SON DAKİKA
Anasayfa | Künye | Bizi Tanıyın | Sitene Ekle | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle
    Gazete 1. Sayfaları
Yazı Karakteri Boyutu:
   
01 Aralık 2007 Cumartesi 22:41
  Mehmet Ali ÖZTÜRK
  Araştırmacı-Yazar
DİNLERARASI DİYALOG GERÇEĞİ V

2) ŞARTLI OLARAK DİYALOGDAN YANA OLANLARIN GÖRÜŞLERİ:

 

Hıristiyanlarla diyaloga şartlı olarak evet diyenlerin başında hiç şüphesiz 14 ve 15. hicri asrın önemli İslam âlimlerinden Yusuf el-Karadavî gelmektedir. O, başlıca şu şartlarla diyalogun faydalı olacağı inancındadır: Diyalogun hedefleri belirlenmeli, konuları açıklanmalı ve sınırları çizilmelidir. Günümüz Yahudileri ve haçlı savaşlarına katılan Hıristiyanlar gibi, zulmeden ve haddi aşanlarla değil; bize zulmetmeyen ve haddi aşmayan ehl-i kitapla olmalıdır. İslam'ın semavi din olduğunu kabul eden din adamları arasında yapılmalıdır. Diyaloga açık olmamız, Allah'ın bizi taşımakla ve günün diliyle insanlara bildirip açıklamakla yükümlü kıldığı evrensel mesajımıza davet etme hakkımızı elimizden almamalıdır. Görüşlerinin tamamını kendisinden dinleyelim:

            “Kur'ân'ı okuyan bir kişi onun farklı düzeylerde diyaloglarla dolu bir kitap olduğunu görür. Örneğin, peygamberlerle kavimleri arasında geçen diyaloglar... Bundan çok daha büyük ve dikkate değer olan diyalog ise Allah'ın insanlarla olan diyaloglarıdır. Bundan çok daha büyüğü, Allah Adem'i yaratmayı ve yeryüzünde halifesi kılmayı dilediğinde Allah'la melekleri arasında geçen diyalogdur. Daha da önemlisi, Yüce Allah'ın yarattığı varlıkların en şerlisi Şeytanla olan diyalogudur.

Kur'ân, diyalogu, Müslüman olmayanları İslam'a davet etme araçlarından sayarak, davete kulak verenlere ve karşı gelenlere hangi yöntemleri kullanacağımızı öğretmiştir (Nahl, 125)  Hikmetle ve güzel öğütle davet, bu dinin şemsiyesi altında olan kişileri davet etmek içindir. En güzel şekilde mücadele ise karşı gelenleri davet etmek içindir. Âyette öyle güzel bir ifade kullanılmıştır ki, öğüdün sadece "güzel" olması ile yetinilmiştir. Çünkü öğüt, davete karşı gelmeyenler içindir. Mücadele de ise "en güzel" ifadesi kullanılmıştır. Çünkü mücadele davete karşı gelenlerle ilgilidir. Bu demektir ki: Mücadele ve diyalog için biri güzel, diğeri daha güzel iki yol olduğunda Müslüman daha güzel olan yolu seçmekle yükümlüdür.

Güvenilir birçok İslam âliminin ve davetçisinin, hedeflerin belirlenmesi, konuların açıklanması ve sınırların çizilmesi şartıyla, çağımızda Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki diyaloga açık olduklarını görüyoruz. Bazı din âlimi kardeşlerimiz bu toplantıların arkasında art niyet arıyor ve bunun da bize karşı bir savaş türü ve etkileme yolu olduğunu düşünüyorlar. Sanki biz kendinden korkması gereken zayıf tarafız! Niye tam tersi olmasın? Niye etkilenen değil, etkileyen taraf biz olmayalım? Sonra hikmetle ve güzel öğütle davet etmemizin emredildiği aynı âyette, en güzel yolla mücadele etmemiz de emredilmiyor mu? (Ankebut, 46) Biz günümüz Yahudileri ve haçlı savaşlarına katılan Hıristiyanlar gibi, zulmeden ve haddi aşanlarla değil; bize zulmetmeyen ve haddi aşmayan ehl-i kitapla diyalog toplantıları yapıyoruz. Biz batılı ve doğulu herkesi ve özellikle de ehl-i kitabı, Son Peygamber (s.a.), dönemindeki Roma ve İran hükümdarlarını ve ehl-i kitabı neye çağırdıysa ona çağırıyoruz. İnsanı Allah dışındaki herhangi bir varlığa tapmaktan kurtaran öz tevhid inancına çağırıyoruz. Gerçek hürriyet işte budur![1] 

