SON DAKİKA
Anasayfa | Künye | Bizi Tanıyın | Sitene Ekle | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle
    Gazete 1. Sayfaları
Yazı Karakteri Boyutu:
   
17 Aralık 2007 Pazartesi 15:47
  Mehmet Ali ÖZTÜRK
  araştırmacı-Yazar
DİNLERARASI DİYALOG GERÇEĞİ VII

2. KULLANILIŞI VE AMACINA İTİRAZLAR:

 

 

Dinlerarası diyalogu, “insanlığı dönüştürmek için yapılmış büyük projenin özel bir projesi” olarak tanımlayan Prof. Dr. Mehmet Bayraktar; Dinlerarası diyalogun farklı yüzleri ve amaçları olduğunu söylüyor ve şu açıklamaları yapıyor: Burada üçü üzerinde duracağız: 

1- Dinlerarası Diyalog aslında 20. yüzyıl oryantalizminin yeni bir projesidir. Oryantalizm Papa II. Sylvester’ın  girişimiyle kurulmuş olan siyasî ve ilmî bir kurumdur. Esas amacı, İslâm dinini ve kültürünü inceleyerek, İslâm ve Müslümanlara karşı dinî ve siyasî savunma, İslâm’ın varlığına kasdetmeye yönelik bilimsel ve stratejik faaliyetler oluşturmaktır. Misyonerlik ve diplomasi ile elele  faaliyet gösteren oryantalizm, edindiği tecrübeler sonucu farklı taktik ve yöntemler geliştirmiştir. 17. yüzyıla kadar İslâm düşmanlığını açıktan yapmıştır. Misyonerlik, diplomasi ve bazı gizli örgütlerle yaptığı işbirliğiyle 18. ve 19. yüzyıllarda emperyalizmi gerçekleştirmiştir. Emperyalizm ile işgal ettikleri Müslüman ülkelerde efendiler olarak yaşayan oryantalistler, yeni tecrübeler edinmişlerdir. Bu yeni tecrübe ile, daha etkili ve başarılı olabilmek için, İslâm karşıtlığını alenen değil içten yapmaya yönelik yöntem ve taktik değişiklikleri yapmanın zaruretini fark etmiştir. Bu yeni taktik, İslâm dini ve kültüründeki varolan bazı kavramlar ve düşüncelerle kendilerinin Yahudi-Hıristiyan geleneğindekilerle benzerlik ve yakınlık kurmak olmuştur. Bu açıdan 20. yüzyıl oryantalistleri arasında, Kur’an’daki Hz.İsa ve Hz.Meryem anlatımını, hıristiyanlıkla ortak bir zemin oluşturacağına inanan Massignon, yine Kur’an’ın “Ehl-i Kitap” kavramı üzerinde durarak İslâm ile Yahudi-Hıristiyan geleneği arasında sıcak ilişkiler kurulabileceğini ortaya atar. Sonuçta II. Vatikan Konsili’nde alınan resmî dinlerarası diyalog nazarından çok önceleri Massignon, özellikle hıristiyanların Hz.İsa ve Hz.Meryem ile Ehl-i Kitap kavramları etrafında müslümanlarla diyalog yapmaları önerisinde bulunur. İslâm, Hıristiyanlık  ve Yahudiliğin Hz.İbrahim geleneğine bağlı dinler olduğundan hareketle “İbrahimî Dinler” kavramını ortaya atar. Massignon bugünkü diyalogculardan önce onların sıkça kullandıkları temel kavramları ve fikirleri oluşturmuştur. Papa 4. Paul’a II. Vatikan Konsili esnasında danışmanlık yapan Massignon, “Dinlerarası Diyalog”un Konsil’de resmen karara bağlanmasında etkin rol oynamıştır. Meşhur Lawrance ile ortak çalışmalar yapan L. Massignon’un dinlerarası diyalog mimarlarından olarak amacının ne olduğunu Edward Said’in şu cümleleriyle anlatalım: “Massignon özel bir tavrı seçti; İslâm’ı yeniden tanımlayıp, onu bir yandan Avrupa’ya diğer yandan da kendi Katolikliğine karşı savundu. Doğu’nun canlandırılması ve müdafaa edilmesi yolundaki bu mücadele iki şeyin sembolü idi; birincisi kendisi Doğu’nun farklı olduğunu kabul ediyordu. İkincisi, onu (Doğu’yu) istediği şekle sokabileceği ümidiyle giriştiği teşebbüs ve sarfettiği çabalar.” (Oryantalizm, s. 423) L. Massignon takipçileri diğer oryantalistler, diyalog için alt yapı hazırlanmadan   İslâm-hıristiyan diyalogunun iyi sonuç vermeyeceği kanaatindedirler. Bunun için Watt, Kur’an’a tarihselci ve edebî tenkid yöntemlerinin uygulanarak, anlaşılması mümkün olmayan ayetlerin daha doğru anlaşılabileceğini vurgulayarak, kısaca Kur’an’ın düzeltilmesini istiyor. Watt’ın düzeltilmesini önerdiği ayetlerden birisi, “Allah katında din şüphesiz İslâm’dır” (Mâide: 19) ayetidir. Çünkü onların zihniyetine göre müslümanlar İslâm’a tek gerçek din olarak baktıkları sürece diyalog gerçekleşmeyebilir. O halde dinlerarası diyalog fikriyle oryantalistlerin çabası, İslâm’ı ve müslümanların zihniyetini katolikliğe ve hıristiyan zihniyetine dönüştürmekten ibarettir.

