SON DAKİKA
Anasayfa | Künye | Bizi Tanıyın | Sitene Ekle | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle
    Gazete 1. Sayfaları
Yazı Karakteri Boyutu:
   
05 Mart 2008 Çarşamba 20:27
  M.Ali ÖZTÜRK
  Düşündükçe
Tarihin Merhameti Yoktur

 

 

            Zaman ve Tarih
            Allahu Teâlâ’nın yarattıkları içinde en acımasızı “zaman”dır. Zamanı en iyi şekilde değerlendirmezseniz; yani siz onun sırtına binmezseniz, o sizi altına alır ve ezer geçer.
            Tarih; zamanın toplumlar için söz konusu olan görüntüsüdür. Birçoklarımızın yaptığı gibi, övünçlerimizin malzemesi veya sövgülerimizin hedef tahtası değil; bakıp bakıp aklımızı başımıza toplamamızın gereğini gösteren bir zaman aynasıdır. Bu aynaya bakıp kendi gerçeğimizi görmezsek veya görmemezlikten gelirsek veya görenleri susturmaya çalışır, görmeyenlerden gizlersek;  sonunda pişman olan biz oluruz. Toplumumuz olur. O gerçekler aynanın içinde büyür büyür ve en olmadık zamanda, en hazırlıksız olduğumuz anda karşımıza çıkar; başımızın belası, mahvımızın sebebi olur.
 
             24 Temmuz’dan 28 Şubat’a
            Aslında bu yazı geçen hafta, yani 28 Şubat’ta yayınlanacaktı. Ancak o tarihte yayınladığımız yazımız, bir önceki yazı ile ilişkili olduğundan, siz okurlarımıza peş peşe sunmakta fayda vardı. Neyse biz dönelim konumuza.

            28 Şubat 1997 tarihimizdeki önemli kırılma noktalarından biridir. Tıpkı 24 Temmuz 1908 tarihinin olduğu gibi. Abdülhamid Han ve Necmeddin Erbakan Allah’ın son iki asırda bu millete, makûs talihini düzlüğe çıkarmak için gönderdiği iki önemli şahsiyet, iki önemli liderdi. Birincisinin siyaset tarihine adım atması ile ikincisinin aynı sahnede boy göstermesi arasında yaklaşık bir asır (93 yıl) vardır. Abdülhamid Han vatanın ve milletin dağılmasını önlemek, unsurlarını bir arada tutmak için otuz küsur sene direndi. Erbakan ise, bu milletin öncelikle ahlak ve maneviyatıyla silkinip kendine gelmesi, bu özelliğinin sağlama alınması için ekonomik bağımsızlığına kavuşması ve Yeniden Büyük Türkiye olması, bunların da ötesinde Lider Türkiye’nin yeniden inşası için otuz yıla yakın mücadele verdi. Tarihin satır aralarını iyi okursak, ikisinin de karşısında aynı zihniyetin temsilcilerini görürüz. Aynı dayatmacı kadrolar, aynı “en iyi ben bilirimci” kafalar, aynı vehme dayalı ve ideolojik tehdit algılamaları. Benzer tiyatrolar, benzer senaryolar ve benzer aktörler. 1909’daki askerli- mollalı 31 Mart komplosu ile 28 Şubat öncesi ve sonrası Fadimeli-Emireli, Kalkancılı-Gündüzlü oyunun aslında pek birbirinden farkı yok. İkisinde de zemin aynı, hedef aynı, korku ve vehim aynı, zihniyet aynı, aktörler benzer, gerçek rejisör yine aynı: Siyonizm.

            Bunları bir tarih ve siyaset dedikodusu üretmek için yazmıyoruz. Amacımız, yazımızın başında da belirttiğimiz gibi; zaman aynasında gerçeği görmek, kendi gerçeğimizle yüzleşmek. Bu temennimiz sadece kendimiz ve bizim gibi düşünenler için değil, şikâyetçi olduğumuz kişi ve kafalar için de geçerlidir. Hepimiz aynı gemideyiz ve bu gemi batarsa hep birlikte batarız. Önceden işbirliği yaptığı başka gemilerde yer ayırtıp can simidini de sotada hazır tutanlar dahi kurtulamaz. İran’ın Rıza Şah’ı, Filipinler’in Carlos’u kurtuldu mu?

            Malum suflörün fısıltılarına ayak uydurarak bugün Türkiye’yi gerenler, kendi senaryolarını oynadıklarını zanneden acınacak aktörlerden başkası değillerdir. İttihat ve Terakki’nin günümüzdeki sağ ve sol uzantısı olan bu zihniyetler, bir asırdan fazladır sırtlarını orduya dayamış görüntüsü sergileyerek hep milleti sindirme ve kandırma, milletin madden ve manen bağrından çıkmış öz temsilcilerini yıldırma ve indirme gayreti içinde saltanat sürdüler. Ama bittiler artık. Bugün çaresizlikleri her demeçlerinden, her eylemlerinden okunur duruma geldi. Öylesine şaşkındırlar ki; düne kadar hep arkalarında göstermeye çalıştıkları bu milletin göz bebeği bir kurumu karşılarına almaya kalkışmak gibi sağlıklı bir izahı olmayan durumlara düştüler.

