SON DAKİKA
Anasayfa | Künye | Bizi Tanıyın | Sitene Ekle | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle
    Gazete 1. Sayfaları
Yazı Karakteri Boyutu:
   
12 Ocak 2008 Cumartesi 22:44
  M.Ali ÖZTÜRK
  Araştırmacı-Yazar
DİNLERARASI DİYALOG GERÇEĞİ X
5. DİYALOG TARAFTARLARININ ÖNE SÜRDÜĞÜ DELİLLERE İTİRAZLAR –devam-:
 
Veda Hutbesi
Prof. Dr. Nadim Macid’in itirazı da Medine Vesikası ile Veda Hutbesi’ndeki mesajların güncel “hoşgörü ve diyalog” kavramlarına dayanak olarak kullanılmasına: “Hoşgörü ve diyalogun temelini Medine vesikasına bağlamak eğer meseleyi çarpıtmaya yönelik değilse, düpedüz meczupluktur. Çünkü geri dönüp adama sorarlar bu antlaşmayı bozanlara karşı Müslümanların tavrı ne oldu ve olaylar nasıl gelişti? Günümüz dünyasında hiçbir kural tanımayan ve uluslararası hukuku çiğneyen güçleri sevimli göstermek için hoşgörünün dinî temelini Medine vesikasında aramak kelimenin tam anlamıyla kara mizahtır. Medine vesikasının oluşturulduğu tarihi ortamda Hz. Muhammed ne kapitalist küresel hegemonyanın bir aktörüdür, ne de vesikada yer alan maddeler işgal mantığının ve özel politik stratejinin bir ürünüdür. Veda hutbesinde yer alan mesajlar ile küresel stratejinin politik metinleri arasında benzerlik kurmaya gelince, tarihi eş zamanlı okumanın ürettiği yöntem hatası bir yana, tarihî ortamın etkinlik alanını, yönünü ve gücün insanları mobilize etme özelliğini dikkate almayan bir yaklaşımdır. Böyle bir yaklaşım hoşgörünün dinî temelleri ile değil, küresel politik stratejinin ürettiği şiddeti mâsum gösterme çabası ile buluşur. Kaldı ki, küresel stratejinin kendi mantığı ve politik pratiği içinde örülen hoşgörü ve diyalog oldukça farklıdır. Stratejik nöbet değişimine bağlı olarak belli bir coğrafyayı kendine düşman seçen ve “öteki” parantezine alan güç, küresel şebekenin iç elemanları aracılığıyla bunu meşru göstermenin zeminini oluşturmaktadır. Böyle bir projenin içinde yer almak ancak kurtuluşu Hz. İsa’nın şahsi manevîsi etrafında toplanmaya bağlayan anlayışla mümkündür.
            Küresel stratejinin politik tasarımı içinde İslâm sürekli olarak aşırılıkların kaynağı olarak gösterilir. Bunun içindir ki, dinler içerisinde küresel politik stratejinin pratiğine uymayan dinin İslâm olduğu her fırsatta vurgulanır. Kabul etmek gerekir ki, böyle bir tanımlama hoşgörü ve diyalogun zeminini oluşturmaya değil, dışlama ve tahakküm etmeye yönelik tanımlamadır. Sadece böyle bir tanımlama bile hoşgörünün ve diyalogun anlamını parçalar ve onu özel kültür ve özel topluma; yani güce özgü kılar. Öyleyse burada önem kazanan şey böyle bir tanımlamayı besleyen bilgi kaynakları ve içinde yaşadığımızı çağın politik stratejisini belirleyen ölçütlerdir. Dinlerin birbirinden ayrılan ve farklılık gösteren tanım ve ölçütleri, bilgi kaynaklarına ve tarihî tecrübelerine dayanır. Diğer bir deyişle iki büyük dinin mensupları arasındaki tarihî gerilimin hem teolojik hem de politik nedenleri bulunmaktadır. Bunu aşmanın yolu, birbirinin varlığını kabul etmekten ve daha yaşanılabilir dünya inşa etmenin imkânlarını aramaktan geçtiği hâlde, ne yazık ki şu anki küresel politik-stratejinin ötekisi İslâm ve Türk dünyasıdır.”[1]
 
