Çok Kolay, Çok Zor, Hatta İmkânsız
Yüksek Mahkeme kararını dün açıkladı. Çıkacak karar sürpriz olmayacaktı, ama toplumda, en azından önemli bir kısmında yine de sürpriz etkisi yaptı.
Karardan günlerce önce davanın açılışı, zamanı, amacı üzerinde tartışılıp duruldu. Kimilerine göre bu bir yeni 28 Şubat idi. Kimilerine göre yeni Soğuk Savaş döneminin cilvelerinden biri. En çok da Ergenekon Operasyonu ile ilişkilendirildi. Kısacası her kafadan bir ses yükseldi, ortalık toza dumana boğuldu. Bazı çevreler de bunu kendi davaları açısından çok iyi değerlendirdi, toplumu alttan alta bir dezenformasyon bombardımanına tuttu. Hatta işi o raddeye vardırdılar ki, yaklaşık 8 ay kadar önceden başlatılmış olan Ergenekon operasyonunu, sadece son tutuklamaları gündeme getirerek kapatma davasının rövanşı gibi gösterme maharet ve garabetini gösterdiler.
Kim ne derse desin artık yargı süreci başlamıştır ve söz artık kanunen de etik olarak da yargınındır. Ama bir yerde bu ülke bizim ve hangi siyasi görüşten, hangi ideolojiden, hangi etnik gruptan olursak olalım bu ülkenin insanlarıyız. Dolayısıyla bu ülke üzerinde ayakta durduğumuz, hayatta kalabildiğimiz ortak zemindir ve çok küçük bir azınlık dışında kimsenin de bu zeminin parçalanması gibi bir düşüncesinin olduğunu da zannetmiyorum.
Ancak bir zeminin vatan olabilmesi için, o zeminin üzerinde yaşayanların, metodları ve vasıtaları farklı da olsa amaçlarında bir olması gerekir. Bu gerekliliğin hayat bulması için de söylemlerden çok eylemler önemlidir. Ama maalesef, bugün siyaset sahnesinde ençok söz sahibi olan ve halkın ençok teveccühüne mazhar olanlar, bu mazhariyeti bir sorumluluk olarak değil, bir ayrıcalık ve kendilerinden kaynaklanan bir hak olarak görmektedirler. Böyle olunca da sorumluluklarının değil bilincinde olmak, onu kabullenmeye dahi yanaşmazlar. Halkın karşısına çıkmak zorunda kaldıkları zamanlar bunun zıddı söylemlere sarılsalar bile. Tabii bunlar siyasilerimizin durumu. Bir de Tanzimat’tan bu yana devlet yapısı ve erki içinde önemli mevziler edinmiş, kendilerini siyasetin, hukukun ve her türlü denetimin üstünde gören, zımnen ve kerhen topluma da bu ayrıcalığını kabul ettirmiş olan elitler vardır ki; onların tek derdi yüzyılı aşkın bir zamandır sahip oldukları bu edinimlerini kaybetmemektir. Onun için değil bu imtiyazlarını ellerinden alacağından pirelendikleri, bir ucundan ortak olmasından korktuklarına bile tahammül edemezler. Onları dukalıklarının çevresinde gördüler mi basarlar yaygarayı: “İlkeler, ülküler, laiklik, cumhuriyetin birikimleri elden gidiyor!..” Tıpkı dün şeriata göre recmedilmesi, katledilmesi gerekenlerin sıkıştılar mı “Şeriat elden gidiyor!..” diye bağırdıkları gibi.
Bu ülke bizim olduğuna göre, bizim olan bu ülkenin aynı zamanda bir bakımdan bizim için “Nuh’un Gemisi” konumunda olduğuna göre, söylemden çok eylem önemli olduğuna göre yapılacak olan nedir? Yapılacak olan şey çok basit ve az önce sıraladığımız gerçeklerin farkında olanlar için de çok kolaydır: Halkın temsilcilerinin bir araya gelmesi, gelirken de bir kısım söylemlerini kapının dışında bırakmalarıdır. İçeride bir araya gelindiğinde de karşısındakilerin önceki söylemlerine takılıp kalmadan, bu gemiyi yara almada (batmadan demeye dilim varmıyor) sahil-i selamete ulaştırma eylemini planlamalarıdır.
Ama sözünü ettiğimiz taraflar o kadar bencil, o kadar kısa görüşlüdürler ki bu kadar kolay bir iş zorlaşmakta, sonuçta da müdahaleler olmakta, partiler kapanmakta, ülkenin yetiştirdiği birçok değerli insan ülkesine en çok yararlı olacakları zamanda devre dışı bırakılmaktadır. Ülkenin içerde ve dışarıda birçok imkânları heba olmakta, fırsatları kaçmakta ve itibarı aşınmaktadır.
Bir de bütün bunları yapması beklenenlerden bir kısmının sözünü ettiğimiz elitlerle menfaat ortaklığı içinde olduklarını düşündüğümüzde işin vahameti, yani imkânsızlığı düşüncesi gelip beynimizin bir köşesine gelip yerleşivermiyor mu? İşte işin en kötü tarafı da bu olsa gerek. Erbakan Hoca 28 Şubat’ın ertesinde parlamento içinde ve demokratik zeminde bu kolay yolu denedi, ama imkânsızla karşılaştı. Eğer o zaman bu başarılmış olsaydı ve milletin parlamentodaki temsilcileri, aralarındaki kısır çekişmeleri bir yana bırakıp, milli irade dışı dayatmalar karşısında bir dik duruş sergileyebilseler ve milletin siyasetçiye karşı sarsılmış güvenini iyice yıkmasalardı da Cumhuriyet’in yöneticilerinin faydalı mı-zararlı mı, başarılı mı-başarısız mı olduğunun testi ve gereği cumhura bırakılmış olsaydı yaklaşık on yıldır ülkenin içinde çalkalandığı siyasi ve ekonomik krizler yaşanmayabilirdi.
Bu “eğer o zaman”ları geriye doğru epeyce uzatabiliriz: 12 Eylül, 12 Mart, 27 Mayıs, 46 seçimleri, Serbest Fırka ve C.Terakkiperver Fırka ve daha önceleri gibi. Devletin birimleri ve siyasilerimiz arasında, akl-ı selim, itidal, özveri ve hakkaniyet hakim olmaz, yine aynı teranelerle günler geçirilirse, korkarım daha kötü günlere mahkum oluruz. Temennim bunun olmaması.