İslam Hukuku Felsefesi Araştırmaları Merkezi tarafından 2005 yılında Mısır'da düzenlenen konferansa katılan Yusuf el-Karadavî, İsrail'in yaptıklarını destekleyen tüm Yahudi din adamları ile diyalogun kesilmesini, Ehl-i Kitab ile yapılan görüşmelerin, İslam'ın semavi din olduğunu kabul eden din adamları arasında yapılması gerektiğini söyledi. İKÖ Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu ise yaptığı konuşmada, "Medeniyetlerarası diyalog görüşmeleri çıkmaz bir yola girmiştir. Dinlerarası diyalog da başka hedeflere hizmet eder hale gelmiştir. Ancak buna rağmen bu çalışmalarımızı sürdürmeliyiz. Bunun yanı sıra batı basınında İslam'a karşı yapılan hataları düzeltmek için çaba sarf etmeliyiz" dedi. Konferansta konuşan Muhammed Selim el-Avva, Müslümanlarca Ehl-i Kitap olarak isimlendirilen Yahudi ve Hıristiyanların İslam'ı semavi bir din ve Filistin'i de bir devlet olarak kabul etmeleri gerektiğini savundu. El-Avva, dinlerarası diyalog görüşmelerinden Hıristiyanların da, İslam ülkelerinde koşulsuz kiliselerin yapılması, misyonerlerin çalışmalarının artırılması ve Müslüman kadının gayri-Müslim biriyle evlenmesine izin verilmesi gibi şartlar öne sürdüklerini belirtti.[2] 

 

Prof. Dr. Suat Yıldırım da Kur’an-ı Kerim’de kitap ehli ile diyalogun hem delillerini hem de ilkelerini bulmaktadır: ”Zati sıfatlarından biri de Kelâm, yani konuşma olan Allah Tealâ kullarına değer vererek peygamberleri vasıtasıyla onlara hitap etmiştir. O, Kendisinin onlara hitabı ile yetinmeyip yaratıklarının dualarını, dileklerini dinler, onlara cevaplar verir. Böylece, iki tarafın karşılıklı konuşması demek olan diyalogu gerçekleştirir. Hak Tealâ diğer muhtelif ümmetlere bazen doğrudan doğruya hitap ederek, bazen peygamberleri vasıtasıyla konuşmuş, bazen mü'minlere: 'Onlara şöyle deyiniz'' buyurmak suretiyle bu diyalogu gerçekleştirmiştir. Bunlardan Ehl-i Kitap ile yapılması emr edilen şu muhavere en ideal bir davranış nümunesini sergilemektedir: 'Haksızlığa sapanları dışında Ehl-i Kitap'la en güzel olan şeklin dışında bir tarzla mücadele etmeyin ve onlara şöyle deyin: 'Biz, hem bize indirilen Kitaba, hem size indirilen Kitaba iman ettik.' (Ankebût, 29/46) Böylece en makul ve nazik bir söylem ile: 'Sizin kitabınız da hak kitap, aynı İlah'a ibadet ediyoruz. O'na itaat esasında birleştiğimize göre, dinin aslında beraberiz. Bu çerçevede, bir arada yaşayabilir ve konuşabiliriz' mesajı verilir. 'Bu ifade Müslümanların onlarla iyi geçinmelerinin ilkesel gerekçesini ortaya koymaktadır. Zira -putperest Arap'ların aksine- Müslümanlarla Ehl-i Kitap arasında bir inanç yakınlığı bulunmakta, yani Müslümanlar onların Kitaplarının hak kitap olduğunu kabul ettikleri gibi temelde ulûhiyyet konusunda da onlarla aynı inancı paylaşmaktadırlar. Ehl-i Kitap'taki tevhid ilkesine aykırı inançlar, onların dinlerinin aslında bulunmayıp sonradan ortaya çıkmış bir sapmadır. Sonuç olarak Müslümanların temel inanç konularında kendileriyle aynı çizgide gördükleri Ehl-i Kitab'ı düşman bilmeleri anlamsızdır.

