddi alternatifi olarak görülüyor.” … “Özellikle genç kuşaklar, oluşturdukları bloglar aracılığıyla gündemleri tartışıyor, hareketin hazırlanmakta olan 'Yeni Parti Programı' üzerinde fikir beyan ediyorlar. (ikhwanweb.com) AK Parti tecrübesinin İslam dünyası için model olup olamayacağını tartıştığımız Washington'daki toplantıya katılanlardan biri de İhvan'ın bu internet jenerasyonunu temsil eden İbrahim Hudeybi idi. Katar'da yaşayan bu genç aktivistin İhvan'daki değişim sancısına ilişkin söyledikleri ilginçti. Ama daha ilginci, Türkiye'deki İslamî siyaset üzerinde etkisi olmuş bir hareketin temsilcisinin, AK Parti tecrübesi ve bunun kendileri için anlamı üzerine düşünceleriydi. Erbakan ve Erdoğan çizgileri arasındaki farkı çok iyi tahlil eden … Hudeybi'ye göre AK Parti'nin en önemli başarısı ve örnek yönü, yola çıkmadan önce ülke şartlarını ve uluslararası sistemi iyi tahlil etmesiydi. Her kapanma sonrası aynı partiyi farklı isimle kuran Erbakan'ın aksine, Erdoğan yaşanan tecrübeyi dikkate alarak yeni adım atıyordu. Türkiye'nin laik olduğu gerçeğini kabul ediyor ve her türlü tahrikten kaçınıyordu. ... Seçim listesine liberal, milliyetçi, laik eğilimlerden de isimler alıyorlardı. Dünyaya bakışları da farklıydı. Başbakan Erbakan ilk gezisini Tahran'a yaparken, Erdoğan Brüksel'i tercih etmişti. Erbakan, İslam birliği deyip D–8 adındaki oluşum için çaba harcarken, Erdoğan AB'ye önem veriyordu. AB sürecinin demokrasi için önemini kavramıştı. İslam dünyasını da unutmuyor; ilk kez İslam Konferansı Teşkilatı Genel Sekreterliği'ne bir Türk'ün seçilmesini sağlıyordu. Böylece Türkiye'nin yerinin Batı ve İslam dünyası olduğunu savunan zıt şablonları birleştiriyordu. (Din referanslı birlik olmaz diyerek İslam Birliği ve İslam Ortak Pazarı’nı reddedişi dile getirilmiyor nedense? MAÖ) Hudeybi'nin yanı sıra Cezayir Barış Toplumu Hareketi ve Fas Adalet ve Kalkınma Partisi liderlerinin benzer konuşmaları, AK Parti tecrübesinin İslam dünyası için ne ifade ettiğini açıklıyordu.” Sayın Bilici yazısını: “Kısacası, İslam dünyası Türkiye'yi çok yakından izliyor. Hiçbirimiz bunun getirdiği sorumluluktan kaçamayız...” diye bitiriyor.
Birkaç yıldır takip ettiğimiz bu konudaki gelişmelere ait bilgileri bu yazı ile birleştirdiğimiz zaman görüyoruz ki; 28 Şubat sürecinde ve ondan önce Milli Görüş hareketi ve liderine reva görülen muamele sırf iç siyasi, ideolojik ve ekonomik nedenlerle izah edilirse eksik kalır. Bunun uluslar arası boyutu “Ilımlı İslam” projesidir. 1969 yılında Konya’da bağımsızlar hareketini başlattığı zaman, Erbakan’ın arkasındaki çığ gibi büyüyen halk desteğini gören ilin AP yetkililerinin uyarısı üzerine başbakan Demirel Konya’ya gelir. Düzenlenen mitingde Demirel’in; “namaz kılmanıza, hacca gitmenize engel olan mı var; İmam-hatipler, Kur’an Kursları açık değil mi; bu adam ne istiyor?” sorusuna; aynı meydandan, halka verilen hakları, avlandıktan sonra organları boşaltılıp içi samanla doldurulan kuşa benzeten Erbakan; “ben bu kuşun canlısını istiyorum’” diye cevap verir. İşte, gerek Demirellerle gerek Özallarla olsun, gerekse Erdoğan ve Hudeybi gibi yenilikçilerle olsun Erbakan Hoca’nın farkı buradadır. Prof. Dr. Necmettin Erbakan kuşun canlısını isterken, diğerleri içi saman dolu ölü kuşa “iktidar icazeti”ne karşılık razı oluyorlar. İslam dünyasının her köşesinde dinini Allah’ının emrine ve rızasına uygun olarak yaşamak isteyenlere yapılan baskılar yenilikçi Müslümanları üretmektedir. Bunlar da ellerinden canlısı alınan kuşlarının içi boşaltıldıktan sonra kendilerinin temaşasına sunulmasını bir nimet bilecek duruma getirilmektedirler.
Türkiye’de 1990’ların son yarısında tek iktidar alternatifi haline gelen Milli Görüş kendi içindeki “Çağın Benî Ümeyyesi” tarafından bölünmüştü. Bölenler iç ve dış destekli rüzgârlar tarafından şişirilerek, Ilımlı İslam projesinin hayata geçirilmesine imkân ve destek sağlamaları amacıyla, onların üremesinde büyük katkıları olan laikçi ve dayatmacıların sert muhalefetine rağmen iktidar olmalarına imkân verilmiştir.
Görünen odur ki; yemek Türkiye’de pişmek üzeredir. Bunun servis edileceği kapının, yani Mısır’ın da gayeye uygun hale getirilmesi gerekmektedir. Mısır yönetimi bunu gördüğü için Bahreyn toplantısındaki tek sert muhalefet onlardan gelmiştir. İsteseler de istemeseler de, Milli Görüş’ün aksine sırtını Batıya özellikle de Amerika’ya dayamış olan Mübarek rejimi yine koruyucuları tarafından şöyle veya böyle bertaraf edileceklerdir. Çünkü Ilımlı İslam’ın kotarılması için en uygun ekip Türkiye’deki Milli Görüş’ün yenilikçileri olan AKP ekibi ise, servis edilmesi için en uygun ekip de Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in yenilikçileridir. Büyük ihtimalle bunlara da ayrı bir parti kurdurulacak, Hüsnü Mübarek’e yapılacak dış baskılarla da seçime girip iktidar olmaları sağlanacaktır. Bundan sonra da Kahire lokantasından, belki de el-Ezher sofrasından Ilımlı İslam bütün dünyaya servis edilecektir.