            2- Yeni Dünya Düzeni Aracı Olarak Dinlerarası Diyalog: Dinlerarası diyalog fikri ve faaliyeti  Papalık tarafından Konsil kararı olarak resmen onaylandığı için, çoğu insan bunu söz konusu tarihte ortaya atılan Papalığın bir projesi olarak görür.  Aslında bu tarihte Vatikan, kendisine biçilen özel rol ve amaçla, Yeni Dünya Düzeni denen büyük projeye resmen ortak olmaya ikna edilmiştir. Dünya Düzeni’nin amacı dünyayı sadece parasal açıdan değil din açısından da yönetmektir. Dinden anladıkları insanın Tanrı’nın yerine hakim kılındığı bir din anlayışıdır. Din her zaman her toplumda çok önemli bir dönüştürme aracı ve toplumları idare etme gücünün kaynağı olmuştur. Din çoğunluğun dini olduğunda toplumu dönüştürür; azınlığın dini olduğunda toplum dini dönüştürür. Birincisine İslâm örnek teşkil eder; daha ilk günlerinden itibaren etkin ve çoğunluk dini haline gelen İslâm, toplumları değiştirmiştir. İkincisine örnek hıristiyanlıktır; yaklaşık üç asır çoğunluğun ve idareciler sınıfının dini olamayan hıristiyanlık ortama uyum sağlamak amacıyla teologları ve  cemaatleri tarafından dönüştürülmüştür. Dinin bu öneminden dolayı, Yeni Dünya Düzencileri 21. yüzyılın eşiğinde, tarihî süreçte gelinen aşamalar ve kazanımların oluşturulmakta olan, Evrensel Dünya Dininin gerçekleştirilmesine hız vermesi, hatta buna en büyük engel olabilecek İslâm’ın ve müslümanların da artık sıkı bir kontrole alınması inancıyla bütün dinleri tek merkezden sistematik idare etmenin daha sağlam vasıtası olarak dinlerarası diyalog fikrini geliştirdiler ve bunu da II. Vatikan Konsilini fırsat olarak değerlendirip konum itibariyle en şanslı kurum olan Papalığa yüklemişlerdir. Bunun böyle olduğunu söz konusu Konsilin hazırlık safhası aşamasında ve Konsil sonrası faaliyetlerden açıkça anlıyoruz. (Bu çalışmamızın Diyalogun Tarihçesi bölümüne bakılırsa, Dinlerarası Diyalog projesinin hazırlığı safhasında görev alan kardinallerin Yahudi asıllı oluşları ve projeye dünya çapında Yahudi kuruluşlarının katkısı açıkça görülür. MAÖ) Dinlerarası diyalog fikri oryantalizmin eseridir; fakat onu, dinler yoluyla insanlığı Yeni Dünya Düzeni’ne doğru dönüştürmek için uygulamaya koyanlar veya koydurtanlar Yeni Dünya Düzencileridir.

            3- Dinlerarası diyalogun gizli üçüncü yüzü misyonerliktir. İslâm’ı içten fethetme projesinin son aşaması olan dinlerarası diyalogu, kendi emelleri doğrultusunda kullanmak isteyen Yeni Dünya Düzencileri, bunun yürütülmesini Papalığa havale etmişlerdir.  Papalık da kendi hesabına  bunu sahiplenmiştir; çünkü İslâm dünyasında üzerinde asırlar öncesine varan misyonerlik faaliyetlerinden istediği başarıyı elde edememişti; Oryantalizmin bilimsel ve akademik, Yeni Dünya Düzencilerinin malî ve siyasî destekli bu dinlerarası diyalog papalık için bulunmaz bir imkândı.

            Dinlerarası diyalogcular sürekli, özel olarak Konsil’in 4. oturumunda kabul edilen “Nostra Aetate” kararına ve genel olarak 1964 tarihli “Lumen Gentium” kararına atıfta bulunurlar. Bu kararlarda hıristiyan olmayan din salikleri ve bu arada müslümanlarla diyalog yapılmasının gereği dinlere saygı ve dinlerdeki ortak değerler olarak ortaya konuyor. Bu iki kararda diyalogun gerçek amacı zikredilmediği için, diyalogcular sıkça duyduğumuz insanlararası hoşgörü, dünya barışına katkı, medeniyetler ittifakı gibi çok güzel ifadelerle diyalogun amacını ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Ancak, II. Vatikan Konsili Papalığın kendi açısından dinlerarası diyalogun amacını belirlediği “Ad Gentes” kararına diyalogcular hiç atıfta bulunmazlar. Ad Gentes kararlarında dinlerarası diyalogun amacını aşağıdaki cümlelerle açıkça misyonerlik olarak tanımlamaktadır: “İkinci bölüm, misyonerlik çalışmasıyla ilgilidir. Bir taraftan hıristiyan şehadetini, diyalog aracılığıyla ve sadaka sunumuyla ve diğer taraftan İncil’in öğretilmesiyle Tanrı’nın halkını toplayan hıristiyanlaştırmayı (evangelisation) sentezler. Zaten misyonerlik faaliyeti olan birincisi, tabii olarak ikincisine götürür.” Aynı şey II. Vatikan Konsilinden sonra çeşitli vesile ve nedenlerle bazı Vatikan yetkililerince de ifade edilmiştir. Örneğin 1973 yılında Hıristiyan Olmayanlar Sekreteryası’nın sekreterliğine atanan Pietro Rossano: “Diyalogtan söz ettiğimizde bu faaliyeti Kilise şartları çerçevesinde misyoner ve İncil’i öğreten bir cemaat olarak yapmakta olduğumuz açıktır. Kilise’nin  bütün faaliyetleri, üzerinde taşıdığı şeyleri yani Mesih’in sevgisini ve Mesih’in sözlerini aktarmaya yöneliktir. Bu sebeple diyalog, Kilise’nin İncil’i yayma amaçlı misyonun çerçevesi içinde yer alır.” (Bulletin, XIV/2-3, Roma, 1979, s. 100) diyerek açık bir dille diyalogun, misyonerlik olduğunu ortaya koymaktadır.  Papa II. John Paul  daha da açık bir biçimde dinlerarası diyalogun misyonerlik olduğunu 1991 yılında yayınladığı “Redemptoris Missio” adlı genelgede aynen şöyle ifade etmiştir: “Dinlerarası diyalog, Kilise’nin bütün insanları Kilise’ye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır. … Esasen misyonla ve misyonun şekilleriyle diyalog arasında özel bir bağ vardır. Bu misyon aslında Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir. … Diyalog Tanrı’nın Krallığına doğru bir yoldur ve bunun süresini ve mevsimini sadece Baba bilse de, mutlaka sonuç verecektir.” (Papa John Paul II: Redemptoris Missio, Libreria Editirce Vaticana, Roma, 1991, s. 55–57.)