Cennet Müslümanların Tekelinde değildir:
Dr. Ebubekir Sifil, Hıristiyanlarca, kendi dinlerinden başka kurtuluşa götürücü bir yol olmadığını her fırsatta ifade edilirken bir kısım Müslümanların; “Allah’a ve ahirete iman” şartıyla diğer dinlerin de kurtuluş yolu olduğunu söylemelerini eleştiriyor ve bunun Misyonerlik-Diyalog bağlantısına dikkat çekiyor:
“Hıristiyanlık, önceleri Katolik Hıristiyanlık, ardından Protestanlık kaybettiği mevzileri yeniden, bir yöntem değişikliğine giderek kazanmak istiyor. Bunu kendi belgelerinde de ifade ediyor. ‘Dinler arası diyalog kilisenin insanları kurtuluşa götürme misyonunun bir parçasıdır’ diyor. Dolayısıyla bunu biz Hıristiyanlığın dinî, siyasî, politik öngörülerinden, kabullerinden ayrı, bağımsız düşünemeyiz. Hiçbir zaman kilise; “Hıristiyanlık dışındaki dinlere mensup insanlar kendi dinlerinde kalarak kurtuluşa ulaşabilirler” demiyor. Yani kendi dinleri İslam ya da başka bir din onları kurtuluşa götürebilir, Hıristiyan olmaları gerekmez demiyor. Peki, bu nerde oldu. Belki diyalog faaliyetleri neticesi, belki oryantalist çalışmalarla birlikte bir etki söz konusu oldu. Müslüman tarafta oldu bu. Bazı müslümanlar, Kuran’daki bazı ayetleri, bazı rivayetleri delil göstererek, İslam dışında da kurtuluşa erişilebileceğini; özellikle Yahudilerin, Hıristiyanların ve Sabiilerin Allah’a iman, ahirete iman ve salih amel şartlarını yerine getirirlerse kurtuluşa erebileceklerini söylediler.
Dinler arası diyalog faaliyetlerini yürüten müslüman kesim, en azından Türkiye için konuşursak, samimi olarak bugün dünyada global birtakım problemler karşısında Müslüman-Hıristiyan, Müslüman-Yahudi ya da bir dine inananlar arasında kurulabilecek diyalogun bu problemlerin aşılmasına katkı sağlayabileceğini söylüyor. Bundan birtakım siyasî faydalar elde etmek, siyasî beklentiler sebebiyle bu sürece girmek durumunda olanlar var. Bunu söyleyenler de var. Belki bu iki şeyi birlikte telakki etmek daha doğru olur.
Ama ben şuna kesinlikle inanıyorum ki, bu dinler arası diyalogu Türkiye’de İslam adına yürütenler sadece işte fuhuş gibi, uyuşturucu kullanımı gibi, savaş gibi, insan ticareti gibi ahlak dışı birtakım hususların önünü almak, bunları durdurmak; bunların yerine barışı, ahlakı tesis etmek adına yürüttüklerini söyledikleri bu faaliyetlerden birtakım çıkarlar elde ediyorlar elbette. Nasıl? En azından kendi planlarını, projelerini herhangi bir engelle karşılaşmadan yürütebilmek adına. Bir süre önce o çevreden iki arkadaş beni ziyaret etti. Diyalog faaliyetleri konusundaki maksatlarını ifade etmek meyanında şunları söylediler: Bizim dünyanın muhtelif yerlerinde okullarımız var. Biz bu okullarımızda öğretim kadromuza kesinlikle İslam’ı tebliğ etmeyin diyoruz. Yani insanlara müslüman olun diye telkinde bulunmayın ama sadece yaşayın. İnsanlar sizin lisan-ı halinizden İslam’ı anlasınlar diyoruz. Bu çok etkili oluyor. Okullara gelen talebeler ki, her ülkenin mutlaka aristokratlarının, bürokratlarının çocukları