2- Şu ayet-i kerimeler, Ehl-i Kitab'ın hepsinin aynı durumda olmadıklarını belirtir: 'Ehl-i Kitab'ın hepsi bir değildir. Onların içinde öyle dosdoğru bir cemaat vardır ki, Allah'ın ayetlerini okuyarak secdelere kapanırlar. Bunlar Allah'ı ve ahireti tasdik eder, iyiliği yayar, kötülükleri önler ve hayırlı işlere yarışırcasına koşarlar. İşte onlar Salihlerdendirler. Yaptıkları hayır ve iyiliklerden mükâfatsız kalan bir tek iyilik bile bulunmayacaktır. Allah, günahlardan sakınanları pekiyi bilir.' (Âl-i İmran, 3/113–115) Âl-i İmrân 110. âyette 'Ehl-i Kitap da bu şekilde inansaydı elbette kendileri için iyi olurdu. İçlerinden iman edenler varsa da, ekserisi dinden sapmış fasıklardır.' buyurulur.

3- 'Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakının ve O'nun peygamberine inanın ki, O size rahmetinden iki hisse versin ve size ışığında yürüyeceğiniz bir nur lûtfetsin ve günahlarınızı affetsin. Allah'ın affı ve merhameti boldur' (Hadîd, 57/28). M. Hamdi Yazır şöyle der (Hak Dini Kur'ân Dili): 'Ey iman edenler! Yani geçen peygamberlere iman edip de verdikleri sözü tutan ve böylece de mükâfata hak kazanan mü'minler! Şimdi Allah'tan korkun, o fasıkların durumuna düşmekten sakının da Resulüne iman edin, yani son gönderdiği Resulü Muhammed Mustafa'ya iman edin ki size rahmetinden iki pay versin. Bir hadiste Resûlullah (s.a.s) buyurmuştur ki: 'Üç kişi iki kere mükâfata nail olur: Önceki ve sonraki kitaba iman eden adam ve …' (Buharî, 'İlim', 31; Müslim, 'İman', 241). … Bu ayette bir taraftan onların önceki peygamberlere inanmalarını takdir edip onlara mü'min sıfatını verme, diğer taraftan son Peygamber'e de inanmakla mükâfatlarını iki katına çıkarmaya teşvik etme vurgulanmaktadır. Böylece dinini terk edip tamamen başka bir dine geçme psikolojisinden onları kurtarıp; Allah'a, peygamberlere, meleklere, kitaplara, ahirete ve kadere inanmak gibi imanın bütün esaslarına zaten inanan o din mensuplarının son Peygamber'e de iman ederek dinlerini kemale erdirmeleri istenmektedir. Bunun o muhatapları büyük ölçüde rahatlattığını ve diyalogda, muhatabında mevcut olan bir değeri kabul etmenin oldukça önemli bir yeri olduğunu belirtmek gerekir.

“4- 'De ki: Ey Ehl-i Kitap! Bizimle sizin aramızda müşterek ve adil olan şu ilkede anlaşalım: Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim, hiçbir şeyi O'na ortak koşmayalım; kimimiz kimimizi Allah'tan başka Rab edinmesin.' Eğer bu daveti reddederlerse: 'Bizim, Allah'ın emirlerine itaat eden mü'minler olduğumuza şahid olun!' deyin' (Âl-i İmran, 3/64). Bu âyet Kur'ân'ın, insanları birbirlerine raptedecek birlik noktaları göstermesine ve o gizli cevherleri işletmesine mükemmel bir örnektir. Tek İlâh'a inanmayı temel özellikleri kabul eden Tevrat ve İncil mensuplarının bu daveti reddetmemeleri gerekir.