            Hâlbuki çağdışı gördükleri, liderliğe yakıştıramadıkları bir adam, çok değil on yıl kadar önce, partisi kapatıldığında teşkilatını, “vatanımızın çevresi düşmanla dolu ve bizim bir tane ordumuz var, kardeşlerimiz sakın ordumuzu yıpratıcı bir söylem veya eyleme teşebbüs etmesinler” mealli talimatlarıyla uyarmış, gerçek liderin nasıl olduğunun canlı örneği olmuştu. Tıpkı Cennetmekân Abdülhamid Han’ın, Muhafız Komutanı’nın Hareket ordusuna karşı koyulması teklifini; “kendi nefsim için milletimin evlatlarının birbirini kırmasına razı olamam” diyerek reddettiği gibi. Tıpkı 28 Şubat’ta MGK üyesi generallerle 9 buçuk saat didiştikten sonra çıkışta “ordumuzla aramızda hiçbir görüş ayrılığı yok” diyerek “gerçek devlet adamı” olmanın çapını ortaya koyduğu gibi.
 
            Gelelim Bugüne
            Her ne kadar GDD’nin rejisörü zamana ve zemine göre yeni senaryolar yazıyor gibi görünse de, bütün senaryolarındaki tema aynıdır. Şartlara göre aktör kullanır, slogan attırır, ama iyice dikkat edenler perdenin arasından o yılışık, hain suratını seçebilirler. O aktörlerini gün olur aydından, gazeteciden, siyasetçiden, askerden, bürokrattan, hatta molladan seçer. Onun aktörleri gün olur kahramanları, gün olur mağdurları oynar. Bu konuda biraz aklım karışık ama 24 Temmuz’un kahramanlarının koca imparatorluk yıkılıncaya dek sürdürdükleri “kadroların gençleştirilmesi” sevdası ile 28 Şubat’ın ürettiklerinin yine “kadroların gençleştirilmesi” hevesi hep zihnimi kurcalamıştır. Hatta bazı isimlerdeki benzerliklerden dahi işkillenir oldum: Mesela; İttihad ve Terakki yani (Birlik ve Kalkınma), yine mesela Adalet ve Kalkınma.

Bitirmeden merakınızı belki de tepkinizi çeken şu “aktör molla” konusunda bir örnek vermek istiyorum. 31 Mart’ta “kötü adam” rolü oynatılan bir kısım mollaların 33 yıl önceki selefleri çok farklı bir rolde oynatılmıştı, malum rejisör tarafından. 1876 yılında 1. Meşrutiyet ilan edildiğinde yeni hükümdar 2. Abdülhamid Mithat Paşa’yı sadrazam (başbakan) yapma konusunda ayak sürüyordu. Çağdaş rejisör hemen bir çağdışı çare buldu: Ebced hesabı. İfadeyi yanlış hatırlamıyorsam, “her derde deva” kelimeleri ile “Midhad” isminin harflerinin Ebced hesabındaki karşılığı aynı çıkıyordu. Bir kısım medreseli öğrenci bir yolu bulunarak buna ikna edildi ve arkasından bu güruh İstanbul caddelerinde yürütüldü, ki kamu oyu oluşsun ve padişaha baskı yapılsın. Nitekim bu oyun halk tarafından tutuldu, daha doğrusu yutuldu ve maksat hâsıl oldu.

Sözlerimi Akif merhumun bir dörtlüğü ile bitirmek istiyorum:

“Geçmişten adam hisse kaparmış, ne masal şey;

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi.

Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar.

İbret alınsaydı hiç tekerrür mü ederdi.”

YORUMLAR (1) adet
    Adem Kahriman
    ÖNCELİKLE ÇOK GEÇMİŞ OLSUN HOCAM
    YAZINIZI YİNE HAYRANLIKLA OKUDUM. SİZ BİR DERYA BİZ BİR SAL GEZDİK DURDUK HOCAM YENİ ŞEYLER KEŞFETTİK YİNE SAYENİZDEN.. SAĞLIK VE MUTLULUK TEMENNİLERİMLE DAHA ÇOK İŞİNİZ VAR KOLAY GELSİN ....
    11 Mart 2008 Salı 13:41

Yazarın Diğer Yazıları

    Anket
    Ergenekon yapılanmasının tüm unsurlarına ulaşıldımı?Ergenekon yapılanması derin devletle aynı şeymi?
    Evet, Evet
    Hayır, Evet
    Hayır, Hayır
    Evet, Hayır
    Fikrim Yok
Serdar AKCA
Ali Sami PALAZ
Köşe Bucak Dünya
M.Ali ÖZTÜRK
Araştırmacı-Yazar
Muhammed ÖZYİĞİT
Adem KAHRİMAN
Sosyolog-Yazar
Tüm Yazarlar
    » Piyasalar
$ USD
1.2020
€ Euro
1.8870
IMKB
38.555
Altın
36.10
    ISTANBUL 23.07.2008
İmsak
-
3:52
Güneş
-
5:44
Öğle
-
13:18
İkindi
-
17:13
Akşam
-
20:39
Yatsı
-
22:21
Ana Sayfa | Künye | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle |
anadoluweb© 2007-2008