var o okullarda. Bu çocuklar bir süre sonra etkileniyorlar ve din değiştirmeye karar veriyorlar. Bu durum gerek aileleri nezdinde gerek oradaki Hıristiyan kuruluşlar nezdinde rahatsızlıklara yol açıyor. Faaliyetlerimiz engellenme noktasına geliyor. Dolayısıyla Hocaefendi bu durumu ortadan kaldırmak üzere Papa ziyaretinde bulundu. Onun üzerine Papa da Hıristiyan kiliselerine bir direktif gönderdi ki bu okulların faaliyetlerine engel olmayın. Bizim maksadımız bu idi başlangıçta. Ben de dedim ki, “E o zaman, maksadınız buysa dinler arası diyalog faaliyeti bir stratejik faaliyettir, politik faaliyettir. Buna İslam dininden niye gerekçe temin etmeye çalışıyorsunuz? İşte şu ayet bizi destekler, şu ayet diyalogu destekler, Peygamber Efendimizin şu hareketi diyalogu destekler gibi İslam’dan bu işe niye delil devşirmeye çalışıyorsunuz?” Bu ikisi iki ayrı alan. Birbiriyle ilişkisi yok. Ve burada düğümleniyor mesele tabii. Anlaşılıyor ki bu politik, stratejik beklentiler yanında gerçekten samimi bir dînî kanaat da var ki dinler arası diyalog faaliyeti bir zorunluluktur. Bizim dinimiz de bize bunu emrediyor. Böyle bir samimi kanaatleri olduğu anlaşılıyor.
Bütün bunlar olurken Türkiye’de de misyonerlerin geldiği nokta belli. En aklı başında insanların çocuklarının bile Hıristiyanlaşmaya doğru gittiği, Anadolu’nun en ücra köşelerinde bile kilise evlerin açıldığı bir gerçek ve buna Müslümanların adamakıllı bir tedbir düşünmedikleri de ortada. Bunları da hesap etmek gerekiyor.”[2]
 
Dininizden eminsek, misyonerlik faaliyetlerinden korkmanız gerekmez
“Eğer siz kendi dininizden eminseniz, bilinçli bir müslümansanız misyonerlik faaliyetlerinden korkmanız gerekmez” gibi bir müdafaa yöntemi ileri sürülüyor. Yani, adam dini tabii ki anlatacak, niye rahatsız oluyorsunuz, eğer siz kendi İslam’ınızdan eminseniz?
Fakat şimdi şöyle bir manzara var Türkiye’de ve hatta genelde İslam coğrafyasında: Müslümanların talepleri, en masumane talepleri bile bastırılıyor. Azaltılmış bir İslam ya da kuşatılmış bir İslam söz konusu. Bir taraftan siz başörtüsü, İmam hatipler, Kuran kursu ve saire gibi sorunlarla uğraşacaksınız. Bir taraftan siz İslam’ı bu şekilde azaltmayı, tırpanlamayı devlet politikası halinde sürdüreceksiniz. Böyle bir ortamda bir taraftan misyonerler kendi dinlerini telkin edecek, böyle bir ortamda bir taraftan modernist müslümanlar demin atıfta bulunduğum ayet ve hadisleri öne sürerek diğer din mensuplarının da kurtuluşa erebildiğini söyleyecek. Ve siz böyle bir ortamda kalkıp diyeceksiniz ki misyonerliğin korkulacak bir tarafı yok. Bir de ekonomik kuşatılmışlık var. Misyonerliğin bunu istismar edici, çok da ahlakî olmayan yöntemleri var. Bütün bunları göz önünde tuttuğumuzda meselenin bu kadar basit olmadığı anlaşılıyor. Belki 15. yüzyılda olsaydık mesela Osmanlı imparatorluğu döneminde olsaydık, çok fazla korkmamız gerekmezdi. Çünkü İslam sokakta, dışarıda, ev içinde, insanların şuurunda bilincinde yaşayan bir dindi. Vicdana hapsedilmemişti, sokakta mevcuttu, görünen her yerde mevcuttu ve görünmeyen sadırlarda, vicdanlarda mevcuttu. Şimdi İslam mümkün olduğunca azaltılmış, bastırılmış bir durumda. Ve siz böyle bir ortamda misyonerlikten korkmamamız gerektiğini söylüyorsunuz.[3]
 