5- 'Sana da önceki kitapları hem tasdik edici, hem de denetleyici olarak bu Kitabı, gerçeğin ta kendisi olarak indirdik. O halde onların (Ehl-i Kitab'ın) aralarında, Allah'ın sana indirdiği ile hükmet! Sana gelen bu hakikati terk edip de onların keyiflerine uyma! Her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi hepinizi bir tek ümmet yapardı. Fakat O, size verdiği farklı şeriatler dairesinde sizi imtihan etmek istediği için ayrı ayrı ümmetler yaptı. Öyle ise durmayın, hayırlı işlerde birbirinizle yarışın! Zaten hepinizin dönüşü Allah'a olacak, O da hakkında ihtilaf ettiğiniz şeyleri size tek tek bildirecektir.' (Maide, 5/48).” ... “Müfessirlerin ekserisinin yaptığı üzere bu âyetten, M. Hamdi Yazır'ın özetlediği gibi, Allah Tealâ'nın farklı zamanlarda farklı şeriatler gönderdiğini, her birinin kendi devirlerinde mutlak, sonraki devirde ise sınırlı olarak hükümlerinin devam ettiğini, Kur'ân'ın nâzil olmasıyla, yeni amelî hükümlerde ona tabi olunması gerektiğini anlamak gerekir. 'Allah dileseydi sizi bir ümmet yapardı' cümlesinden maksat, her dini mevcut şekilleriyle onaylamak değildir. Zira Allah insanlara, İslâm dinine tâbi bir ümmet teşkil etmelerini emretmiştir. Fakat Allah'ın emri ayrıdır, takdiri ayrıdır. İnsanları emrettiğine zorlamaz. Allah'ın hikmeti, doğruyu ve eğriyi seçme hakkını insanların akıllarına bırakmıştır. Böylece insanların akıllarını ve kabiliyetlerini çalıştırmalarını ve doğru olanı delilleriyle bilme hususunda yarışmalarını dilemiştir. Doğru inancı bulma ve onunla amel etme hususunda yarışma sonucunda insan türünün fertleri arasında derecelenme ortaya çıkar (İbn Aşur, Tefsir). ... Diyalogda da taraflar birbirlerini kendi dinine girmeye zorlayamayacağına göre 'herkes hayır, doğru, güzel, iyi bildiği şeyleri uygulamaya çalışsın.' Bunu sağlamak, dünya hayatında diyalogun büyük ölçüde amacına ulaştığını gösterir, dünyada adaletin, barışın, hayır ve iyiliğin ağır basmasına yardımcı olur. İnanç, ihlas, amel, davranış bakımından notlarını da ahirette göreceklerini ifade eder. V'allahu a'lem. …

