Bugün 13 Nisan 2008. Miladi takvimin 25 Aralık 1925’de çıkartılan bir kanunla kullanılmaya başlamasından önce kullandığımız Rumi takvime göre “31 Mart
Tarihi yaşayanlardan Mustafa Turan Bey’e göre ise olayların gerçek yüzü, bize anlatılandan çok farklı idi. 31 Mart olayının başladığı ve bittiği Taşkışla’da görevli bir subay olarak hareketin merkezinde olan, başından sonuna kadar her şeyi görerek yaşayan bu emekli asker, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında, hadisenin görgü şahitlerinden hayatta sadece kendisi ile birlikte iki kişinin kaldığını görmüş. Tarihe not düşme görevini yapma gereğini duyarak “Taşkışla’da 31Mart Faciası” adı ile o güne ilişkin hatıralarını kitaplaştırmıştır.
Mustafa Turan merhuma göre olay, bir gerici ayaklanması değil, “İttihat ve Terakki” tarafından önceden altyapısı hazırlanan, askerlerle medreselilerin kullanıldığı planlı bir komplodur. İ.T. 2. Meşrutiyet ilanıyla eline geçirdiği devlet imkânlarıyla bu iki sınıfı rahatsız edici bir takım girişimlerde bulunmuştu. Sultan Abdülhamid Han’a kadar bizim askeri okullarımız yoktu. Dolayısıyla orduda iki türlü subay vardı: Alaylılar ve mektepliler. Önceden beri askerliği kışlada ve cephede öğrenenler arasında yetenekli görülenlerin üst rütbelere terfi ettirilerek subay olarak istihdam edilenler alaylıları teşkil ediyordu. Askeri okullardan yetişen subaylar ise mekteplileri. İ.T. kadroları gençleştirme adı altında alaylı subaylardan 1400 kadarını emekli etmişti. Bu durum mağdurlarını rahatsız ettiği gibi, onları seven askerler arasında da memnuniyetsizliğe neden olmuştu. İ.T. medreselileri rahatsız eden bir karara da imza atmıştı. O güne kadar Osmanlı’da İstanbullularla medreseliler askere alınmazdı. Medreselilerin bu ayrıcalığı da kaldırılmıştı.
Böylece komploda kullanılacaklar için bir memnuniyetsizlik ortamı hazır edildikten sonra, olay gününden on gün kadar önce İstanbul kışlalarına birden sarıklı cübbeli hocalar doluşur. Hükümet askerlerin dini eğitim görmeleri ihtiyacını hissetmiş ve bu hocaları bununla görevlendirmiş. Hocalar(!) askerlerin dini hassasiyetlerini en yüksek noktaya getirecek vaazlar verirler, olay gününe yakın da tıpkı geldikleri gibi birden kaybolurlar. Ve beklenen an gelir; askerler kışlanın içtima alanında toplanır. Bir Paşa yüksekçe bir yere çıkar, elinde Padişah fermanı, çevresinde de bir takım yüksek rütbeli subaylar vardır. Aslında ne ferman Padişah’a aittir, ne de o paşa ve maiyetindekiler askerdir. Mustafa Turan Bey’e göre tıpkı önceki hocaların İttihat Terakki’nin adamları olduğu gibi bunlar da aynı partinin üst düzey görevlileridir. Merhum bunları teşhis etmiş ve kitabında isim isim saymıştır. Onları çok iyi tanımaktadır, çünkü kendisi de o günlerde İttihat Terakki’nin fedailerindendir.
Gelelim olayın gelişmesine: Sözde Paşa elindeki sözde Padişah fermanını askerlere okur. Fermanda, askerlerin güneşten rahatsız olmamaları için başlıklarına siper ilave edileceği irade ve ifade edilmektedir. Sözde paşa kaputunun içinden şapkaya benzer bir başlık çıkarır ve oracıkta askerlerin görmesi için başına geçirir, sonra da giderler. Ancak iş bu kadarla kalmaz, askerin arasında o gün ilk defa görülen bir takım çavuşlar (ki Mustafa Turan Bey’e göre bunlar da aynı partinin elemanlarıdır); “bunlar bizden şapka giymemizi istiyorlar, anamız bizi gavur olmamız için mi doğurdu” gibi sözlerle erleri galeyana getiriler. Artık oyunun figüranları hazırdır. Provokatörler “haydin Meclis-i Mebusan’a gidelim, derdimizi anlatalım” diye son hamleyi de yaparlar. Asker, olayı yatıştırmak için nasihat vermeye çalışan üstlerini bağlayıp koğuşlara kapatır ve Meclis’in yolunu tutar. Taşkışla’dan başlayan bu harekete yolda emekli olan “alaylılar”, medreseliler ve diğer kışlaların askerleri de katılır. Askerlerin silah sesleri, mollaların tekbirleri, bu arada “şeriat isteriz” naraları İstanbul ufuklarını kaplar. Meclis önüne gelindiğinde hem dertlerini dinlemek hem de nasihat etmek için göstericilerin önüne çıkan Harbiye Nazırı, kalabalıktan açılan bir ateşle öldürülür. Bunu o gün ve müteakip günlerde başka öldürmeler, yağmalamalar vs. takip eder.
