SON DAKİKA
Anasayfa | Künye | Bizi Tanıyın | Sitene Ekle | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle
    Gazete 1. Sayfaları
Yazı Karakteri Boyutu:
   
18 Ocak 2008 Cuma 15:35
  Mehmet Ali ÖZTÜRK
  Araştırmacı-Yazar
DİNLERARASI DİYALOG GERÇEĞİ XI

IV- MÜSLÜMANLARDAN TEBLİĞ/DİYALOG TEKLİF ve GİRİŞİMLERİ:

            Dinlerarası diyalogculara göre Peygamberimiz (sav) davet mektupları birer diyalog girişimi addedilmektedir. Rasûlullah (sav), o dönemdeki siyasî liderleri birer mektup yollayarak İslâm’a davet etmiştir. Müslüman oldukları takdirde iktidarlarını kaybetmeyeceklerini, emniyet ve esenlik içerisinde olacaklarını bildirmiştir. Peygamberimiz (sav) bunlardan Doğu Roma İmparatoru Heraklius'a gönderdiği mektubunda: "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Allah'ın kulu ve elçisi Muhammed'den Rum'ların lideri Heraklius'a. Allah'ın selâmı, hidayet yoluna girmiş bulunan kimse üzerine olsun. Buna göre; ben seni tam bir İslâm daveti ile (İslâm’a) çağırıyorum. İslâm’a gir, sonunda emniyet ve selâmet içinde olursun ve Allah sana iki defa sevap verir. Şayet bundan kaçınacak olursan, köylülerin (yani tebaanın) günahları da senin üzerinde toplanır. Ve (siz) ey (mukaddes) kitap sahipleri! Gelin, sizinle bizim aramızda müşterek olan bir tek kelimede (yani) Allah'tan başka hiçbir ilaha tapmamak, O'na hiçbir şeyi şerik ve ortak koşmamak, Allah'tan başka aramızdan hiçbir kimseyi âmir ve efendi yapmamak (hususunda) birleşelim. Şayet onlar sırtlarını dönüp (bundan) kaçınacak olurlarsa şöyle deyiniz: "Siz şahit olun ki, kesinlikle bizler (Allah'a itaat edip, teslim olan) Müslümanlarız." (5) Bu mektubun birer benzeri de yine Doğu Roma gibi o çağın süper gücü olan İran Sasanî İmparatoruna, Doğu Roma’ya bağlı birer otonom devlet olan Mısır ve Habeşistan krallarına, İran’a bağlı olan Yemen Kralına vd. de göndermiştir. Mektup gönderdiği liderlerin, İran Kisrası hariç, hepsi Hıristiyan’dır. 

Görüldüğü gibi Hz. Muhammed (sav) mektubunda onların dinlerini onaylamamış, bunun için onları İslâm’a davet etmiştir. Onları muvahhit saymadığı için Tevhid’e davet etmiştir. İkimiz de eşit şartta olalım, biraz ben size doğru varayım, biraz siz bize doğru gelin, ortak bir noktada buluşalım dememiş; İslâm’a girerlerse selamette olacaklarını bildirmiştir. Hatta bunlardan İslâm devletine hudut olan Necranlıları; Müslüman olma, Cizye verme ya da savaş şıklarından birini tercihe çağırmıştır.

Zamanımız da da Peygamberimiz (sav)in bu misyonunu bulundukları duruma uygun olarak gerçekleştirmeye çalışan Müslüman ilim, fikir ve siyaset adamları bulunmuştur, bulunmaktadır da.

            1. Said Nursî’nin “İslam’a davet” ve “Hıristiyanlarla işbirliği” girişimleri:

            Diyalogcular tarafından Dinlerarası Diyalog’un mimarı olarak takdim edilen Bediüzzaman Said Nursî merhum; asla sözde takipçileri gibi davranmamış, tam tersine Rasulullah’a (sav) ittibaen, bir İslâm âlimi olarak Hıristiyanların en büyük ruhani liderine İslâm’ı tebliğ etmiştir. "Zülfikar" adındaki yazma risalesini 1950 yılında Papa XII. Pius’a göndermiştir. Papa’nın 22 Şubat 1951 tarihinde teşekkür yazısı gönderdiği bu eserinde, aynı zamanda “Mektubat” isimli kitabının 19. Mektub’unu teşkil eden "Mu'cizâtı Ahmediyye Risalesi" de bulunuyordu.  Üstad bu risalesinde Kur'an'ın bütün yönleriyle mucize olduğunu, Hz. Muhammed'in de son peygamber olduğunu ispat ediyordu.[1]