6- Ehl-i Kitap ile diyalogu zorlaştıran hususlarda şu âyetler bulunmaktadır: 'Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar ancak birbirlerinin velisidirler. Sizden kim onları veli edinirse o da onlardandır.' (Maide, 5/51). 'Mü'minler, mü'minleri bırakıp kâfirleri veli edinmesinler. …’ (Âl-i İmrân, 3/28). Müfessirler, mezkur âyetleri şu âyetlerle birlikte ele alırlar: 'Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiç bir topluluğun, Allah ve Resûlünün karşısına çıkan kimseleri -isterse o kimseler babaları, evlatları, kardeşleri ve sülaleleri olsun- sevdiklerini göremezsin' (Mücadile, 58/22). 'Ey iman edenler! Benim de sizin de düşmanlarınızı veli edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği reddettikleri halde siz onlara sevgi sunuyorsunuz. …' (Mümtehine, 60/1). 'Dininizden ötürü sizinle savaşmayan, sizi yurdunuzdan çıkarmayan kâfirlere gelince Allah, sizi onlara iyilik etmekten, adalet ve insaf gözetmeden menetmez. …' (Mümtehıne, 60/8–9). Veli: hami, koruyucu, müttefik, kişinin işlerini uhdesine alan, dost anlamlarına gelir. Âlimlerin ekserisi yasaklamanın, zikr edilen iki sıfatı taşıyan kafirler hakkında olduğu görüşündedirler. Mezkûr ayetlerdeki nehiyler zimmi Ehl-i Kitab'a şamil değildir. Zira onlar Müslümanlarla 'lehum mâ lenâ ve aleyhim mâ aleynâ' durumundadırlar. Onun için onlarla evlenmek, onlarla ortaklık kurmak, ticaret yapmak, hastalarını ziyaret etmek gibi beşeri münasebetler caizdir. İslâm devlet yönetiminin onları koruması, onları eziyet ve güvensizlikten emin tutması, onlardan düşmana esir düşen olursa esirlerini kurtarması farzdır. Zira onların ahitlerinin ebediliği cari olduğu gibi haklarında İslâm ahkâmının uygulanması da geçerlidir. Bu ayetler ve onlara yapılan tefsirler Müslümanların başka din mensupları ile barış içinde bir arada yaşayabileceklerini, özellikle Tevrat ve İncil gibi kitapları semavi kitap, Hz. Musa ve Hz. İsa ve diğer peygamberleri de peygamber olarak kabul ettiklerini, İslâm'ı din olarak kabul etmeyenlerle de bir arada bulunabileceklerini tasrih etmenin ötesinde, onlardaki inanç ve faziletleri takdir ederek onlarla görüşüp konuşmalarını, iyi beşeri münasebetler kurmalarını istemektedir. Böylece Müslümanlar; diğer din mensuplarıyla birbirinin varlığını kabullenme, bulundukları konumda birbirlerini bizzat kendilerinin tanıtmasıyla tanıma, iyi beşeri ilişkiler kurma ve bilhassa pratik hayatta bulunacak ortak taraflarda işbirliği yapma alanlarına yayılacak bir diyalogda bulunabilirler.”[3] 

 

Prof. Dr. Baki Adam, “Hıristiyanların görüşleri” bölümünde aktardığımız açıklamalarında “Dinlerarası Diyalogu misyonerliğin yeni yüzü” olarak nitelemesine rağmen; Müslümanlarla ehl-i kitap arasında diyalogun alt yapısının var olduğunu ve diyalogun Müslümanlar açısından sakıncası olmadığını söyler. Ancak bir şartla:

            Kur’an-ı Kerim’de, dinî gelenek bakımından Müslümanlarla farklılıkları en az seviyede olan din mensupları olarak Yahudiler ve Hıristiyanlar sayılmaktadır. Tevhid anlayışı, ahiret inancı ve “salih amel” bakımından bu dinlerin mensupları ile ortaklıktan bahsedilmekte ve bu hususlar Yahudilerle Hıristiyanlara da hatırlatılmaktadır. Allah, Müslümanları, Yahudileri ve Hıristiyanları aralarında ortak olan hususlarda birleşmeye çağırmaktadır: (Al-i İmran 113–115). Kur’an-ı Kerim’de, Yahudilerle Hıristiyanlar inançları ve davranışları bakımından da ayrı ayrı değerlendirilmiş ve onlara bir takım eleştiriler yöneltilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de, Ehl-i Kitap içerisinde en çok Yahudilerden bahsedilmiştir. Yahudilerle ilgili ayetlerin tümü gözden geçirildiğinde, onların inançlarından ziyade ahlakî davranışları ve Allah'ın buyruklarına gereği gibi uymamaları bakımından eleştirildikleri görülür. Kur’an-ı Kerim’de Hıristiyanlardan daha az bahsedilmiştir. Bunun nedeni, İslam’ın ilk yıllarında Yahudilerle yaşanan sorunların Hıristiyanlarla yaşanmamasıdır. ... Bu yüzden Hıristiyanların İslâm’a ve Müslümanlara karşı düşmanlıkları Kur’an-ı Kerim’de fazla yer almamıştır. Bununla birlikte, inanç bakımından Hıristiyanlara Yahudilere nazaran daha ciddî eleştiriler yöneltilmiştir. Özellikle... Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde üçlü tanrı anlayışları nedeniyle Hıristiyanlar kâfir olarak değerlendirilmiştir. Bu eleştirilerle birlikte Hıristiyanlar, güvenilir olmak gibi bir takım ahlakî davranışları ve Müslümanlara sevgi bakımından en yakın olmaları itibarıyla övülmüştür.