            Dinler Tarihi Uzmanı Dr. Lütfi Özşahin’in madde madde sıraladığı itirazı hemen her konuda:
1- Öncelikle Efendimizin şahsiyetli ve Kur’an merkezli önderliğinde, Ali İmran suresinin 64. ayetinde buyrulduğu şekliyle diyalogun sürdürülebilir olduğunu söyleyebilirim: “Ey kitap ehli, sizinle bizim aramızda ortak eşit bir kelimeye gelin, Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim, ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve birbirimizi Allah’tan başka rab edinmeyelim.” Dikkat edilirse ayet, diyalogun ön şartı olarak tevhidi ortaya koymaktadır. Çünkü müesses kilise Paganizm’den mülhem Teslis’i (Üçlü İlah anlayışını) Hıristiyanlara dayatmışlardır. Karşı çıkan tevhid grupları, Arius gibi katledilmişlerdir. Demek ki onlar tesliste direttikleri sürece, teolojik düzlemde diyalogun anlamı yoktur
2- Müesses Kilise, İslam’ı ve onun Peygamberini, asla vahyi anlamda din olarak kabul etmez. İslam, sadece sosyolojik anlamda heterodoks (sapkın) bir dindir. Peygamberi Muhammed (as) haşa, “Anti-christ”, yani şeytandır. Zira diyalogcular açık olarak şunu söylerler: “Eğer biz Hz. Muhammed’i peygamber veyahut Kur’an’ı ‘Vahyi Kitap’ olarak kabul edersek, o zaman Hıristiyan olmamızın anlamı kalmaz.
3- Diyalog, bir Vatikan projesidir. Amacı da barışı filan korumak değil, aksine, Müslümanları kimliksizleştirmek ve Hıristiyanlaştırmaktır. Yani diyalogun öznesi Vatikan, nesnesi ise Müslümanlardır. Zira Papa 23. John ve 6. Paul, yaptıkları konuşmalarda; Müslümanlarla yaptıkları diyalogun esas gayesinin, İbrahim’i gelenekten gelen Müslümanlara, Matta İncilinin de öngördüğü şekilde, İsa-Tanrının kurtarıcı misyonunu anlatarak, İncil’in mesajını onlara ulaştırmak olduğunu açıkça söyler
4- Diyalogu savunan İnkluvistler Makyevelist bir yaklaşım sergilerler. Biz İslam dairesi içerisinde de Tanrı kavramının bilinebileceğini kabul etsek bile, “son kurtuluşun” İsa’nın tanrılığının ve kurtarıcı misyonu ile olabileceğinden vazgeçemeyiz fikrini savunurlar.
5- Diyalogdan teolojik / ilahiyat anlamında bir şey çıkmaz. Çünkü ne Yahudiler Hz. İsa’nın “Mesih” olduğuna inanırlar, ne de Hıristiyanlar Hz. Muhammed’in son Peygamber, Kur’an’ın da son kitap olduğuna inanırlar. Zira Yahudilere göre Hz. İsa’nın statüsü “yalancı Mesih”dir. Ortodoks Yahudiler için henüz Mesih gelmemiştir ve son peygamber de Malaki’dir. Bu dogmadır ve değişmez. Katolikler için Yahudiler “teocid” (yani Tanrı Katili)dir. Çünkü Yahudiler, Ferisiler dönemin Roma valisi Pontius Pilatus’la işbirliği yaparak Tanrı-İsa’yı çarmıha germişlerdir. Aynı şekilde, bir Hıristiyan ile ne kadar iyi ilişkiler ve diyalog içerisinde de olsak, Hz. Muhammed’in ve İslam’ın statüsü, onların gözünde “sapkınlıktan” kurtulmaz. Bunu karikatür skandallarından da anlamışsınızdır. Zira bu krizde, Batı’nın, yani Hıristiyanların İslam karşısındaki kolektif şuuru bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmıştır.