Bediüzzaman, eserlerinde daima, Hıristiyanlığın hurafelerden sıyrılıp saflaşarak, İslâm ile birleşeceğini, Hıristiyan ruhanîlerinin Kur'an'a uyacağını ifade eder. Kesinlikle onların dinini hoş görmemizi, onlara uymamızı, emellerine âlet olup siyasetlerini takip etmemizi tavsiye etmez. O, "Mektûbât"ında şöyle der: "Hadis-i sahihte rivayet edilen, "Hazret-i İsa Aleyhisselâmın geleceğini ve İslâm şeriatı ile amel edeceğini, Deccalı öldüreceğini" imanı zayıf olanlar uzak görüyorlar. Onun hakikati izah edilse, hiç uzak görmeye yer kalmaz. Şöyle ki: O hadisin ve Süfyan ve Mehdî hakkındaki hadislerin ifade ettikleri mânâ budur ki: Âhirzamanda, dinsizliğin iki akımı kuvvet bulacak: Birisi: Nifak perdesi altında Hz. Muhammed’in (sav) peygamberliğini inkâr edecek, Süfyan namında müthiş bir şahıs münafıkların başına geçecek, İslâm Şeriatı’nı tahribine çalışacaktır. … İkinci akım ise: Tabiatçılık, materyalizm felsefesinden doğan bir nemrutça akım, gittikçe âhir zamanda materyalizm felsefesi vasıtasıyla yayılarak kuvvet bulup, Allah’ın varlığını inkâr edecek bir dereceye gelir. … İşte böyle bir sırada, o akım pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın manevi şahsiyetinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini açığa çıkacak, yani ilahî rahmetin göğünden inecek, halihazır Hıristiyanlık dini o hakikat karşısında saflaşacak, hurafelerden ve bozulmalardan sıyrılacak, İslam hakikatleri ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâm’a dönüşecektir. Ve Kur'ân'a uyacak, o İsevîlik manevi şahsiyeti “uyan” ve İslâm ise “uyulan” makamında kalacak, Hak din bu katılım sonucunda büyük bir güç bulacaktır. Dinsizlik akımına karşı ayrı ayrı iken mağlûp olan İsevîlik ve İslâmiyet, birleşme neticesinde dinsizlik cereyanını yenip onu dağıtacaktır.”[2] 

Bediüzzaman’ın gözde şakirtlerinden Zübeyir Gündüzalp’in anlattığına göre: “Üstad Hazretleri İstanbul'a geldiğinde Patrik Athenagoras'a giderek, odasına girdiği zaman Patrik ayağa kalkarak hürmetle yer göstermiş. Üstad Hazretleri, ona demiş: "Allah'ın bir olduğuna inanıyor musun? Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) son Peygamber olduğunu tasdik ediyor musun?" O, cevaben "Evet." demiş. " Öyle ise bunları etbaına tamim ve tebliğ et!" deyince, Patrik, ezile büzüle: "O zaman beni bu makamda tutmazlar, yapamam." deyince Üstad Hazretleri derhal kalkıp, dışarı çıkmış.”[3]

Bediüzzaman’ın Ortodoks Hıristiyanlarının en büyük dini lideri olan Fener Patriğine İslam’ı bu tebliği ilk değildir. Burhan Bozgeyik “Reddül’ Evham” adlı eserden onun Osmanlı’nın son yıllarında, “Darül’ Hikmetil’ İslamiye” azası iken yaptığı tebliği şöyle nakleder: “"...Üstad Bediüzzaman (ra), Osmanlı devrinde Sultan Vahidüddin zamanında resmî bir toplantıda Fener Patriğini şöyle hakka dâvet etmiştir: "’Sen, Hıristiyan âleminin dînî lideri olduğun için mes’ulsun! Bu mes’uliyetten kurtulmak için, Hazreti Muhammed (sav)’ın peygamberliğini kabul edeceksin; ‘Benim de peygamberimdir’ diyeceksin ve inancını da i’lân edeceksin.’" "Fener Patriği de o zaman Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin bu tebliğini kabul etmiş ve ilan edeceğine söz vermiştir. Görüldüğü gibi, Üstad Bediüzzaman hazretleri tebliğ makamında Fener Patriği’ni üç noktada hakka davet etmiştir: 1) Hazret-i Muhammed (sav)’ın peygamberliğini kabul edeceksin. 2) Hazreti Muhammed (sav) benim de peygamberimdir’ diyeceksin. 3) Bu inancını da etbaına ilan edeceksin. " (Reddü’l Evham–2, s.78)[4]

Lemaat risalesinde; "İslâm’ın siyaseti kendinden çıkmalı, başkasına vasıta olmamalıdır," diyen Bediüzzaman, diyalog için değil el etek öpmek, eğilip bükülmek; davasını başka emellere alet edeceğinden şüphe duyduğu kimselerin aracı olmasını dahi istemez. Nerede kaldı onların gündemine tabi olmak, projelerinin bir parçası olmak… İşte onun bu konudaki tavrı: Amerikalı İstanbul'daki Amerika Sefiri vasıtasıyla Amerika'daki Müslüman heyetine Zülfikar'ı ve bir Asâ-yı Mûsâ'yı göndermesini isteyen o dostumuz ve kardeşimize deyiniz ki: Sefirlerin kafası siyasetle meşgul olduğundan ve Risale-i Nur, siyasetle alâkası olmadığından, siyasî bir kafa çabuk takdir edemiyor. Hem Risale-i Nur, müşterileri aramaz; müşteriler onu aramalı…"[5] 

Merhum Üstad bu tebliğ gayretlerinin yanında, Hıristiyanlarla dinsizliğe karşı işbirliği (dinde diyalog değil) fikrini de ortaya atmış, hatta bu konuda girişimlerde de bulunmuştur. Şöyle ki:

İkinci Dünya Savaşının sona ermesinden kısa bir süre sonra, Komünizm tehlikesi bütün dünyayı tehdit etmeğe başlayınca, bu ortak düşmana karşı Müslüman-Hıristiyan ittifakını yazdığı risalelerinin birçok yerinde Müslümanlara tavsiye etmiştir. Bununla da yetinmemiş, çeşitli vesilelerle Katoliklerin Papa’sı ve Ortodoksların Patrik’i başta olmak üzere Hıristiyan dünyasına da bu teklifini iletmiştir.