Bu şekliyle yürütülmekte olan bugünkü dinlerarası diyalog, gelecekte sadece İslâm için değil bizzat hıristiyanlık ve musevilik için de bir tehlike arz edebilir. Çünkü dinlerarası diyalog bu dinler için, tamamen dinî amaçlı olarak yapılmamaktadır. Diyaloga katılan taraflar, bundan kendileri için bir fırsat ve imkân yakalama umuduyla samimi duygulara sahip olabilir; fakat insanlığın birliği, barışı ve hoşgörüsü gibi ülküsel amaçlar için yapıldığı söylenen  30 yıllık diyalog sürecinde, terör ve şiddetin, savların ve iç çatışmaların giderek arttığı bir dünyada yaşamakta olduğumuzu da görmezlikten gelemeyiz. Tertip ettikleri Abant Platformları ve benzer toplantılarıyla dinlerarası diyaloga katılan Fethullah Hoca Efendi, işin nereye varacağından kuşkuları ve çekinceleri olmuş olmalı ki, kendi ifadesiyle “Ama bununla beraber, “acaba iyi ediyor muyuz, yanlış anlaşılır mı bu mesele?” diye oturup bir yerde hıçkıra hıçkıra ağladığımı bilirim.” demiştir. (Zaman Gazetesi, 30.3.2004)[1]

 

Dr. Ebubekir Sifil de Diyalogun gizli amacının misyonerlik olduğuna dikkat çekiyor: "Diyalog" ve "misyon(erlik)", en azından Vatikan için birbirinden ayrı ve bağımsız düşünülemeyecek iki kavramdır. Vatikan için bir yerde diyalog varsa, orada perde gerisinde misyon(erlik) vardır ve bir yerde misyon(erlik) varsa orası daha önce diyalog faaliyetleri tarafından "uygun zemin" haline getirilmiş demektir. Bu, en azından II. Vatikan Konsili'nden sonra kesin olarak böyledir.[2]

Dr. Sifil aynı zamanda "Nostra Aetate" ve “Ad Gentes” ilişkisine de atıfta bulumuyor: “Nostra Aetate”de şöyle denir: ‘Katolik Kilisesi, bu dinlerdeki (Hristiyanlık dışındaki dinler) gerçek ve kutsal olan hiçbir şeyi reddetmez. Kendi öğretisinden birçok yönden farklı olmakla birlikte, bütün insanlığı aydınlatan ilahî gerçeğe ait bir parça ışık yansıtan doktrin, ahlakî kural, hareket ve hayat tarzlarına büyük saygı duyar. Yine de Kilise, gerçek yol, ilahî hakikat ve doğru hayat olan Mesih'i ilan etmeye mecburdur.’[ NA, 2.]

II. Vatikan Konsili'nin misyoner faaliyetleri hakkındaki ‘Ad Gentes’ isimli kararında söz konusu ‘iyi unsurlar’ın Kutsal Ruh tarafından onlara saçıldığı ve bunların adeta Hristiyanlığa dönüşün zeminini teşkil eden birer ‘nüve’ olarak görüldüğüne dikkat çekmektedir[ AG, 9 vd]. Öyle de olsa, diğer dinlerdeki bu ‘gerçek’ ve ‘kutsal’ şeyler, müntesiplerini kurtuluşa götürmek için yeterli olamaz mı? Cevap yine ‘Ad Gentes’den: ‘Tanrı'nın insanlığı kurtarma planı, bir tür gizlilik içinde sadece bir kişinin ruhunda gerçekleşmez. Sadece insanların Tanrı'yı bulmak için körü körüne araması ve çok yönlü çabalarla gerçekleşmez. Çünkü bu teşebbüsler, İlahî İnayet'in müşfik çalışmaları vasıtasıyla aydınlatılmaya ve saflaştırılmaya muhtaçtır. Bu teşebbüs veya iyi unsurlar zaman zaman gerçek Tanrı hakkında bir eğitim veya İncil'e bir hazırlık olarak hizmet edebilirler."[ AG, 3.][3]

 

Prof. Dr. Nadim Macit de bu kavramın kullanılış biçimine itirazı olanlardan: “Küresel sevecenliğin saydamlaşmış titrek dilinde hoşgörü ve diyalog tartışması bağlamından koparılmıştır. Çünkü dinî düşünce açısından hoşgörü ve diyalog gerek içerik gerekse kullanıldıkları bağlama göre çok farklı tartışmalara muhtaç bir meseledir. Hoşgörü ve diyalog denildiğinde tartışmanın hangi anlamda ve hangi fikri yörünge içinde yapılacağı açıkça belirtilmelidir. Eğer ilâhî dinlerin kendi bilgi kaynakları açısından hoşgörü ve diyalogdan bahsediliyorsa, bu, küresel stratejinin ördüğü fikrî kabullerden ve politik pratiklerden farklıdır. Yok, eğer küresel nöbet değişimi ekseninde örülen dünya içinde hoşgörü ve diyalogdan bahsediliyorsa, bilinmelidir ki, küresel politik stratejiyi inşa eden düşüncenin dili, din dilinden farklıdır. Bu dili oluşturan politik küresel aktörlerin açık ve somut amacını ‘bağlantısızlar’ kavramı ile anlatan Thomas P.M. Barnett yeni haritadan ve yeniden biçimlendirilmesi gereken bir coğrafyadan söz etmektedir. 21. yüzyılda savaş ve barışın sınırlarını çizen küresel hegemonya; direniş kültürünü ve dinin bu alandaki emsalsiz fonksiyonlarını kırmak için bir ara değişkeni, yâni dinler arası diyalog ve hoşgörü edebiyatını devreye sokmaktadır. Çünkü böyle bir amacı gerçekleştirmek için yapılması gereken ilk ve en önemli şey bu coğrafyada yaşayan insanların zihnî haritasını bozmaktır. Meseleye bu açıdan bakılırsa küresel hegemonyanın dilinde kültürel evrenleri ve sosyal yapıları anlama ve anlatmaya yarayan bütün öncüllerin ve değer içerikli kavramların türedi ve yanlı olduğu görülür.”[4]

