ŞİMDİ BÜTÜN TÜRKİYE ÇANAKKALEDİR
Anadolu Selçuklularından itibaren Haçlı seferlerinin önünde durmak gibi tarihi bir misyonu üstlenmiş olan bu aziz millet, bu sürecin son şanlı mücadelesini Çanakkale’de vermişti. Sonuçta müttefikimiz Almanya’nın teslim olmasıyla Osmanlı da ateşkes masasına oturmak zorunda kalmış ve fiziki olarak Çanakkale geçilmişti. Ama İstanbul’daki, “Amerikan mandasına mı girelim yoksa İngiliz mandasına mı?” diye kafa yoran bir kısım aydınlarımızın aksine, öldü-bitti denildiği anda yeni bir destan yazan Anadolu insanı karşısında Haçlılar, bu milletin silahla mağlup edilemeyeceğini bir kez daha anlamışlardı. Lozan’da da bu gerçeği, onların dostu ama her ne hikmetse Türkiye baş delegesi İsmet İnönü’nün baş danışmanı ola Hayim NAHUM kafalarına iyice soktu. Tabii onların açısından. Onlar da derhal B planlarını devreye soktular.
Tanzimat’ın başbakanı Koca(!) Rüştü Paşa’dan beri bu plan zaten devredeydi, ama ana plan değildi, destek kıtası olarak kullanılıyordu. O günkü gönüllü işbirlikçileri de tıpkı bugünküler gibi; “bizim medeniyetimiz, Batı medeniyeti karşısında yenik düşmüştür,” diye düşünüyorlardı. Bu teslimiyetçi kafalara göre, Batı’nın her şeyi doğru idi ve onu bu doğrular(!) galip kılmıştı. Bizim de makûs talihimizi yenmemiz için onlar gibi yaşamamız, onlara benzememiz gerekiyordu. Öyle ki; Lozan’ın yazılı olmayan hükümlerinden birinin gereğince İngiltere ve müttefikleri Ankara’da yeni doğan Türk devletinin kendi kendine bu işi başarıp başaramayacağını görmek için bir izleme heyeti bulunduruyordu. O günün başbakanı İnönü’nün, 24 Temmuz 1973’te, Lozan’ın 50. yıldönümünde TV’de yaptığı açıklamaya göre, bu heyet on yıllığına kalacaktı, ama Ankara Hükümeti bu konuda o kadar başarılı idi ki, üç yıl sonra “siz bu işi bizden daha iyi beceriyorsunuz” diyerek Türkiye’yi terk etmişti.
O zamandan bu yana yaklaşık 80 yıl geçti. Batılılaşma, daha doğrusu ‘batı lehine yumuşak lokma yapılma’ süreci, Türkiye’yi yolgeçen hanı haline getiren İMF komiserlerinden AB’nin falan filan heyetlerine gelinceye kadar epey bir aşama kaydetti. Dün “ümmet olmaktan kurtulup ulus olduk” diye naralar atarak bayramlar yapıyorduk. Bugün, ulus olmaktan bıkıp “ümmet” olma kararı alan Avrupa ümmetine nasıl karışabiliriz diye, onların “Türkiye artık hazmedilebilir” diyecek ilerleme raporlarını dört gözle bekliyoruz. Hem de moral değerler bakımından bittiklerinin, fiziki olarak da çökmekte olduklarının kendileri tarafından itiraf edildiği bir dönemde.
Ülkemizin kaynakları bu müttefik(!)lerimizin iştahını alabildiğine kabartırken, onların desteği ve üflemesi ile iktidar mevkiine gelmiş olan basiretsiz, dirayetsiz ve cesaretsizlerce bu kaynaklar atıl vaziyette tutulmaya devam edilmekte, ülkenin ihtiyaçları ve borçları onlardan alınan borçlarla karşılanmaya çalışılmakta, ekonomi gemimiz hızla girdaba doğru sürüklenmektedir. Üstelik de bu olumsuzluklardan bizi kurtaracak iradenin motoru olan manevi değerlerimiz, dokunulması dahi büyük suç olan kötü tabular halinde toplum hayatından soyutlanmaktadır. Ki, II. Dünya Savaşı sonunda harap olmuş ve yağmalanmış Almanya ve Japonya bu değerleri o zaman ayakta olduğu için birer süper güç haline gelmişlerdi. Biz ise 85 yıldır hiçbir savaşa girmediğimiz halde bugün, dünün savaş mağdurlarına el açıyoruz, onlardan borç alıyoruz, onlara en stratejik kurum ve kuruluşlarımızı yok pahasına peşkeş çekiyoruz. Tabii ruhu Batı’ya yenik düşmüş anlı şanlı kurtarıcılarımız ve yöneticilerimiz sayesinde. Batı karşısına, “biz ölmedik, varız” diye milleti ile birlikte milletinin manevi dinamikleri ile dikilenler de yine Batı tarafından bir çukura gömülüp üstüne beton atılmaya çalışılmakta, iktidar hırsı ile yanıp tutuşan yerli işbirlikçileri de onların işini olabildiğince kolaylaştırmaktadırlar.
Onun içindir ki önümüzdeki 22 Temmuz seçimleri çok büyük bir önem arz etmektedir. Onun içindir ki bugün Türkiye, taşıyla toprağıyla, ekonomisiyle ahlâkıyla, siyasi olsun olmasın bütün kurumlarıyla, kısacası her şeyi ile ÇANAKKALE’dir. Çanakkale’nin birkez daha ölümüne savunulması bu ülke evlatlarının hepsinin namus borcudur. Çünkü bu seçimi takip eden günler bize, ekonomimizin, partilerimizin, kurum ve kuruluşlarımızın değil, bizim varlığımızın tartışılacağı günleri getirecektir. Sandık başında yapacağımız tercih; var veya yok olmamızın, hür veya esir olmamızın, lider veya uydu olmamızın tercihi olacaktır. Bu “EYVAH”ı olmayan bir tercihtir. Çünkü liderliği tercih edersek “EYVAH” demeyeceğiz, uyduluğu tercih edersek “EYVAH” demeye vaktimiz olmayacak, diyebilsek de faydası olmayacak.
O halde tercih sizin, ama tercihinizin yalnız sizi değil yetmiş milyonu da bağladığını unutmayın.