6- Diyalog bu şekliyle İslam topraklarının işgaline ve Müslüman katliamına meşruiyet kazandırmaktadır. Zira konsil kararları Hz. Muhammed’e ve İslam’a hakareti yasaklamayan ve halen Benediktus gibi İslam’ı vahyi bir din olarak kabul etmeyen ve Peygamberimizi “şeytan” olarak algılayan bireylerle şaraplı toplantılarda Kur’an okutulmak suretiyle bir araya gelmek, onları taltif etmek, Müslümanların direncini ve azmini azaltır.
7- Diyalog bu şekliyle bir monologdur. Müslüman katılımcılar sadece birer figürandır. Vatikan tarafından diyalogun resmen yürürlüğe girmesinden itibaren İslam ve Müslümanların imajı daha da kötüleşmiş ve İslam terörizmle özdeşleştirilmiştir. Yani Diyalogun Müslümanları anlamada ve imajını düzeltmede hiçbir katkısı söz konusu değildir. Diyalogun barışı korumada hiçbir etkisi olmamıştır.
8- Diyalog yoluyla Batı’nın İslam’ı öğrendiği, tam bir kuyruklu yalandır. Zira Batılılar İslam’ı bizden, özellikle diyalogcu çevreden daha iyi bilmektedirler. Örneğin hiçbir diyalogcunun tasavvuf bilgisi, L. Masignon; Kur’an tarihi bilgisi T. Nöldeke; İslam bilimi bilgisi Helmut Ritter; İslam felsefesi bilgisi Henry Corbin; İslam medeniyeti bilgisi H. Gibb; İslam tarihi bilgisi Dozy, W. Berthold ve M. Watt; Kur’an semantiği bilgisi T. İzutsu; Ortadoğu çalışmaları B. Lewis ve Udo Stanbach kadar iyi değildir. Bizim diyalogcuların birçoğu, harf devriminden önce ölen dedesinin mezar taşını bile okuyamaz. Bunlar mı Vatikan’la boy ölçüşecek?
9- Efendim, Kur’an’da, Hıristiyanların içerisinde “Allah” adı anıldığı zaman gözlerinden yaş akan keşiş ve din adamları vardır. Doğru, ama hangi keşiş ve Hıristiyanlar? Bahira ve Necaşi gibi olanlar amenna. Zaten onlar Efendimizin risaletine inanmışlardı. Yani Kur’an’ın kastettiği bugünkü şirk içerisinde olan Teslisçi Hıristiyanlar değildir. Zira Kur’an, açıkça “Allah üçün üçü diyenlerin kâfir olduğunu” açıkça beyan etmiştir. Peki, öyleyse Kur’an’ın olumlu anlamda kastettiği Hıristiyanlar kim? Ben, dinler tarihçisi olarak cevap vereyim: Bunlar, kökeni Hz İsa’nın üvey kardeşi ve sonradan şehit edilen Hz. Yakub’un önderliğini yaptığı Pauluscu Hıristyanlıkla mücadele eden tevhidçi, Hz. İsa’yı sadece Peygamber olarak kabul eden “ebionitik” kökenli Hıristiyanlardır. Bu tevhidçi Hıristiyan gruplar, Ariuscular, Üniteryenler, Bogomiller, Albililer vs adı altında varlıklarını günümüze kadar taşımışlardır. Yani sözün kısası, Kur’an’ın olumlu anlamda bahsettiği Hıristiyanlar, bugün diyalog yaptığımız “teslisci” Katolikler, Ortodokslar ve Protestanlar değildir.