 

Mısırlı düşünür Muhammed Ammara da diyalogun amacının marjinalleşme yolunda olan Hıristiyanlığı kurtarma girişimi olduğu kanaatindedir: “Hıristiyan laisizminin marjinalleştirdiği Avrupa'da tanrıya inananların sayısı % 14'ü geçmez. Kiliseye gidenlerin sayısı % 10'u bulmaz. Avrupa'nın en büyük Katolik ülkesi olan Fransa'da bu oran % 5'i bile bulmuyor… Bir başka deyişle Fransa'daki Müslümanların sayısından daha az!! Bu realiteyle başetmek için Vatikan'da Hıristiyanlığın ve Hıristiyanların sayısının azalması tehlikesine karşı direnme çağrısı gündeme geldi.”[5] 

Yine Ammara’ya göre Vatikan'ın Müslümanlarla diyalogdan amacı: Sadece Müslümanları soğuk savaş esnasında "ateist" komünizme karşı "dindar" batı bloğunun yanına almaktı.[6]

 

Ramazan Yazçiçek de söze, Diyalogcu Batı’nın insanları ve toplumları dönüştürme enstrümanı olarak kullandıkları “Çokçuluk/Çoğulculuk” kavramlarını açıklamakla başlıyor, sonra da bu enstrümanın ne amaçla ve nasıl kullanıldığını açıklıyor: ‘Dinsel Çoğulculuk’ diye formüle edilen paradigmaya göre, büyük dünya dinlerinin her biri bir diğerinden bağımsız olarak hakikî kurtuluş vasıtalarıdır. Bu paradigma, her bir dinsel geleneğin, kendi taraftarlarını kurtuluşa ulaştırma yolunda diğerleriyle eşit geçerliliğini öngörür. (“Cennet Müslümanların tekelinde değil” iddiasında olduğu gibi. MAÖ)

Çoğulculuğun, daha çok konjonktürel eğilimlerin, iktidar merkezli beklentilerin izlerini taşıdığı görülür. Dinsel çoğulculuk ve/veya dinlerarası diyalog, küreselleşme, hoşgörü v.s. kavramlarla ifade edilen süreç son tahlilde, İslâmî diriliş/uyanış bilincini boğmak, dinin doğru anlaşılması noktasında Kur’ânî belirleyiciliğini speküle ederek boşa çıkarmak; hatta farklı duruşları simgeleyen her bir yerel kültürü sıfırlamaktır. Yerine ikame edilmek istenen ise ‘evrensel dinî uyanış’, ‘global din’dir. Bununla, yerel olanın, farklı bir ifadeyle kimlikli duruşların küresel olan içerisinde eritilmesi amaçlanmaktadır.

Kur’an’da yaratılışın gerekçesinin Allah’a kulluk etmek (51: 56) olduğu söylenir. İslâm’dan memnun olmayıp farklı bir mülahaza içine girmek, İslâm’dan başka bir din aramak olarak kınanır. Dinsel çoğulculuk ile ortaya konulanlar ise farklı yorumdan öte Kur’anî belirleyiciliğe rağmen yeni bir İslâmî kristoloji oluşturmaktır. İslâm, Kur’ân’ın haber verdiği bütün peygamberlere inanan ve Hz. Muhammed (s) ile de son bulan (33: 40) öncekilerin şeriatlarıyla birlikte geçerli mensubiyetlerinin de son bulduğu, insan yaşamının her anını ve de alanını kapsayan, sosyal, siyasal, iktisadî, ahlâkî bütün alanları içine alan tek hak dinin adı olarak sunulur. İbrahimî çizgiyi de takip eden tek dindir.”[7]

 

Mehmet Durmuş’a göre “Dinlerarası Diyalog” halk yığınlarını aldatmak için “Misyonerlik” müessesesine yakıştırılmış bir isimdir: “Ne geçmişte ne de günümüzde hiçbir nifak hareketi, ‘biz nifak yapacağız’ diyerek ortaya çıkmamıştır. Nifak çıkartanlar daima bu girişimlerine, halk yığınları nezdinde beğeni ile karşılanacak isim/ler bulmuşlardır. Bugün için 'dinlerarası diyalog' faaliyeti de bu kapsamda değerlendirilmelidir, gerçek anlamda Katolik kilisesi misyonerlik faaliyetinden başka bir şey değildir. Bu gerçek, bizzat hristiyan diyalogçular tarafından açıkça ifade edilmiştir. II. Vatikan Konsilinde alınan kararlara göre, ‘rahibin esas işi dünyanın Hristiyanlaştırılmasıdır.’(Mehmet Aydın, Genel Konsiller, 76.)  Papa VI. Paul yayınladığı ‘Eclesiam Suam’ adındaki genelgede Katolik kilisesi kendini manevî dünyanın merkezine oturtmuş ve öyle görmektedir. İslam dahil diğer dinler, Katolik kilisesine yakınlıkları oranında bir değere sahiptirler. ‘Bütün bu noktaları bir arada düşündüğümüzde Katoliklerle Katolik olmayanlar arasında tesis edilecek bir diyaloğun esas amacının merkezden uzaklaşanları merkeze yakınlaştırarak neticede onları kilisesinin bilfiil üyesi yapmaya çalışmak olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.’(Mahmut Aydın, Monologdan Diyaloğa, s. 135) Papa VI. Paul 1975 yılında yayınladığı “Evangelii Nuntiandi” adındaki genelgede hristiyan olmayan dinlerden ‘girişimler, gayretler ve çabalar’ olarak bahsetmekte ve onların, ‘varmayı hedefledikleri göğe uzanan kollar olduklarını’, ancak taraftarlarını tanrıya ulaştıramadıklarını söylemektedir. Tanrıya ulaşmak ancak Hristiyanlıkla, daha doğrusu Katolik kilisesinin öngördüğü yaşamla mümkün olabilecektir. Hristiyan olmayan dinlerin mensupları Tanrıyla gerçek bir ilişki kurmada başarısız olmuşlardır.( Mahmut Aydın, s. 140–141)

