BÖL ve YÖNETİN BİNBİR YOLUNDAN SADECE BİRİSİ
Çocukluğumuzda bir konuda çok ısrarcı olduğumuz zaman büyüklerimiz; “ayının kırk çeşit türküsü varmış, kırkı da armut üzerineymiş” derlerdi.
Batının da binbir türlü ideolojisi, doktrini, teorisi, sistemi, ekolü vs. vs.si vardır. Hepsi de sömürü üzerinedir. Çünkü batı; sistemlerini sömürü ve zulüm üzerine kurmuş, özgürlüklerinin başkalarının köleleşmesi ile mümkün olduğuna inanmış olan eski Mısır, antik Yunan ve Roma Medeniyetlerinin varisidir.
Bu verasetin tabii sonucu olarak Batı gözünde bir tek medeniyet ve bir tek insan türü vardır; o da Batı Medeniyeti ve “beyaz adam”dır. Beyaz adam da sadece batılı adamdır. Hatta Batının batısındaki adamdır. Onlara göre Doğu Avrupalı bile adam değildir. Romalılar da, medeniyet götürme adı altında işgale gittikleri ülkelere giden ordularının taşıdığı tanrılarını (putlarını) bir örtü ile işgal ettikleri ülkenin insanlardan gizlerlerdi. Çünkü o onlar insan(!) değil, sömürülmesi ve köleleştirilmesi gereken “barbar” yaratıklardı.
Antik Yunan’da da durum bir başka açıdan böyleydi. Cumhuriyetin doğduğu yer olan Atina ve Isparta’da sadece bu şehirlerde oturan yöneticiler, askerler, rahipler ve aydınlar vatandaş sayılırdı. Cumhuriyetin kanunlarını bunlar yapar, yöneticilerini bunlar seçer, kurumlarında sadece bunlar görev yapabilirlerdi. Bizde cumhuriyet mitinglerini düzenleyenlerin kafa yapılarının da bu paralelde olması bir tesadüf mü dersiniz? Ayrıca, cumhuriyeti insanlığın bugünkü ulaştığı kültürel ve zihinsel tekamül seviyesine göre anlayıp, ayrım yapmadan herkese adil bir şekilde uygulanmasını isteyenlerin “gerici”, binlerce yıl geride kalmış antik Yunan’daki gibi uygulanmasını arzu eden, hatta iktidarda olduklarında öyle uygulayanların “ilerici” sayılması neyin nesidir?
İşte “böl ve yönet”in binbir yolundan sadece birisi budur: kamplaşma; daha doğrusu kamplaştırma. Putperest Roma Hıristiyan Roma haline gelince, putunu gizleme huyundan vazgeçti. Haç’ını göstere göstere gelmeye başladı. Çünkü bu kez eskisi gibi “medeniyet” adına değil, “DİN” adına geliyordu. Ama Eyyublular, Selçuklular ve Osmanlılar engeline toslayınca başka metodlar aramaya başladılar. Sonunda Napolyon’un Mısır seferinde bu metodu keşfettiler: Oryantalizm. Bunu Fransızlar buldu, İngilizler onlardan alıp geliştirdiler ve kullandılar. II. Dünya Savaşı’ndan sonra da birçok benzeri ile birlikte İngilizlerden Amerika devraldı. Hahamların ve papazların belkemiğini oluşturduğu ekipler kurdular. Bu ekipler öylesine çalıştı ki, İslâm’ı o günkü İslam bilginlerinin çoğundan daha iyi biliyorlardı, araştırmalarının gayesine uygun olarak da Müslümanların güçlü ve zayıf yanlarını tesbit ediyorlardı. Gördüler ki onların güçlü yanlarının başında; âhiret inancı, şehitlik özlemi, dünya zevklerine karşı kanaatkarlıkları, birbirlerine ve geçmişlerine karşı Allah için saygı ve sevgileri, mezhepler arası hoşgörü (halbuki batıdaki farklı Hıristiyan mezheplerinden her biri diğerini kafir sayıyordu), alim ve amirlere saygı ve itaat geliyordu. Zayıf yönlerinin başlıcaları ise şunlardı: Para ve makam ihtirası. Mezhepler arası ihtilaflar, bilgisizlik, şuursuzluk, kin, kibir ve haset. Bir de ırkçılık gayreti vardı ki, bunu Osmanlı hanedanının kendi Türklüğünü ön plana çıkarmayarak bütün ümmeti kucaklayan bir hoşgörü ve denge siyaseti gütmeleri bu gayreti köreltiyordu.
Önce Osmanlı’da makam ihtirasıyla yanıp tutuşan, bu ihtirasla idrak ve şuuru perdelenmiş olan gençlerin iş başına gelmelerine yardımcı oldular. (Tıpkı bugün olduğu gibi). Jöntürkler denilen bu bönleri ve takipçilerini (İttihat Terakki vb.) kullanarak, İslâm coğrafyasının her tarafında ırkçılık ateşini yaktılar. Bu kamplaşmayı, I. Dünya Savaşı sonunda fiili bölünmeyle taçlandırdılar. Daha sonra da Türkiye’de “kirli, cani, cahil ve hain Arap” sloganını, Arap dünyasında ise “Sömürücü, katil, kaba Türk” sloganını bol bol kullandılar, kullandırttılar. Bir Osmanlı’dan onlarca devlet türetip, yani bölüp bunları yine makam ihtirası ile yanan yerli maşaları eli ile yönettiler, sömürdüler.
Bölmenin o türlüsü onlar için artık yeterli gelmiyor. Şimdi, o eski tek parça büyük İslâm devletinin toprakları üzerinde oturan yirmi küsur devletçiğin de daha küçük parçalara bölünmesi gerekiyor. Bunların başında da, İslâm dünyasının amiral gemisi olan Türkiye geliyor. Bunun için de Türkiye’nin geçmişte bölündüğü kampların aralarının daha da derinleşmesi, yeni yeni kamplara bölünmesi gerekiyor: Türk - Kürt, Sünni – Alevi, İlerici – Gerici, Cumhuriyetçi – Şeriatçı gibi… Halktan kopuk ve halktan korkan halkçılar, İslâm düşmanlığını laiklik adıyla maskeleyen takiyyeciler, ilim yerine ideoloji dayatan akademik kariyerli yobazlar, cüzdanlarının dolması için en kolay ve emin yolun sömürücülerle işbirliği olduğuna inanan çağdaş Karunlar varken onların işi hayli kolay Türkiye’nin işi ise hayli zora benziyor. “küreselleşme tartışılacak bir konu değildir; bir gerçektir”, “dünya ile kalkıp dünya ile oturacağız”, “Amerika’sız ve Amerika’ya rağmen bir şey yapamayız”, “faiz bir dünya gerçeği imiş, şimdiye kadar faiz haram diye bizi uyutmuşlar” gibi acziyet, basiretsizlik, inisiyatifsizlik ve iktidarsızlık ifade eden sızlanmaların sahiplerinin iktidara talip olduğu, hatta iktidar mevkiinde olduğu Türkiye’de iş daha da giriftleşmiş durumda.
Bütün bunlardan dolayı da önümüze konan son seçim sandığı daha da bir önem kazanıyor. Hatta diyebiliriz ki Türkiye tarihindeki en önemli ve en kritik seçimdir bu. Türkiye bu seçimde tercihini ya bağımsızlıktan, liderlikten, kardeşlikten ve hoşgörüden yana kullanacak; ya da çağdaş kölelikten, uyduluktan, kamplaşma ve husumetten yana kullanacak. Tercih seçmenin; ama kötü tercihin bedelini hep birlikte ödeyeceğiz.