İşte onun bu konudaki ifadelerinden sadece birisi: “Hatta sahih hadise göre ahir zamanda Hıristiyanların hakiki dindarları, Kur’an sahibi Müslümanlarla işbirliği yapıp ortak düşmanları olan dinsizlere karşı koyacakları gibi; şu zamanda bile dindar ve gerçekçi kimseler, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla işbirliği yapmak; aynı zamanda, Hıristiyanların gerçekten dindar olan din adamlarıyla da anlaşmazlık konusu olan noktaları, geçici olarak, tartışma ve kavga konusu yapmayarak ortak düşmanları olan saldırgan dinsizlere karşı işbirliği yapmaya muhtaçtırlar.[6] 

O tarihlerde Bediüzzaman’ın bu görüşünü paylaşan Hıristiyan rahipler olduğu gibi, Komünizm tehlikesine karşı kurulmuş olan Kuzey Atlantik Savunma İttifakı’nın (NATO) patronu olan ABD de Türkiye’den Pakistan’a, hatta Fas’tan Endonezya’ya kadar Müslümanlardan bir YEŞİL KUŞAK oluşturma gayretine girmişti. Bununla Kızıl Tehlike’nin sıcak denizlere inmesini engellemeyi hedefliyordu. Müteakip yıllarda Dinlerarası Diyalog projesini başlatan Vatikan da, ABD ve müttefiklerinin bu projesine paralel olarak aynı amaçla Müslümanlara göz kırpmaya başlamıştı.

Papa VI. Paul’ün 2. Vatikan Konsili’nin ikinci dönemini açış konuşmasında "modern toplumda dinin manasını ve Tanrıya kulluğu kurtarmak için" Kiliselerin, en kararlı bir din müdafii olarak çalışacağı söylenmektedir. Buna paralel olarak bazı Katolik muhitlerde dini inancın her türlü tezahürünü ortadan kaldırmak isteyen mutlak inkâr cereyanlarına karşı inananların, bilhassa tevhidin atası Hz. İbrahim (a.s.) gibi bir şahsiyeti otorite olarak kabulde ve tazimde birleşen Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlığın müşterek bir iman bloğu temsil etmesi arzu edilmektedir. Zira yapılan tenkitler Uluhiyyet, nübüvvet, vahy, ahiret, melaike gibi her üç dinde de müşterek olan iman esaslarına gelmekte, aleyhte olmak hususunda bunlar arasında ayrım yapılmamaktadır. Diyalog ile birbirlerine karşı ilgisiz, habersiz, soğuk ve bazan düşmanca davranan din mensuplarının birbirlerini oldukları gibi tanımaları, hatta bununla da kalmayarak ideallerinde olmayı arzu ettikleri şekilde birbirlerini tanımaları düşünülürken, bir yandan syncretisme (bağdaştırıcılık)tan, diğer yandan Hıristiyanlaştırma gayretlerinden uzak durulması gerektiği de vurgulanmaktadır. (Gardet, L'lslam, Paris, 1970, s.420.)[7]

Ancak 1990 da Komünist blok çökünce ABD ve Hıristiyan müttefikleri artık Müslümanlara muhtaç olmadıklarını düşünmeye başlamışlar; hatta o yıl İskoçya’da yapılan NATO zirvesinde İslam Komünizmin yerine düşman ilan edilmiş, manevralardaki “kırmızı” olan düşman rengi de “yeşil” olarak değiştirilmiştir. Buna paralel olarak da Vatikan Diyalog projesinde zımni bir tadilat yaparak; “Müslümanları oldukları gibi tanıma, kabul etme” ve “Hıristiyanlaştırma gayretinden uzak durulmasından” vazgeçmiştir.

            2. Mustafa Sibaî’nin Misyonerler ve Oryantalistlerle Mücadelesi:

            Önceki bölümlerden birinde Dr. Faruk Beşer’in; davet ve tebliğ mümkün olmazsa, o zaman da bu imkânı oluşturmak için diyalog kurmak mümkün olabilir ki, bu, cidal yani diyalektik anlamında bir diyalogdur, diyalektik, diyalogun ikinci safhasıdır ve ortak paydalar aramaktan çok, herkesin kendi doğrusunu savunması, ya da karşı tarafın hatalı olduğunu gösterip, onu düşünmeye sevk etmesidir, dediğini nakletmiştik. Suriyeli ünlü ilim adamı merhum Prof. Dr. Mustafa Sibaî’nin Batılı misyoner ve oryantalistlerle diyalogu da işte bu türden bir diyalogdur. Yani: cidal veya diyalektik. Kendisinden dinleyelim: 

1956 Senesinde Avrupa Üniversitelerinin çoğunu ziyaret ederek oryantalistlerle tanışmadan, karşı karşıya geçip konuşmadan ve tartışmalar yapmadan önce es-Sunnetu ve Mekâtyetuhâ fi't-Teşrî'i'l-İslâmî isimli eserimde haklarında bazı kısa şeyler yazmıştım. Bu ziyaretleri yaptıktan sonra oryantalistlerle ilgili neler yazmışsam hepsinin doğru ve yerinde olduğuna daha fazla inandığım gibi, İslâmiyet'e, Müslümanlara ve Araplara karşı besledikleri taassup yüzünden hukukî ve ictimâ'î İslâm kültürü için her bakımdan ne kadar büyük bir tehlike teşkil ettiklerine inancım bir kat daha kuvvetlendi.