Bu bakış açısının geçmişte kaldığını, Papa II. John Paul zamanında 'iyi niyetli' diyalog çabalarının gündeme geldiğini uman ve iddia edenler maalesef yanılmaktadırlar. Papa 1990 yılında yayınladığı “Redemptoris Missio” adındaki genelgede diyalogu, ‘kilisenin evangelik misyonunun bir parçası’ ve İsa'yı diğer insanlara sunmanın bir yolu olarak tanımlanmıştır. Bu genelgeye göre ‘İsâ-Mesih herkesin tek kurtarıcısı, Tanrıyı tek açıklayabilen ve O'na götüren tek kişi’dir.( Mahmut Aydın, s. 144–145)

            “Dinlerarası Diyalog” projesini ayrıca “yeryüzünde iktidarı elinde tutan devletler ve güç odakları”nın İslam’a/Müslümanlara ve diğer Yahudilik-Hıristiyanlık dışı dinlere ve mensuplarına karşı uyguladıkları “toplusal ve siyasal bir mühendislik ameliyesi” olarak gören Mehmet Durmuş, bu görüşünü de şöyle açıklıyor: “Hıristiyan alemi İslam'ı, doğduğu günden beri hiçbir zaman sevmemiş, saygı duymamış ve İslam'ı her zaman kendine bir meydan okuma olarak görmüştür. Hemen her dönemde kilise babaları tarafından İslam bir sapıklık, Müslümanların Allah'ı şeytanla eşdeğer, Müslümanların Peygamber'i Muhammed (sav) ise deccalla aynı görülmüştür.( Suat Yıldırım, Mevcut Kaynaklara Göre Hristiyanlık, s. 324 v.d; Mahmut Aydın, Diyalog, s.27-64; Mustafa Köylü, Dinlerarası Diyalog, s.44 v.d.) Zaten Kur'an bu konuda şöyle uyarmaktadır: "Dinlerine tabi olmadıkça ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: doğru yol (hidayet) ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır." (2/Bakara, 120).

Peki, bu Hıristiyanlar ve Yahudiler, İslam'a bu şekilde bakıyorken neden 'diyalog' istiyor olabilirler? Acaba diyalogun gerçek nedeni ne olabilir? Meşhur RAND Corparation'un raporundan sonra, ona benzer birtakım ifşaatlar ve itiraflar yapılmaya devam etmektedir. Mesela George W. Bush'un Milli Güvenlik Danışmanı Stephen Hadley, ‘İslam ruhu için ideolojik savaş veriliyor. Bu Müslüman dünyanın destek ve bağlılığı için ideolojik bir mücadeledir. Bu mücadeleyi kazanmak, İslamiyet içindeki aşırılıkçı seslere doğrudan meydan okuma içeriyor’ diyor. Hadley, tüm bunların Amerikan hükümetinin yapamayacağı bir şey olduğunu, bu meydan okumayı Müslümanların yapması gerektiğini söylemiştir: ‘…barış ve hoşgörüyü destekleyen İslam dünyasındaki diğer ılımlı sesleri cesaretlendirmemiz gerekiyor.’(Radikal, 20.10.2005) Bu satırlar iyi tahlil edildiğinde şöyle bir mesaj verdiğini kim inkâr edebilir: Amerika devleti olarak bizim, halkının dini İslam olan ülkelerde, adına 'ılımlı İslam' dediğimiz, istediğimiz gibi bölme, parçalama, yutma siyasetimize, istediğimiz kadar Müslüman kanı akıtma, istediğimiz kadar namus kirletme, istediğimiz kadar Müslümanları aşağılama ve İslam'ı siyasi niteliğinden ilelebet arındırma projemize, bir biçimde çekim alanımıza, etkimiz altına girmiş kesimler tarafından destek verilmektedir. Fakat bizim bu plan ve projelerimize kafa tutan, kafa tutma cesaretini kendinde bulanlara biz 'radikal' demekteyiz ve bunların başı her görüldüğü yerde ezilmelidir![8]  İşte bu ezme siyasetinde, daima dâhilden bazı yardımcılara ihtiyaç vardır.

            Kısacası demek istiyoruz ki, şu anda yeryüzünde iktidarı elinde tutan devletler ve güç odakları tarafından, Müslümanlar olarak toplusal ve siyasal bir mühendislik ameliyesine tabi tutulmaktayız. Bernard Lewis'ın ‘…eski bir rakibin bizim Yahudi-Hristiyan kültürel mirasımıza, laik mevcudiyetimize ve her ikisinin dünya çapında gösterdiği gelişmeye karşı gösterdiği tarihi bir reaksiyon’(Bernard Lewis, İslami Öfkenin Kökeni, İktibas, XII/181-183) olarak tanımladığı bir 'İslama yeniden dönüş' hareketi başlamıştır. Batı, İslam'ı, çok güçlü bir şekilde asırlardır yattığı uykusundan uyanıyor ve kendi putperest medeniyetleri için meydan okuyor(Papa II. John Paul'ün Redemptoris Missio adlı genelgesinin yorumuyla ilgili, Mahmut Aydın, Diyalog, 145) olarak algılamaktadır. Batı uygarlığı, söz konusu bu İslamî uyanışı doğmadan boğmak istemektedir. Peki bu durumda Batılılar ne yapacaklar? Kendilerinin yapmayı göze alamadıkları bir çatışmayı, boğuşmayı Müslümanların kendilerine havale edecekler. İşte BOP ya da GOP gibi projelerin özü budur. Dinlerarası diyaloğun, hoşgörü edebiyatının, Abant toplantılarının, Beyaz saray'da verilen iftar davetlerinin nihai anlamda hikmeti, istinad noktası burasıdır. Sormak lazım: Acaba, Beyaz Saray'da iftar yemeği verilirken, aynı dakikalarda ABD askeri güçleri Irak'da, Afganistan'da ne işle meşguldüler? Orada nasıl bir 'diyalog' işlemektedir?”[9]

 

Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi Öğrenci İşleri Uyumlaştırıcısı Hikmet Eren  de Diyalogun arkasında iki amacın yattığı söylüyor: Birincisi, askeri anlamda, II. Dünya savaşı sırasında, Almanya’nın insanlık dışı uygulamaları sonucunda, Hıristiyan dünyasının, özellikle de Avrupa ülkelerinin, durumu düzeltmek ve top yekun içine düştükleri “sevimsiz” ve “itici” şartları, Batı´nın, dolayısıyla da Hıristiyanlığın lehine çevirmek maksadı ile Batılıların, birtakım girişimlere koyulması. İkinci neden ise, yine İkinci Dünya savaşından sonra, dünyanın iki bloğa bölünmesinin ortaya çıkardığı soğuk savaşta, Sovyet paktının komünizm propagandasına karşı, sanayileşmenin neticesinde maddi ve manevi değerler açısından bozulan Batı insanını korumak amacı.