10- İbrahimi gelenek kavramı, Hz. Muhammed ve Kur’an hakem olmadan sakat bir kavramdır. Zira Yahudi ve Hıristiyanların kitabında da geçen Hz İbrahim ve ondan sonra gelen peygamberlerin şahsiyeti, Kurân’ın anlattığının aksine, yüz kızartıcıdır. Hâşâ, Hz. İbrahim hanımını Firavun’a, oğlu İshak da Filistilerin Kralı Abi Melek’e peşkeş çekmiştir, Hz. Lut kızları ile zina etmiş. Hz. Yakup iki kız kardeşi bir arada almış ve yine Hz. Davut Hitti Urya’nın karısı Beth Şeba ile zina etmiştir. Vs. Yine Hıristiyanlar da Hz. İsa’ya aynı iftirayı atarlar. Özellikle M. Luther’e göre İsa, Mecdelli Meryem (Maria Of Magdelena) ile üç kez zina etmiştir. Demek ki, İbrahimi gelenekten aynı şeyi anlamıyoruz. Ve bu geleneğin son biçimi Kur’an ve Hz. Muhammed olmadan diyalog olmaz.
11- Peki diyalog değil de savaş mı yapalım? Hayır, bundan bu sonuç çıkmaz. Yapalım ama şartları Vatikan koymasın. Projenin nesnesi değil, öznesi olalım. Ve şunu söyleyelim: Gelin Ali İmran suresinin 64. ayeti kerimesinde buluşalım. İslam’a ve Hz. Muhammed’e hakaretten vazgeçin, Müesses Kilise olarak Batı’nın İslam dünyasındaki tüm katliamlarını ve insanlık dışı uygulamalarını kınayın ve bu işgal ve katliamlara örtülü veya açık destek vermeyin. Tıpkı Papa II. Jean Paul’un Ermeni Patriği II. Karakin’le görüşmesinde, Türkiye’yi Ermeni soykırımı ile suçlaması ve Türkiye’nin gerçek sahiplerinin Hıristiyan Ermeni ve Arapların olduğunu söyletmesi gibi. Diyalogu bir misyonerlik projesi olmaktan çıkarın, Christiana Famile gibi dergilerinizde Türkiye’yi Kilisenin kutsal toprakları olarak göstermekten vazgeçin, gelin o zaman diyalog yapalım...[4]
 
            Nihat Nasır da, hem Diyalogun delil ve gerekçelerini arayıp bulan bizim diyalogculara, hem de yaptıkları çapsız, seviyesiz diyalog düşmanlığı artı Müslüman ağzı ile yaptıkları İslam düşmanlığı ile Diyalogun rejisörlerine lojistik destek sağlayanlara sesleniyor:
Bilindiği gibi birbirlerini muhatap kabul eden taraflar arasındaki iletişime diyalog denir. Dinler arası diyalog söylemi, bu gerçek ışığında, daha en başında anlamını yitirir. Zira bahse konu edilen dinler, yani Musevilik ve Hıristiyanlık, başta İslâm dinini olmak üzere birbirlerini yok sayma esasına dayanır. Bir Yahudi nezdinde Hıristiyanlık ve İslâm diye bir din yoktur. Bir Hıristiyan için de bu böyledir ve onlar açısından Müslümanlar koyu birer kâfirden başka bir şey değildirler. Hıristiyanlarla konuşurken Hz. İsa (A.S.)’nın peygamber olduğu kabulünden hareketle diyalog geliştirme gayretkeşliğinde bulunanlar, farkında olmadan muhatapları tarafından alay konusu edilmektedirler: Onlar Mesih’i Tanrı, İncil(ler)ide Mesih’in, yani Hz. İsa’nın sözleri kabul ederler. Bu sebepten ötürü Hıristiyanlar açısından ‘dinler arası diyalog’ söyleminin tutarlı ve anlamlı hiçbir dayanağı yoktur. Diyalog, Kilisenin İncil’i yayma amaçlı misyonun bir parçasıdır.’ Papa 2. John Paul de yaptığı muhtelif konuşmalarda aynı şeyi söyleyerek bu hainane planı tescillemektedir adeta: ‘Dinlerarası diyalog Kilisenin bütün insanları kiliseye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır.’ Buradaki ifadelerden açıkça görüleceği üzere Hıristiyanlar aslında takiye yaparak bir tebliğ faaliyetinde bulunmaktadırlar.