Avrupa'da ilk ziyaret edip görüştüğüm oryantalist, Prof. Anderson oldu. Profesör Anderson'un İslâm'a karşı koyu taassubundan misaller vermek istemiyorum. Ancak burada bana bizzat anlattığı bir hadiseyi anlatmakla yetineceğim. Bu oryantalist Londra Üniversitesinde İslâm Hukuku bilim dalında doktora yapmak isteyen Ezher mezunu bir genci sırf doktora tezini İslâm'da kadın haklan konusunda yaptığı ve İslâmiyet'in kadına bütün haklarını en mükemmel ölçüde verdiğini delillerle ortaya koyduğu gerekçesiyle başarısız saymıştı. Bunu Anderson'un kendisinden duyduğum zaman hayret ettim ve sordum: "Üniversitelerinizde fikir hürriyetini savunduğunuz halde böyle bir sebep yüzünden o talebeyi nasıl başarısız sayabilirdiniz?" Bu soruma şu cevabı verdi: "Bu talebe, İslâmiyet kadına şu hakları verdi; islam kadına bu hakları tanıdı... dediği için başarısız sayıldı. Bu öğrenci İslâm Dininin resmî sözcüsü mü ki bunları söylüyor? Yoksa Ebu Hanife yahut Şafii mi kesildi ki İslâm adına konuşuyor; bu sözleri söylüyor. Bu öğrencinin İslâm'daki kadın hakları konusundaki görüşlerini ilk İslam fakihleri bile ileri sürmemiş; söylediklerini onlar dahi söylememişlerdir. Bu adam kendisine çok güveniyor. İslam Dinini Ebu Hanife veya Şafiî'den daha iyi anladığını iddia ediyordu. Tezini Onun için başarısız saydık.”

Manchester Üniversitesinde Prof. James Robson'la karşılaştım, eski şarkiyat araştırmalarında İslâm'a karşı birtakım haksızlıkların, gerçekten uzak isnadların yapıldığını anlattım.

Hollanda'da Leiden Üniversitesinde Alman asıllı Yahudi oryantalist Joseph Schacht'la karşılaştım. Schacht, Goldziher'in diktiği İslâmiyet'e karşı hile ve düzen bayrağını asrımızda elinde bulunduran kimsedir. Ona da Goldziher'in hatalarından, İslâmî kaynaklardan naklettiği ibareleri kasden tahrif edişinden uzun uzun söz ettim. Önce inkâr etti. O zaman Sünnet tarihine dair yazdıklarından bir misal verecek "inne hâ'ulâi'l-umerâ ekrehûnâ alâ kitâbeti'l-ahâdîse" ibaresindeki "alâ kitâbeti'l-ahadîse" lafızlarını "alâ kitabeti ahâdîse" şeklinde nasıl tahrif ettiğini anlattım, şaşırdı. … Goldziher'in kitabına baktı, "Haklısınız dedi; Goldziher burada hata etmiş." deyince şunları söyledim. "Goldziher, İslâm Hukuku alanındaki görüşlerini tarihî hadiselere dayandıran şarkiyat ekolünün kurucusu olduğu halde ez-Zuhrî'den bahsederken niçin koyduğu prensiplere uymamıştır? Ez-Zuhrî, İbnu'z-Zubeyr'in öldürülmesi olayından yedi yıl sonra Abdülmelik b. Mervânla karşılaşmıştır. Böyle iken Goldziher'in -İbnü'z-Zübeyr'e karşı Abdülmelik'in gözüne girmek için- Mescid-i Aksâ'nın faziletine dair "Şeddi rihâl" hadisini uydurduğuna hükmetmesi nasıl caiz görülebilir?" Sözün burasında Schacht'ın yüzü sarardı. Ellerini oğuşturmaya başladı. Kızdığı, bocaladığı belli oluyordu. Sözlerimi şöyle bitirdim: "Sizin hata dediğiniz bu gibi tahrifler, geçtiğimiz asırda meşhurdu. Oryantalistleriniz bunları ilmî gerçekler olarak görüyorlar ve birbirlerinden naklediyorlardı. Oysa biz Müslümanların bunlardan ancak yazarlarının ölümünden sonra haberimiz oluyor. Şimdi, rica ederim, bundan böyle "hata" dedikleriniz hakkında Müslümanların fikirlerine kulak verin. Bu hataları birer ilmî hakikat olarak yerleşmeden sağlığınızda düzeltin."