Günümüzde Katolik Hıristiyanların gündeme getirdiği dinler arası diyaloga Müslümanların katılmasında İslâm açısından bir sakınca yoktur. Hatta, İslam'ın yapısı gerçek bir dinler arası diyaloga Hıristiyanlıktan daha uygundur. Zira İslam, diğer dinlerde de bir takım manevi doğruların ve zenginliklerin bulunduğunu tasdik eder, bu dinlerin mensuplarının doğru inançlarını ve güzel davranışlarını över. Bu yüzden onları müşterek noktalarda buluşmaya çağırır. Önemli olan, diyaloga katılacak olan Müslümanlar, muhataplarının dinlerini ve kültürlerini  gerçek kaynaklarından öğrenmeli ve diyaloga her bakımdan hazır olmalıdırlar. Ayrıca muhataplarının diyaloga katılmadaki  amaçlarını da iyi bilmelidirler. Bunları gerçekleştirmeden girilecek  diyalog girişimlerinden zararlı çıkılacağı bilinen bir gerçektir. 

Prof. Adam, Hıristiyan dünya ile diyaloga bu şartlarla “evet” derken, bir yandan da alternatif bir diyalog teklifi de getirir:  “İnananlara en şiddetli düşmanlar olarak Yahudileri ve müşrikleri bulursun. Sevgi bakımından en yakın olanların da Hıristiyanlar olduğunu görürsün...” (Maide 82) ayetini, Yahudilerin her zaman düşman, Hıristiyanların da dost olacağı şeklinde yorumlamamak gerekir. Yahudilere ilişkin ön yargıları yenebilmek için Yahudilik ve Yahudiler gerçek yönleriyle iyi bilinmelidir. Kur'an-ı Kerim'deki Yahudilerle ilgili ayetler Kur'an-ı Kerim'in bütünlüğü içinde tarihe uygun olarak doğru yorumlanmalıdır. Yahudilerle yaşanılan sorunların niteliği, dinî, siyasî, sosyal ve ekonomik açılardan değerlendirilmeli ve onlarla diyaloga girmekten kaçınılmamalıdır. Zira Hz. Muhammed ve daha sonraki Müslüman idareciler Yahudilerle ve diğer dinlerin mensuplarıyla diyaloga girmekten kaçınmamışlardır. Hz. Muhammed Medine’ye göç ettiği zaman başta Yahudiler olmak üzere diğer gayr-i müslim gruplarla görüşüp onları bir şehir devleti halinde teşkilatlanmaya ikna etmiş ve bu teşkilatın esaslarını yazılı bir metin halinde yürürlüğe sokmuştur. Medine Şehir Devleti’nin anayasası olarak bilinen bu metin, Müslümanların farklı dinî veya felsefî düşünce sahibi insanlarla bir takım siyasî, ekonomik, kültürel anlaşmalar yapıp ilişkilere girebileceğini göstermektedir. Daha sonraki Müslüman idareciler de Yahudiler ve Hıristiyanlarla ilişkilere girmişlerdir.”[4] 

 