İlk önce, birinci nedenle ilgili olarak Katolik kilisesi Yahudilerden, bir anlamda Almanlar için özür dilemek adına bir girişimde bulundu ve bu davranış dünya kamuoyunda takdirle karşılandı. Bu durumdan güç ve güven kazanan kilise, ikinci nedene bağlı olarak bütün kiliseler arasında mevcut düşmanlıkları ve anlaşmazlıkları gidermek, bazı alanlarda ´işbirliği´ yapabilmek amacıyla, konuyu 1962–65 yılları arasında gerçekleştirilen II. Vatikan konsilinde tartışmayı kabul etmiştir. Yedi yüz sayfa civarında tutan konsil kararlarında daha çok Batı toplumunun nasıl korunması, ideal Hıristiyan ailesinin nasıl olması, Hıristiyanlığın nasıl daha verimli yayılabileceği (Evangelizasyon) ile ilgili kararlar bulunurken, sadece dört beş sayfasında çok yüzeysel olarak değinilen Hıristiyanlık dışı dinlerle ilişkiler konusu, kamuoyunda daha ön plana çıkartılmıştır. Konuya dünyanın gösterdiği ilgiden mutlu olan Kilise, Diyalog meselesini daha da genişletmiş, bununla ilgili bir dizi faaliyete girişmiştir. Burada diyalog kavramı ile, kilisenin kabuğunu kırması, dışarı açılması, dışındaki dünyayla ilgilenmesi ve özellikle de Müslümanların gözündeki “saldırgan Hıristiyan”, “Haçlı ordusu” imajını ortadan kaldırmak amaçlanmıştır. …

Tarihi, İslam düşmanlığını diyalog ve hoşgörü kavramlarının arkasına saklanan Katolik âlemi, en yetkili ağızlarının demeçleriyle gerçekleri ortaya koymuştur. Papa II. John Paul (Carol Wojtila) 2000 yılına girildiği günlerde (24 Aralık) kendi bağlılarına hitaben yayımladığı bir bildiride “Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştırıldı. İkinci bin yılda Afrika ve Amerika Hıristiyanlaştırıldı. Üçüncü bin yılda Asya’yı (ve tabiî ki Türkiye´yi) Hıristiyanlaştıralım” diyerek nasıl bir maske taktıklarını ortaya koymuştur. Papa VI. John Paul 6 Ağustos 1964’de “Kilisemiz bütün insanların mutluluğu içindir. Dinlerarası diyalogun bizim için anlamı, bütün insanları İncile ve kiliseye yani Hıristiyanlığa ulaştırma yoludur” diyerek amacın dehşetini de gözler önüne seriyor.[10]

 

            İsmet Özel’in de diyalogun amacı konusunda bir sorusu var: Dinler arasında diyelim ki diyalog kurduk. Bu, sonunda bu dinlerden bir tanesinin diğer dinleri halletmesi manasına gelmeyecekse ne manaya gelecek? Niçin biz dinler arasında diyalog kuralım? Ayrı ayrı dinler olduğunun gerekçesini mi ortadan kaldıracağız? Dinler arası diyalog, ‘Allah katında din İslam’dır’ Ayet-i Kerimesini yalanlamak için kurulmuş bir tezgâhtır.”[11] 

 

Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre, konuyu biraz daha gerilere giderek ele almaktadır:

İslâm âleminin büyük bir çaba sarf etmemesine rağmen Dünya’nın her yanında ihtida edip de bu dine girenlerin çokluğuna karşı organize ve saldırgan Hıristiyan misyonerliğinin, Hıristiyanlığa kazandırdıklarının azlığı ile ortaya çıkan başarısızlığı Hıristiyan âlemini tedirgin etmiştir. İslâm’ı daha iyi tanımak ve zaaflarını daha iyi teşhis edebilmek gayesiyle Hıristiyan âleminde büyük yatırımlar yapılmış bulunmaktadır. İslâm’ı ve İslâmî ilimleri öğrenmek ve öğretmek üzere araştırma merkezleri, enstitüler ve üniversitelerde kürsüler; ayrıca İslâm ülkeleriyle münasebetlerde daha bilgili ve avantajlı olabilmek üzere bakanlıklarda uzman komiteler ve danışmanlıklar ihdas edilmiştir. II. Cihan Harbi’ne kadar oryantalistlerin tutumu hep, İslâm hakkında yapılan incelemeleri temel alarak İslâm’ı tenkit etmek olmuştu. Ancak bu tenkitlerin misyonerlik açısından Müslümanları ikna etmediği gibi Hıristiyanların İslâm’a geçişlerini de önleyemediğini idrak edince oryantalistler, stratejilerinin yanlış yürütüldüğünü düşünmeye başladılar. Bu dine bir Müslüman gibi düşünerek nüfûz edip zaaflarını ortaya çıkarmanın Müslümanlar üzerinde daha etkili olabileceğine inanmaya başladılar. Bu dönüm noktası oryantalistlerin ve Batı’nın entelektüellerinin İslâm’a, alman filozofu Edmund Husserl’in (1859–1938) fenomenolojik metodu’nu uygulayarak peşin hükümsüz ve İslâm’ı dış söylemlerle değil içerisinden kavramak suretiyle bakmaya sevketti. Bunu da II. Vatikan Konsili’nin kararını uzaktan hazırlamış olan etkenlerden biri olarak addetmek gerekir. Bu arada Katolik âleminde ‘Dinler Arası Diyalog’un Hıristiyanlığın temel amacı olan misyonerliğe hizmet etmesi gerektiği konusunda fikirler de ileri sürülmeğe başlamış, sonunda, Papa II. Jean Paul’ü 1990′da ‘Redemptoris Missio’ başlıklı Papalık tamimini yayınlamaya sevk etmiştir. Ancak, Kilise’nin bütün Dünya’da bu misyonerliği yaparken diğer din mensuplarıyla çatışmaması mümkün müdür? Şu hâlde, bu kabil çatışmaları yumuşatmak ve mümkünse önlemek üzere uzun vadeli bir strateji uygulamak gerekecektir. İşte Papa II. Jean Paul’un Hıristiyanlık-dışı dinlerin alanına sokmak istediği ‘Truva Atı’, kendisi tarafından bu amaca yöneltilmiş olan ‘Dinler Arası Diyalog’dur. Diyalogun inisiyatifi tamamen Hıristiyanların elindedir. Toplantılar, toplantıların gündemi ve süresi, davet edilecek olanlar büyük ölçüde hep Hıristiyanlar tarafından tesbit ve empoze edilmektedir.