Bazı çokbilmişlerin Kur’an’daki, ‘Ortak söze gelin’ teklifini diyalog diye yutturma çabası ise açıkçası bir saptırmadan ibarettir. Çünkü Kur’an’ın bahsini ettiği ortak söz: ‘La ilahe İllallah Muhammedun Resulullah’ kelime-i tayyibesidir!..
Bütün bunlarla birlikte Hıristiyanlıkta sanıldığı gibi ‘teslis akidesi’ yoktur. Bu günkü Hıristiyanlık, muharref de olsa semavi niteliğini tamamen yitirip (İnsan-Tanrı inancı nedeniyle) putperest bir formasyon kazanmıştır ve bu tartışılamayacak kadar açık ve kesindir. … Bu bağlamda internetteki bir Hıristiyan Forumunda, dini bütün bir gencin, bizdeki safdillerin kulaklarına küpe olacak şu sözleri ne kadar da doğru. “Çok açık ve net bir şekilde ifade etmek istiyorum ki aynı "Allah" a inanmıyoruz, Allah ile ilgili birşeye inanmıyoruz, kabul etmiyoruz, bunu birincil olarak bir kere anlaşılması gerekiyor. Tevrat'ta YHVH olarak yazılan, İncil'de "ego eimi" olarak geçen Yahve'ye inanıyoruz, ortak her hangi bir şey yoktur, bunu çok açık bir şekilde ifade ediyorum. Bazı hristiyan olduğunu söyleyen kiliselerin, müslümanlarla diyalog sevdasıyla, müslümanlara iyi görünmek için aynı Allah'a inanıyoruz dediklerini duyuyorsanız da bunu dikkate almayın, tabi karar sizindir, ben kandırılmış olmayasınız diye söylüyorum.” (İfadeler, imla kuralları da dâhil, olduğu gibi aktarılmıştır)
            Şimdi, kendisinden başka hiç kimseyi temsil etme makamında olmayan bir takım kişilerin; Müslümanlar adına ve koskoca İslâm dini adına, reel bir zemini olmayan bu tür bir diyalog girişiminde bulunma hakkı ve yetkisi yoktur/olmamalıdır. Kişisel diyaloglara girebilirler ve bu onların bileceği bir şeydir. Müslümanları muhatap dahi kabul etmeyen bir toplulukla bu tür bir ilişki, olsa olsa rejim nezdinde sakıncalı görülen bir takım faaliyetlere batı üzerinden bir meşruiyet zemini oluşturma gayreti denir ki, bu yüce dinimizi alet ederek yapıldığı için ve sonuçta Hıristiyani bir takım gelişmelere kaynaklık edeceği için ihanetin ta kendisidir!..
Bir hatırlatma da, vatanperver oldukları iddialarıyla birlikte Müslümanlara düşmanlıkları müseccel irtica paranoyaklarına: Sizler İslâm’a düşmanlık ederek, kendi çapsız kanaatlerini din sanan kifayetsizlere ihanet etme vasatı sağlıyorsunuz!.. Eğer vatanperverlik iddianızda samimi iseniz İslâm düşmanlığından vazgeçip halkla barış sağlayın. Bu barış ihanete giden bütün yolları tıkayacaktır.