Bunlardan başka, Belçika, Danimarka, Norveç, Finlandiya, Almanya, İsviçre ve Fransa'nın çeşitli şehirlerinde bulunan başka üniversiteleri veya yüksek öğrenim kurumlarını ziyaret fırsatı buldum. Buralarda görevli oryantalistlerle de görüştüm. Yukarıda zikrettiklerimden ve bu seyahat sırasında görüştüğüm oryantalistler hakkında tuttuğum notlardan şu hakikatler ortaya çıktı: 1- Birkaçı hariç tutulursa oryantalistlerin hemen hepsi ya rahip, ya sömürgeci zihniyetin temsilcisi, ya da yahudidir. 2- Oryantalizm, İskandinavya memleketleri gibi emperyalist olmayan batı ülkelerinde, emperyalist devletlere nisbeten sönük geçmektedir. 3- Emperyalist olmayan ülkelerdeki çağdaş oryantalistler Goldziher gibi İslâm'a karşı aşırı mutaassıp oryantalistlerin görüşlerine pek de iltifat etmemektedirler. 4- Oryantalizm, umumiyetle kiliseden kaynaklanmaktadır. Emperyalist ülkelerde kilise ve dışişleri bakanlığı ile yan yana yürümekte; bu iki kuruluştan geniş çapta destek görmektedir. 5- İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci devletler, İslâmî değerleri sarsmak ve Müslümanların zihnini karıştırma vasıtası olduğundan oryantalizmi eskiden olduğu gibi devam ettirmek azminde görünmektedirler. Mesela halen Fransa'da oryantalistlerin şeyhi sayılan Blachere ve Massignon, Fransız Dışişleri Bakanlığı Arap ve İslam ülkeleri Bölümünde görevli ajan olarak çalışmaktadırlar. İngiltere’de, daha önce de söz konusu ettiğimiz gibi, Londra, Oxford, Cambridge, Edinburg, Glasgow Üniversitelerinde ve öteki bazı Üniversitelerde oryantalizm çalışmalarına büyük ağırlık verilmektedir. Bu çalışmalar daha çok Yahudiler ve emperyalist zihniyetli İngilizler yahut da misyonerler nezaretinde yapılmaktadır. Bunlar Goldziher, Margoliouth ve daha sonra Schacht'ın eserlerinin batılı şarkiyat talebeleri ile Arap ve İslâm ülkelerinden doktora yapmak için gelen talebelerin ellerinde asıl kaynaklar olarak bulunmasına büyük gayretler sarf etmektedirler. Bilhassa doktora talebelerinin konu bakımından İslamiyet'in gerçek yönünü aksettirecek veya oryantalistlerin hilelerini açığa çıkaracak tezler hazırlamalarına asla müsaade etmemektedirler.

Amerika'ya gelince, burada şarkiyat çalışmalan İslâmiyet ve Müslümanlara karşı düşmanlığın zirvesindedir. Amerikan Üniversitelerinde İslâm araştırmaları yukarıda verdiğimiz zararlı ve tehlikeli oryantalistlerin listesinde de görüleceği gibi, İslâmiyet'e karşı şiddetli taassubu ve kini olanlar tarafından yönetilir.

Burada kaydetmeden geçemeyeceğimiz bir başka üzücü durum da memleketlerinde İngilizce öğrenen kimi İslâm ülkeleri öğrencilerinin hâlâ İngiliz ve Amerikan üniversitelerinde okumaya mecbur tutuluşlarıdır. Bu öğrenciler doktora çalışmalarında o zehirli kaynaklardan başka kaynak bulamamakta, Arapça da bilmediklerinden oryantalistlerin desiselerini müslüman âlim ve fıkıhçılardan alınma ilmî gerçekler zannetmektedirler.

Son olarak oryantalistler hakkında şunları söyleyebiliriz.

Haçlı seferlerinin askerî ve siyasî yönlerden hezimetle sona ermesinden bu yana batılılar, İslâmiyet'ten başka yollardan intikam almak fikrinden bir an olsun vazgeçmediler. Bunun için de ilk denedikleri yol, onu tetkik ve tenkit etmek oldu. Ortaçağ boyunca oldukça taraftar bulan bu fikrin ışığında İslâm ülkelerinin güç kaynaklarını zorla istila etmek fikri doğdu. İslâm âleminin siyasî, askerî, iktisadî ve kültürel yönlerden zayıflaması üzerine batılılar, birbiri ardına bu ülkeleri istila etmeye başladılar, İslâm ülkelerinin çoğu üzerinde batı istilası tamamlanınca İslâmiyet'i ve İslâm Tarihini daha geniş çapta araştırmaya koyuldular. Bu ülkelerde halk üzerinde hâkimiyet kurmak ve sömürü hedeflerini gerçekleştirmek için gittikçe artan araştırmalarını yaygın hale getirdiler.[8]

            3. Sezai Karakoç ve İnsanlığı İslâm’a Daveti:

            Sezai Karakoç’un tebliği ve daveti Her kesimiyle bütün insanlaradır. O, tefekkür derinliğine sahip edebi üslubuyla Müslüman başta olmak üzere, Yahudi’yi, Hıristiyan’ı, ateisti, Asyalıyı, Afrikalıyı, yani herkesi İslâm’a çağırıyor.

            İnsana çağrı

            İslam, insanı bir kere daha çağırıyor. Bakalım, insan, bu çağrıya yabancı ve ilgisiz kalacak mı? … Batıya koşan Afrika’yı, İslam, Doğuya çağırıyor. Bir gecenin ayak yürüyüşüyle koşan siyah ırkı, İslam, seher aydınlığına çağırıyor. Doğuda duran Çini, Batıya çekiyor. Bakalım, bütün bir insanlık, Merkezde, İslam’da toplanacak mı?

Müslüman babadan ve müslüman anadan gelen, dünya kütüklerine müslüman diye kayıtlı, birbirini müslüman adıyla çağıran, ama İslam hariç kaç yol ve kaç yön varsa o yöne doğrulan yola dalan, kurt görmüş koyun sürüsü gibi bir doğuya bir batıya koşuşan müslüman kütle, İslam, yeni bir dirilişe çağırıyor.

Batı Medeniyetleri sonbahar yapraklarını döktü. Doğu Medeniyetleriyse, bir fosil ölümü içinde, arkeolojik bir konudur. Makinayla insanın ikiz kardeş olması gün meselesi. İnsansa, kurtarıcı çağrıyı duymamakta direniyor.