Vatikan’ın bu stratejisinin temel amacı önce İncil tebliğinin diğer dinlere ve bu arada da özellikle Müslümanlara munis gösterilmesinde aracı olacak olan, ülkelerinde gerek idareci, gerek bilim adamı, gerekse tüccar vs… olarak belirli bir etkinliğe sahip bulunan şahsiyetlere tesir edebilmektir. Bu zevatın ise:

 

*Bazı Hıristiyan örf ve âdetlerinin sinsice kamu hayatına sokulmasına,

 

*Bazı Müslüman örf ve âdetlerinin yıpratılmasına,

 

*Bazı hakların elde edilmesi için aracılık edilmesine, baskı grubu oluşturulmasına,

 

*Noel Baba, Saint Valentin, Azize Teresa gibi tanınmış Hıristiyanların Müslümanların kendi mubârek şahsiyetlerinin yerine zihinlerde paradigmalaştırılmasına,

 

*Hıristiyan örf ve âdetlerini bilmenin ve bunları savunmanın insanı entelektüel, hoşgörü sahibi, ayrıcalıklı ve hatta kahraman kılacağı fikrinin yerleşmesine,

 

*Kilise’nin gizli ya da aşikâr para desteğine zemin hazırlanmasına ve bunların insanî yardım olarak algılanmasının sağlanmasına,

 

*Hristiyanlığın i’tibâr ettiği mucizelerle ve aziz saydığı kişilerle ilgili hikâyelerin Medya’da ve çocuk kitaplarında yaygınlaştırılmasına,

 

*İslâm inançlarında şüphe uyandıracak yayınlar, münazaralar yapılmasına,

 

*Yani, kısacası, Vatikan’ın uzun vadeli politikasına farkına varmasalar dahî, yardımcı olabilecekleri ya da Kilise’nin bu girişimlerini minimize edebilecekleri veyâhut da en azından tarafsız kalabilecekleri ümid edilmektedir.”[12]

 

            Ali Rıza Bayzan da Diyalogun mimarlarından olan Montgomery Watt’ın “Modern Dünyada İslam Vahyi adlı eserinden yaptığı alıntılarla bu projenin arkasında gizlenen asıl amacı ortaya koymaya çalışıyor: Watt'a göre modern bilim ve teknoloji sayesinde dünya büyük ölçüde kültürel birliğe ulaş(tırıl)mıştır. Artık sıra ‘dinlerin birleştirilmesi’ne gelmiştir. İlmi görüşün dünyada yayılması ve kaynaşması sürecin başlangıç noktasını teşkil eder. Her dini kültür alanı, ilmi görüşle temasa geçtikçe diğer dini kültürlere fiilen yaklaşmış ve bu yolla mütecanis bir dünya kültürüne doğru yavaş yavaş hareket etmiş olacaktır. Böyle bir kültürde dinlerin objektif olarak karşılaştırılması imkân dahiline girecektir. Fakat bu mütecanis kültürün gelişmesi esnasında dinlerarası meseleler, belki de geniş ölçüde kendi çözümlerini kendileri getireceklerdir. Yakın bir gelecekte dinlerin, belli ölçüde, birbirinin ‘tamamlayıcısı’ olduğunu ve olacağını kabul etmek gerekiyor. (s.158) Watt'a göre Dinlerarası ilişkileri düzenlemek için artık yeni bir kavramımız vardır: Diyalog. Watt'a göre diyalogun bir raconu ‘Benim dinim son dindir’ inancından vazgeçmektir. ‘Dinlerin karşılaştırılması, yani üstünlük ve aşağılık açısından herhangi bir değerlendirmeye gitme, objektif anlamda geçerli olmadığı için gerçek diyalog anlayışı, bu çeşit karşılaştırmalardan vazgeçmeyi icab ettirir. Bu, açıktan açığa yapılmayan karşılaştırmalar için de aynen geçerlidir. Söz gelişi bir insan ‘BENİM DİNİM SON DİNDİR’ derse bu olmaz; çünkü buradaki ‘son’ kelimesi diğer dinlerden üstün olma veya diğer dinleri geçersiz kılma anlamlarına gelir. (s.167)