Sıra gelir son perdeye: Bu gerici ayaklanmasını bastırmak için Selanik’de zaten hazır bekleyenler vardır. Ama gene de ne olur ne olmaz düşüncesiyle takviye alma ihtiyacı duyan kurtarıcılarımız, bir gönüllü kampanyası başlatırlar. Ne kadar Rum, Bulgar, Sırp ve Arnavut komitacısı varsa gönüllü olarak orduya katılır. Düzenli bir ordudan çok, bu haliyle bir başıbozuk alayını andıran kalabalık, yapılan bütün karşı koyma isteklerini “Türk’ü Türk’e kırdıramam” diye itiraz eden Padişah’ın bu tavrının yardımıyla İstanbul’a girer. Asıl facia da işte o zaman başlar. Tek direniş Taşkışla’dan gelmiştir. Onlar da kısa zamanda kumandanlarının gayretiyle teslim olmuşlardır. Kışlaya beraberinde Bulgar çetecilerinin başı Sandanski olduğu halde Napolyon edasıyla giren Enver Bey (henüz paşa değildir), Sandanski’nin yanında kışla kumandanına en ağır hakaretleri yaptıktan sonra Bulgar çetecilerine öldürtür. Teslim olmuş binlerce Mehmetçik de elleri bağlanarak yine çetecilere süngületilerek şehit edilir. Şehitler namazlarının kılınmasına dahi izin verilmeden, Surp Agop Ermeni Mezarlığı’nda açtırılan çukurlara toplu olarak gömülür. Sarıkamış’ta 90 bin Mehmetçiğin donmasına sebep olan bu hürriyet kahramanı, toplu telef de ilk deneyimini de Taşkışla’da geçirmiş olur. Sarıkamış şehitlerinin bir gaye uğruna ölmüş olmaları yanında, ailelerine de şehit oldukları haberi verilmişken, Taşkışla katliamının kurbanlarının yolunu yakınları senelerce bekler.
Sonunda Padişah Sultan Abdülhamid Han, isyanın baş sorumlusu sıfatıyla tahttan indirilir. Tahttan indirilme kararını da tamamını Türk olmayanların teşkil ettiği bir heyetin başı olarak, aslında bir İtalyan vatandaşı, aynı zamanda İtalya Mason Localarının başı olan, İ.T. tarafından Selanik milletvekili seçilmiş bulunan Emanuel Karasso Türklerin Hakanı ve Müslümanların Halifesine iletir. Karasso, T. Herzl’in Sultan’a Filistin’e Yahudilerin yerleşmesi karşılığında rüşvet teklifinin reddinden sonra Siyon Liderlerince Abdülhamit Han’ın devrilmesini teminle görevlendirilmiş kişidir. Bu görev de İttihatçılar yardımıyla gerçekleştirilmiş olur.
Sonra ne mi oldu? Önce Osmanlının tecrübeli birçok subayını kaybettiğini, ordusunun siyasallaşarak güçten düştüğünü, Abdülhamit gibi kurt bir siyasetçinin de artık devletin başında olmadığını gören İtalya Libya’ya çıkarma yaptı. Bu gaile henüz atlatılmamışken, İ.T. ve Enver’in müttefikleri olan Balkan komitacılarının gayretiyle Balkan Savaşı çıktı. Sırplar, Bulgarlar ve Arnavutlar bağımsızlıklarını ilan ettiler, Yunanlılar sınırlarını Osmanlı aleyhine genişletti. Balkan savaşının yaraları sarılmadan yine Enver’in maceraperestliği sayesinde kendimizi bir dünya savaşının içinde bulduk ve koca imparatorluk işgal edildi. Anadolu insanı dişiyle tırnağıyla Anadolu’yu ve Rumeli’nin bir avuçluk bir bölümünü kurtardı.
Vatan kurtarıldı, devlet kuruldu ama yeni devletin askeri ve siyasi bürokrasisinde köşe başlarını tutanların çoğu yine eski İttihatçılardı. Rejim değişti, kanunlar değişti, harfler değişti, takvim değişti, elbise değişti ama mantık değişmedi. Bugün stratejik müttefiklerimizi yine tıpkı İttihatçılar gibi ülkemizi bölmek isteyenlerden seçiyoruz. Tehdit algılamamız yine aynı; “İRTİCA”. Birinci derecedeki tehdit, milletin çoğunluğu ve inancı. İstihbarat örgütlerimiz, Abdülhamit Han’ın Yıldız Teşkilatı günlerinden sonra Asala olayına kadar hiç dış düşmanla ilgilenmedi. Çünkü tehdit algılaması onun gözünü hep içeriye hapsetti. Ve böylece bir yüz sene kendi kendimizle boğuşmakla geçti.