            Müslümana çağrı

            İslam önce Müslümanı çağıracaktır elbet. O, her şeyden önce, Müslümanın kendine dönmesi için yükseltilmiş bir sestir. Bu kadronun yapı kaynağı elbet Müslümanlardır. Fark fark İslam’dan uzaklaşmış ta olsa. … Kimilerinde Müslümanlık bir folklor, kimilerinde sararmış bir vesika, hatta kimilerinde utanç ta olsa, bu kutsal mirasın taşıyıcıları yine de onlardır. Müslümanın kendine dönmesi kültür ve medeniyet hamlesini yeni baştan İslam’a ayarlaması demektir. Bunun da en büyük belirtisi, düşüncesi onun kültürüyle yoğrulacak, keskinleşecek ve tazelenecek, davranışı, İslam’ın çizgisinde gelişecek ve onun cihat ve aksiyonunu yüklenecektir. Yüreği, İslam içtenliğiyle kabaracak, yaşantısı İslam yaşantısı olacak, çağı İslam’ın değer yargılarıyla yorumlayacak, sorumluluğu İslamcı bir anlam kazanacaktır. Bu bir çile demektir. Müslümanların İslam’a yeniden dönüşleri, Kur'an’ı yeniden bulmaları, hadisi ve sünneti yeniden anlamaları, klasik İslam düşünce ve teoriğini, çağdaş İslam düşüncesini, tarihi İslam pratiğini şuura getirmeleri demek olacaktır. Gelenekleşmiş bölümler yıkılacak, çatışmalar durdurulacak, sapmalar düzeltilecek, yeni, diri bir İslam insanı ortaya konacaktır. Bu insan, bütün hayatını İslam’ın dirilişine adayacaktır. Bu ülkelerden, bütün dünyanın gözü oralara çevrilecek şekilde İslam yeniden fışkıracaktır. Bunlar, ikinci ilkler olacaktır.

Müslümanların kendine dönüşmesi, başka bir kültüre dönüşmelerinden belki daha güç, ama tek kurtuluş umutları olacaktır. Bu ne bir doğal gelişmeyle, ne de bir devrimle olabilir. Bu olsa olsa, üstün, derin ve samimi bir sesin çağrısıyla başlayan köklü bir dirilişle olur. … İnsan, beş yüz yıl önce İstanbul’da, bin yıl önce Bağdat’ta, bin üçyüz elli yıl önce Mekke’de, bin dokuz yüz yıl önce Kudüs’te, üç bin yıl önce Mısır’da, dört bin yıl önce Babil’de üstün imanın bulunduğunu bilir de, kendi gününde yaşıyacağına inanamaz. Sen, derinliği öylesine yüklen ve getir ki, her insan bu derinliği kendi derinliği sansın… Namazda, oruçta, zekatta, hacda, hac yollarında derinleş… Trajik olma, trajedide derinleş. İstekle kan akıtma, akan kanda derinleş. Çocuğunu hep teknik öğretimine koşturuyorsun, çağın alışkanlıklarına ve eğilimlerine uyarak. Onu edebiyata ve düşünceye de yönelt.

Müslüman, şuurlaş. Çileleş ve şuurlaş. Hz. Hüseyin’in sırf bir dünya günü görmek için şehit olmadığını bil ve şuurlaş. Din ve gerçek için ebedi bir modeldir sana O… Hıristiyanlığın, kendi ülkesindeki yenilgisini senin ülkendeki zaferle kapatmaya çalışan Papalığın ihtirasını sez. Şuur yığınağı yap. Doğuyu, batıyı tanı. Geçmişi iyi bil ve geleceği iyi düşün. Şuurlaş, şuurlaş, öyle şuurlaş ki, dıştan gelen her yıkış planının daha ilk maddesi açıklanmadan, sen son maddesini söyliyeceksin. İlerleyişlerinde metrelerine kilometrelerle cevap verecek bir şuur gerek sana. Şuurunu öyle bütünleştir ki, içine yabancı hiç bir madde karışmasın ve orada küf bağlamasın.

Erdemlikte en yüce sen olmalısın ki, peşin hükümle seni aşağı görmeye gelen kendi aşağılığını görsün. Müslüman, İslam’ı öyle sağ ve diri, canlı yaşa ki, seni öldürmeye gelen sende dirilsin.