            Ama Watt bu noktada da durmuyor ve baklayı ağzında çıkarıp ‘dinleri birleştirme’ projesini ileri sürüyor: ‘Uzun vadede bütün dünya için tek bir dinin olacağı ümid edilebilir. Bu din, Sünni İslam'da dört fıkhi mezhebe müsaade eden anlayışa benzer bir şekilde kendi içinde bazı görüş ayrılıklarına yer verebilir. Fakat öyle görünüyor ki, din birliği istikametinde hareket etmek, kültür birliği istikametinde gerçekleşen bir hareketle beraber yürümedikçe fazla uzaklara gidemez. Kültür birliği istikametinde bir hareketin başlamış olduğunu söylemek mümkündür.’ (s.171) Watt dinleri birleştirilmesi sürecinde zaferin en çok modernleşen dine (yani Hıristiyanlığa, MAÖ) ait olacağını da ima ediyor: Modernleşme yani sekülerleşme, yani bu dünyacı olma. Uyanık profesör sekülerleşmenin, dünya hayatının oyun eğlenceden ibaret olduğunu vurgulayan Kur'an'a ters düştüğünü ve İslam'ın dünyevileşme sürecinde hıristiyanlıkla yarışmak gibi bir niyetinin ol(a)mayacağını biliyor: ‘Birçok insan, geleceğin dünyasında kendilerine yabancı olan kültürlerle sık sık temas kurmak zorunda kalacakları için belli bir dinin kendisini modern şartlara uydurma istikametinde gösterdiği ilerlemeyi, başka bir din de gerçekleştirmeye yönelecektir. Bu çabada bazı dinler, diğer bazılarına göre daha başarılı olabilecektir. Başka dinlere ait değerleri almada ve onları kendi esas görüşü ile iyiden iyice kaynaştırmada en çok başarılı olan din, büyük bir ihtimalle diğer dinlere mensup olanlar arasında çok sayıda insanı kendisine çekecektir.’ (s.172)”[13] 

 

            M.Necati Özfatura’ya göre de; “Dinlerarası diyalog ve dinlerarası hoşgörü Hristiyanlık literatüründe yeri olan dini kavramlardır. İslamiyette sadece tebliğ vardır. Diyalog misyonerlerin faaliyeti için kapıları açan bir tuzaktır. Kaleyi içten işgaldir. Müslümanlar Asr-ı Saadetten bu yana zaten diğer dinlerle çeşitli konularda diyalog içinde olmuşlardır, ama dini konuda asla. Bugün terör, kötü alışkanlıklarla mücadele, açlık, AIDS, bulaşıcı hastalıklar, fuhuş gibi yüzlerce meselede “diyalog”ta bulunulabilir, ama dinî meselede asla. İslamiyet Allahü teâlânın dinidir. İslama ne bir şey ilave edilebilir ne de ondan bir şey çıkarılabilir. Prof. Dr. Vasım Mehmedalioğlu (Bakü Devlet Üniversitesi Öğretim Üyesi)’na göre Azerbaycan’da misyonerlerin yaptığı dini, siyasi ve ahlaki tahribat 70 yıllık komünist rejimin yaptığı tahribattan son derece fazladır.[14]

 

 

NOT: Alıntılardan orjinalliği korunanlar çift tırnak içinde gösterilmiş. Önemli bir kısmı da bir köşe yazısının sınırlarını zorlamamak için görüşlerin özüne dokunmamaya dikkat edilerek özetlenmiştir. Bir bölüm içindeki benzer örneklerin de tekrarından aynı amaçla kaçınılmıştır.

 

Gelecek Bölüm: VATİKANA ve SONUÇLARINA İLİŞKİN İTİRAZLAR



[2] Ebubekir SİFİL, Dinlerarası Diyalog Ve Misyonerlik Faaliyetleri, İnkişaf Dergisi Sayı: 4

[3] Ebubekir SİFİL, agy.

[4] http://www.2023.gen.tr/mayis05/9.htm

 

[5] Muhammed Ammara, Vatikan ve İslam, dunyabulteni.net, 04, 06, 08, 15 ,22 Ekim 2007

[6] Muhammed Ammara, agy.

[7] Dinsel Çoğulculuk Ya da A’mak-ı Hayal, Ramazan YAZÇİÇEK, Tezkire Dergisi 35. sayı

[8] Mehmet Durmuş bu noktada şöyle bir dipnot düşmüş: Çok ilginçtir, ABD'nin bundan bir önceki Ankara büyükelçisi Eric Edelman Türkiye'den ayrılırken yaptığı bir konuşmada, Türk-Amerikan ilişkileri konusunda, "yanlış yönlendiren fikirler ve Amerikan şirketlerini boykot çağrıları, özellikle çirkin başlarını kaldırdıkları zaman ezilmelidirler" şeklinde 'olağan' bir söz söylüyor. (Bkz. Yeni Şafak, 03.06.2005). Fakat aynı cümleyi ZAMAN gazetesi "…fikirlere karşı konulmalı ve kirli başlarını kaldırdıklarında karşı çıkılmalı." (Zaman, 03.06.2005) şeklinde tercüme ediyor. Bu ayrıntı, hem haberlerin istenildiği an nasıl da tahrif edildiğini, hem de Amerikalılar lehinde nasıl yumuşatıcı misyonlar üstlenildiğini göstermesi bakımından ibretâmizdir.

[9] Dinlerarası Diyalog: Çağdaş Bir Fitne Hareketi, Mehmet Durmuş, İktibas Sayı 326

[10] http://www.forumta.com/genel/99950-dinler-arasi-diyalog.html

[11] İsmet Özel’le Enine Boyuna-2, Gerçek Hayat / 18 Nisan 2003

[12] Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre, www.ozemre.com

[13] Ali Rıza Bayzan, Diyalogun 1.Şartı: "Benim dinim son din demekten vazgeçmektir.": http://bayraktarhakki.tripod.com

[14] M.Necati Özfatura, 27 Ocak 2007 / Türkiye

Yazarın Diğer Yazıları

Nevzat LALELİ
Mehmet Ali ÖZTÜRK
ozturk158@hotmail.com
Ali Sami PALAZ
Köşe Bucak Dünya
Tüm Yazarlar
    Anket
    Son 15 yılın hükümetleri göz önüne alınsa olası yeni bir ekonomik krizden hangi çözümle çıkılabilir?
    Ak Parti bu işin üstesinden gelebilir
    Ak Parti Ekonominin başına K.Derviş'i Getirmeli
    Milli Görüşle (SP) çözülebilir
    Bu Ekonomi düzelmez
    Fikrim yok
    » Piyasalar
$ USD
1.4100
€ Euro
1.8930
IMKB
28.495
Altın
38.26
    ISTANBUL 12.10.2008
İmsak
-
5:39
Güneş
-
7:05
Öğle
-
12:58
İkindi
-
16:03
Akşam
-
18:38
Yatsı
-
19:57
Ana Sayfa | Künye | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle |
anadoluweb© 2007-2008