GELECEK GELECEKTİR
Bir insanın ömrü denilen dünya hayatı süresince en çok duyduğu ve söylediklerinden birisi de “gelecek” kelimesi olsa gerek. Çocuk ana rahmine düştüğü günlerde başlar ebeveyni tarafından da onun geleceğinin düşünülmesi ve konuşulması. Sonra belirli bir yaştan itibaren kendisi geleceğini düşünmeye ve konuşmaya başlar. Nihayet birgün gelir, o da çocuğunun veya çocuklarının geleceğini düşünmeye başlar. Nesiller boyu bu yorucu, bazen üzücü olmakla birlikte bu zevkli telaş, bir kısır döngü halinde devam eder gider. Ve bu bir insanın ömrü uzunluğundaki tarihinin bir yönü, ama bir noktaya kadar belirleyici bir yönüdür.
Ya insanlığın ömrünü oluşturan tarih... Onun da seyrini belirleyici yönler-faktörler yok mudur? Bu soruya verilecek cevap şüphesiz ki “evet”tir. Yine şüphesiz ki bu faktörlerden biri de insanların ve insanların oluşturduğu toplumların tercihleridir. Burada tarih felsefesine ilişkin bir takım tahlillere girmeye asla niyetli değilim. Sadece şunu belirtmeden geçemeyeceğim: İnsanlığın ömründe, yukarıda belirttiğim şekilde bir insan ömründeki kısır döngüden, yani tekerrürden bahsetmek ve buna inanmak kadar yanlış bir şey yoktur.
Merhum Akif’in isyanı da işte bu yanlışlığadır:
Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beşbin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
İbret ile ta’bir (yani yorum) Arabca’da aynı kökten türetilmiş kelimelerdir. Kainatın yaratıcısınca, kainatın içinde yaşayan bizlerden istenen de ibret almaktır. Bunu da “tarih tekerrürden ibarettir” gibi peşinen mağlubiyeti kabul eden yanlış bir tevekkül anlayışı ile izah etmek mümkün değildir. Tabir kelimesinin başka anlamları da vardır; ölçüp tartmak, ölçüde aşırı gitmemek gibi. Ve bu kelimelerin hepsinin aslı olan “ubûr”un anlamı da geçip gitmek, bir kıyıdan karşı kıyıya nehri geçmektir. Görülüyor ki, bunların hiçbirinde mağlubiyet, mahkûmiyet, mecburiyet anlamından eser yoktur. Ancak biz bunları peşinen kabul etmişsek, başka bir alternatifimiz de olmayacaktır.
Fetret devrinin meşhur şairi Kuss bin Saide, Ukaz Panayırı’nda, hitap ettiği topluluğun arasında onun da var olduğundan haberi olmaksızın, yakında gelecek olan bir peygamberden bahsettiği meşhur hitabesinin baş taraflarında şöyle diyordu: “Gelecek olan her şey gelecektir.” Ancak bu gelecekte, sünnetüllah dairesi içinde bizim de küçük bir rolümüz vardır. Gelecekteki selamet veya felaketimizde de bu küçük rolün önemi çok büyüktür.
Bütün bunları biraz da eski bir deyişle “bir seçim sath-ı mailine” girdiğimiz şu günlerde, güncel bir çerçeve içinde ele alarak diyorum ki: Gelecek gelecektir. Akıntıya kendini kaptırmış pasif/tepkisiz yığınlar istese de istemese de, suyu tersine akıtmak isteyen dayatmacı yobazlar da istese de istemese de gelecek gelecektir. Irmağı tersine akıtmak mümkün değildir. Tarih ırmağı içinde akıntının tersine kürek çekmek de mümkün değildir. Akıntıya kendimizi bırakmamız da kurtuluş değildir. Tarihin akışı da tekerrürden ibaret bir kısır döngü değildir. Ancak tarihin sünnetüllah gereği kırılma noktaları, tabir caizse med ve cezir anları vardır.
Kanaatimce ülkemiz son yıllarda tarihinin bir kırılma noktasını yaşamaktadır. Bu kırılma noktasında, Osmanlı’nın çöküş yıllarından beri süre gelen bir derin devlet - derin millet mücadelesi yaşanmaktadır. Bu ülkede bir takım insanlar en makul mücadelenin demokratik zeminde olacağını görmüş ve demokrasiyi seçmiştir. Günümüz dünyasının sosyo-politik şartlarında inananların inançlarını, düşünenlerin düşüncelerini hayatlarına yansıtabilecekleri en uygun zemin de bugün budur. İşte Saadet Partisi, bu ülkenin yürürlükteki kanunları çerçevesinde kurulmuş ve böyle bir mücadele yolunu tercih etmiş bir partidir. Amacı, daha fazla demokrasi, daha fazla insan hakları, daha fazla özgürlük, barış ve adalet içinde daha fazla kalkınmış önder Türkiye’dir. Geçmişte ve günümüzde görülmüştür ki, hak ve özgürlükler olmadan ne insanlar ne de toplumlar madden ve manen huzura ulaşamamaktadırlar. Manevi gücün yanında maddi güç de olmazsa, ne o hak ve özgürlükler, ne de o maneviyat korunamamaktadır.
Birilerinin başka tercihleri de olabilir. Ancak bu tercihler ne kadar basiret ve feraset ölçülerine uygundur. Ne kadar ibret terazisinde tartılmıştır. Bunun münakaşasının yapılmasından önce, herkesin bir iç muhasebe yapması daha yararlı olacaktır diye düşünüyor ve Kuss’un sözlerini tekrar ediyorum:
Gelecek gelecektir.