        Yahudi’ye çağrı

        Yahudiler, binlerce yıldır bir Mesih (Diriltici) beklerler. Hâlbuki bir değil bir çok kurtarıcı gelmiş ama onlar ırk gururları ve tarihi saplantıları yüzünden onları inkâr etmişlerdir. Maddi bakımdan kurtarıcı bekliyorlarsa niçin bekliyorlar, dünya nimetleri bütün onların elindedir. Siyasi bakımdan bekliyorlarsa niçin bekliyorlar, aşağı yukarı gizlice dünyayı idare edenler onlardır, gizli dünya devletini kuranlar onlardır. Yurt istiyorlarsa, çağın en büyük faciasını bir fantezi uğruna işlemekten çekinmiyerek bir milyon Müslümanı yurtlarından koğmuş ve oraya yerleşmişlerdir. Din ve iç dünya açısından bekliyorlarsa -ki bunu asla kabul etmiyeceklerdir- o kurtarıcı gelmiştir, işte İslam. Dinleri donmuş ve katılaşmış, kapalı bir din halini almıştır. Dünyanın bütün güçlerini kendileri ellerinde bulundurdukları ve dünya acılar içinde kıvrandığı halde ne din, ne madde güçleriyle buna bir çare bulmaya çalışmaktadırlar. Yürekleri katılaşmış, daha kötüsü marazileşmiştir. Irk gururu onlara insancıl olmanın bütün yollarını tıkamıştır. Yahudi ruhundaki kördüğümü ikiye biçerek çözecek ışık kılıcı Kur'an’da bulunuyor, bunu bir anlasalar. Kabiliyetlerini, ırklarının özelliğini belirten yine Kur'an’dır. İnsanlık evrenine en mümkün merhametle katacak olan yine Kur'an’dır, bunu bir bilseler. Yahudi ırkı, kendisi istemese bile, insanlığın durumundan ötürü büyük bir değişikliğe uğramak zorundadır. Son çağlarda bütün ihtilal ve devrimlerde oynadığı rolle insanlığa ancak negatif yönden entegre olmuştur. Bu tarihi gerçek onun insanlığa olan ihtiyacının şiddetini göstermiş ama çare ve şifasını verememiş, hatta insanlıkla Yahudiliğin arasını onarmayı daha da güçleştirmiştir. İşte İslam, Kur'an, namaz ve oruç, öte dünya inancı, bütün insanlık gibi Yahudiliği de hakikata, kurtuluşa, kurtulduktan sonra da kurtarmaya çağırıyor.

            Hıristiyan’a çağrı

            Yahudilerle Hıristiyanlar arasında fark şurada: Yahudiler Tanrının kendilerine ait olduğuna inanırken Hıristiyanlar sözde daha alçakgönüllü davranarak Tanrının değil de oğlunun kendilerini kurtardığına inanırlar. İslam onlara anlatmıştır: Tanrı ne yalnız onlara, ne yalnız bunlara ait, hepimize aittir. Daha doğrusu, biz, bütün insanlar ve yaratılmış ne varsa, hatta yokluk dünyası bile yalnız O'na aittir, O'nun tasarrufundadır. İnsanlar arasında hiç bir kişi, hiç bir ırk, hiç bir topluluk, hiç bir kütleye Tanrılığı bakımından bir ayırım gözetmemiştir. Oğluysa yoktur. Bununla bir yakınlık sembolize ediliyorsa, baba-oğul parabolüne ne ihtiyaç var? Şüphe yok ki, Allah, insana, bir babanın oğluna yakın olmasından daha yakındır. Hatta bir insanın kendine bile kendisinden daha yakındır. «Biz size şah damarınızdan daha yakınız» ayeti bunu gösteriyor.

            Hıristiyanlık Roma'yı alt etmiştir ama Roma da Hıristiyanlığı alt etmiştir. Birbirini karşılıklı değiştirmişlerdir. Böylece Hıristiyanlık kurtarıcı din özelliğini kaybetmiştir. Hıristiyanlık, Üyesi toplumlar bütün dünyayı ele geçirince etkisini bütün bütün artıracağına yitirmiş, insanlığın ezilmesine engel olamamış, çağdaş dramın baş sorumlusu bir kütlenin dini olmakta devam etmiştir. Hıristiyanlık dünyasında yeni bir din devrimine büyük ihtiyaç vardır. Bu devrim, Yaratıcıyı tam bir tevhid ve tenzihle kabul etmekten başka ne olabilir? Yani İslam’a dönmekten ve dönüşmekten, İslam’ın çağrısına uymaktan, bütün peygamberleri tanımaktan başka.

Sağlam bir öte ve ebedilik inancı olmadan din, din olabilir mi? Yahudiler öteye inanmazlar. Hıristiyanların öte inancı ise, bir fanteziden öte gitmez. Hesap verme şuurunu, karşılık görme inancını taşımazlar. Bu metafizik temel olmadan dinlerinin din olarak ayakta durmasına ve etkili olmasına imkân elbet bulunmaz.

            Doğululara ve Afrikalılara çağrı

            Çok vakit vardır ki, Çin ve Hint dinleri bir din olmaktan çıkmış, bir ahlak ve metafizik halini almışlardır. Yeni durum, bunların büsbütün terk edileceğini ve bir daha bunlara dönülmeyeceğini gösteriyor. Buda’yı tanrılaştırma, inek kültü, imparatorun güneş-tanrı soyundan gelmesi, tenasüh gibi inançlarıyla bu doğu dinleri ergeç ölmeye mahkûmdur. Bugünkü kültür değişimleri bu ölümü hızlandırmıştır. Bu türlü kültür bir kere ölünce bir daha da dirilemezler. Çünkü: sağduyuya, gerçeklere aykırıdırlar.