Son sözü Kur’an söylesin: "Ey iman edenler! Eğer kendilerine kitap verilenlerden bir topluluğa uyarsanız sizi iman etmenizden sonra kâfirliğe döndürürler. Size Allah'ın ayetleri okunduğu halde ve içinizde O'nun peygamberi varken nasıl inkâr edersiniz? Kim Allah'a tutunursa dosdoğru yola iletilmiş olur. Ey iman edenler! Allah'tan gereği gibi sakının ve ancak Müslümanlar olarak ölün." (Ali İmran Suresi, 100-102)”[5]
 
Mehmet Durmuş da, Diyalog yanlılarının Asr-ı Nebevî’den gösterdiği “Diyalog” örneklerinden faklı bir “Diyalog” girişimi örneği gösteriyor bize: “Mescid-i Dırar”:
“Başta Al-i İmran suresinin 64. ayeti olmak üzere Kur'an'ın, bugünkü anlamda bir 'diyalogu' sapkınlık olarak gördüğünü söylemekte hiçbir beis yoktur. Kur'an penceresinden bakacak olursak, bugünkü diyalog faaliyetlerinin, Rasûlullah (sav) zamanındaki Mescid-i Dırar müessesesine benzeyen nifak hareketi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Mescid-i Dırar'ın görevi nasıl ki İslam itikadını ve Peygamberine olan bağlılığını zâfa uğratmak, İslam hakkında şüpheye düşürmek ve giderek İslam'a savaş açmak idiyse, bugünkü diyalog faaliyetleri de Müslümanların kelime ve kavramlarını tahrif etmekte, İslam'ın siyasetini, toplum hayatını düzenleyici özelliğini zâfa uğratmakta ve modern haçlı seferlerinin işini kolaylaştırmaktadır.
Diyalog gibi misyonerlik terimleri kafamızı karıştırmamalıdır. Müslümanların görevi, iman ettikleri İslam'ı yaşamak ve diğer insanlara tebliğ etmek, Din'in tamamen Allah'a özgü kılınması için bütün gücüyle çalışmaktır. Müslümanların en azından Peygamberlik, vahiy ve Allah inançları bağlamında Hristiyanlara ve Yahudiler'e özür borcu yoktur. Onların ise çoktur. Bütün bunlara rağmen, "İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır" diyerek daima kendi, içinden çıktığı ana yapıyı aşağılayan ve Müslümanları "goriller gibi ellerini göğüslerine vurarak", "kin ve nefret soluyarak" tebliğ yapan kimseler olduğunu (Fethullah Gülen'den İddialara Net Cevaplar, http://www.kanal7.com.tr, 25.04.2005) ima ederek, onları aşağı konumlara düşürenlerin bu tutumunu okuyucunun takdirine bırakıyorum.”[6]
 
NOT: Alıntılardan orjinalliği korunanlar çift tırnak içinde gösterilmiş. Önemli bir kısmı da bir köşe yazısının sınırlarını zorlamamak için görüşlerin özüne dokunmamaya dikkat edilerek özetlenmiştir. Bir bölüm içindeki benzer örneklerin de tekrarından aynı amaçla kaçınılmıştır.
 
Gelecek Bölüm: MÜSLÜMANLARDAN TEBLİĞ/DİYALOG TEKLİF ve GİRİŞİMLERİ


[2] Ebubekir Sifil ile Mülakat, İlkadım - Ağustos 2005  
[3] Ebubekir Sifil ile Mülakat, agy.
[4] Diyalog Kuzu Postuna Sarılmış Bir Misyonerlik Hareketidir, Lütfü Özşahin, Milli Gazete, 29.10.2005
[5] Nihat Nasır, Dinler arası diyalog "ihanet"i, 8sutun
[6] Dinlerarası Diyalog: Çağdaş Bir Fitne Hareketi, Mehmet Durmuş, İktibas Sayı 326
Yazarın Diğer Yazıları

    Anket
    Ergenekon yapılanmasının tüm unsurlarına ulaşıldımı?Ergenekon yapılanması derin devletle aynı şeymi?
    Evet, Evet
    Hayır, Evet
    Hayır, Hayır
    Evet, Hayır
    Fikrim Yok
Ali Sami PALAZ
Köşe Bucak Dünya
M.Ali ÖZTÜRK
Araştırmacı-Yazar
Muhammed ÖZYİĞİT
Adem YILDIRIM
Adem KAHRİMAN
Sosyolog-Yazar
Tüm Yazarlar
    » Piyasalar
$ USD
1.1910
€ Euro
1.8850
IMKB
37.946
Altın
36.76
    ISTANBUL 20.07.2008
İmsak
-
3:48
Güneş
-
5:41
Öğle
-
13:18
İkindi
-
17:13
Akşam
-
20:42
Yatsı
-
22:25
Ana Sayfa | Künye | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle |
anadoluweb© 2007-2008