İslam’ın doğuya doğru çağrısı, yanlış ve pörsümüş dinlerini bırakırken, ikinci bir yanlışlık yapıp bu sefer de batının batıl dini olan Hıristiyanlığa saplanmamalarını belirtme ve evrensel tek gerçek din olan İslam’a gelmelerini isteme yönünde olacaktır. Afrikalılar klan medeniyetinden çağdaş medeniyete geçerken çok hızlı bir değişime uğramaktadırlar. Klan ölürken, klan putları ve klan kâhinleri de birlikte ölmektedir. Bunun sonucunda Afrikalılar dinsizlikle din değişimi arasında bir seçme yapmak durumuna gelmişlerdi. Gelişen oluş gösteriyor ki, dinsizleşmiyorlar, yeni bir dine giriyorlar. Ve ne mutlu bir oluştur ki, bu yeni medeniyet üyeleri hemen hemen kendiliklerinden İslam’a sarılıyor. …

            Din ve tanrıtanımazlara çağrı

            … Dinin, insanın ilkel çağında, bilimin yokluğunda sırf bir evren yorumu olarak doğduğu iddiası oldukça basit bir iddiadır ve dinin karmaşık, derin gerçeğini açıklamaktan uzaktır. Madde içi teknikte ileri de olsa dinden kopmuş bir medeniyetin barbarlığı açıktır. İnsanoğlu, bilimde ve sanatta ilerledikçe, soyut kavramlara ve yaşayışlara daha yaklaşacak ve din ihtiyacı gözle görülür bir hal alacaktır. Bazı ilerlemeler sırasında dinden kopuşlar gibi görülen şey, gerçekte geçicidir ve sadece din buhranının bir anlık enstantanesidir. Rus feza pilotunun, «Göğe çıktım, fakat orada Tanrıya rastlamadım» sözü ilk bakışta dinle ne kadar alay anlamı taşırsa taşısın, gerçekte din ihtiyacının ters taraftan ortaya en kesin ifadesiyle çıkmasından başka bir şey değildir. Bu bir barbar mantığıyla, aslında, göğün daha ilk basamaklarında Tanrıyla karşılaşacağı ve cezaya çarpılacağı korkusunun korkmazlık zırhına bürülü tezahürüdür. O feza pilotu bir gün, Tanrıyla yalnız gökte değil yerde de karşılaşabileceğini, insanın göğe çıkmasının bir suç olmadığını, göğün Tanrı ülkesi, yerin insan ülkesi olmayıp hepsinin Allah’a ait bulunduğunu öğrendiğinde dine dönebilecektir. Bunu öğretecek olan da İslam’dır ve İslam’ın ebedi olan çağrısıdır.”[9]

NOT: Alıntılardan orjinalliği korunanlar çift tırnak içinde gösterilmiş. Önemli bir kısmı da bir köşe yazısının sınırlarını zorlamamak için görüşlerin özüne dokunmamaya dikkat edilerek özetlenmiştir. Bir bölüm içindeki benzer örneklerin de tekrarından aynı amaçla kaçınılmıştır.

 

Gelecek Bölüm: Bu konuya devam edeceğiz. Bu bölümdeki konuklarımız; HUMEYNİ ve ERBAKAN



[1] Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lahikası, Zehra Yayıncılık, İstanbul – 2006; s. 311

[2] Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Zehra Yayıncılık, İstanbul – 2006; s. 68-69 (Risale-i Nur’dan alıntıladığız metinler tarafımızdan sadeleştirilmiştir. MAÖ)

[3] http://www.ispartanur.net/zubeyir_gunduzalp/INDEX.HTM

[4] http://www.misak1.com/makaleler/bozgeyik.htm

[5] Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lahikası, Zehra Yayıncılık, İstanbul – 2006; s. 169

[6] Lem'alar, Doğuş Matbaası, Ankara – 1957, Sh: 140

[7] Prof. Dr. Suat Yıldırım, Kiliseyi İslâm İle Diyalog İstemeğe Sevk Eden Sebepler 1, Yeni Ümit dergisi; Sayı: 16 Nisan-Mayıs-Haziran 1992

[8] Dr. Mustafa Sibai, Oryantalizm ve Oryantalistler, Ter. Dr. Mücteba Uğur, Beyan Yayınları, İstanbul – 1993; Sh: 84 – 100 (95)

[9] Sezai Karakoç, İslamın Dirilişi, Ötüken Yayınevi, İstanbul – 1967, Sh: 52 – 66

YORUMLAR (1) adet
    ersen çelik
    diyalog böyle olur!!!
    basındaki diyalog mimari sait nursi ile burada anlatılan nursi çok farklı kişiler. sözlerini not alıp bu kitapları olan bir arkadaşımla karşılaştırdım, aynen burdaki gibi. arkadaşım da şaşırdı. ben bu kitapları okuyorum ama farkında deilmişim, hatta kitapları elden diyalogculara kızıp kitapları elden çıkarmayı düşünüyordum dedi. bir de işte diyalog böyle olur diye ekledi. ben de katılıyorum.
    21 Ocak 2008 Pazartesi 09:52

Yazarın Diğer Yazıları

Ali Sami PALAZ
Köşe Bucak Dünya
Nevzat LALELİ
Mehmet Ali ÖZTÜRK
ozturk158@hotmail.com
Tüm Yazarlar
    Anket
    Son 15 yılın hükümetleri göz önüne alınsa olası yeni bir ekonomik krizden hangi çözümle çıkılabilir?
    Ak Parti bu işin üstesinden gelebilir
    Ak Parti Ekonominin başına K.Derviş'i Getirmeli
    Milli Görüşle (SP) çözülebilir
    Bu Ekonomi düzelmez
    Fikrim yok
    » Piyasalar
$ USD
1.3320
€ Euro
1.8130
IMKB
31.993
Altın
36.79
    ISTANBUL 06.10.2008
İmsak
-
5:33
Güneş
-
6:59
Öğle
-
12:59
İkindi
-
16:10
Akşam
-
18:48
Yatsı
-
20:06
Ana Sayfa | Künye | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle |
anadoluweb© 2007-2008