Orta Çağ başlarında Yahudi ve Hıristiyanlarla Müslümanların İslam toplumu içindeki diyaloglarından bahisle söze başlayan İsmail R. Faruki şöyle devam ediyor: Yahudi-Hıristiyan diyalogu, II. Dünya Savaşı'nın bitiminden bu yana büyük ilerlemeler kesbetti. Kendisi için halihazırda yaşayabilecek bir gelenek ve zengin bir literatür oluşturmuş durumda. Diğer taraftan Müslüman-Hıristiyan diyalogu ise bugün dahi emekleme devresinde ve pek ümitvar olmayan bir hayatta kalma mücadelesi vermekte. Bu diyalog, her iki tarafın da gönülsüz bir şekilde iştirak ettiği, esas itibariyle bir Hıristiyan girişimi oldu. Ve hala isbatı vücut etmesini sağlayacak herhangi bir şeye sahip değil. Bu girişimde bulunan Hıristiyanlar, sömürgecilik ve misyonerlik faaliyetlerinin suçluluğu ile uluslararası alanda ülkelerinin devam eden egemenliğine bağlılık arasındaki bir vicdan çelişkisiyle bu şekilde hareket ettiler. Müslümanlara gelince, onlar daima Hıristiyanların davetli misafirleri oldular ve bu misafirliği adamakıllı hissettiler. Onlar katılımda bulunmaları için ne diğer Müslümanlar tarafından seçildiler, ne de kendi kendilerini atadılar. Bilakis, evsahipleriyle işbirliği umuduyla Kilise yetkililerince seçildiler.

Sadece bir defaya mahsus olmak üzere Müslümanlar diyalog için girişimde bulunan ve evsahipliğini yapan taraf oldu: Vatikan ve bazı Doğu Hıristiyan Kiliseleri ile dünyanın değişik yerlerinden Müslümanlar arasında 1974'de Libya'da gerçekleştirilen Tripoli Konferansında. Protestan kiliseleri, Dünya Kiliseler Konseyi, Yunan ve Rus Ortodoks Kiliseleri sadece gözlemciler gönderdi. Müslümanlar bu iki dinin mensuplarını ilgilendiren bir dizi mesele üzerinde anlaşma yollarını araştırmış ve buna muvaffak olmuşlardı. Hıristiyan delegasyonu ise konferansın bütün iştirakçilerini şaşırtarak, tam ayrılmak üzereyken havaalanında anlaşmayı reddetmişti. Rahatsızlık konusu tek ve aynıydı: Bir tarafın evsahibi, diğer tarafın ise "davetli misafir" olduğu bir yerde hiçbir diyalog başarılamazdı. Bütün taraflar evsahibi olmalı ve kendilerini böyle görmeli, her grup kendi düşüncesini ifade konusunda kendisini tamamen özgür hissetmelidir. Taraflardan birinin örgüt veya hükümetine bağlılığın getirdiği sıkıntıdan olduğu kadar, karşı tarafa minnet borcunun getirdiği yükten de azade olmak. Diyalogda bütün "eller" eşit olmalıdır. Dahası, her bir tarafın diğer dinlere içten saygısı aynı derecede bir ihtiyaçtır. Hıristiyan-Müslüman diyalogu tamamıyla bu şartların bulunmayışından dolayı başarısızlığa uğramıştır.[5] 

 

Dr. Faruk Beşer öncelikle diyalogun olmazsa olmazlarından söze başlar: “Diyalog en azından iki tarafın bulunmasını ve bu tarafların yine en azından konuşulabilir olma bakımından eşitliklerini, yani birbirlerince konuşmaya değer görülmelerini anlatır.” Ve devam eder: Kur´ân-ı Kerim´e ve İslam tarihine bakıldığında Müslümanların “Ehl-i Kitab”ı her zaman konuşmaya değer buldukları ve en güçlü oldukları zamanlarda dahi fiilen gerçekleştirdikleri bilinen bir gerçektir. Hıristiyan dünyasının İslam dünyasına karşı teknolojik üstünlük elde ettiği dönemden itibaren ise Müslümanları tamamen dışladığı ve konuşmaya değer bulmadığı bilinmektedir. Hatta Müslümanlarla diyalogu kabul ettiklerinde de, İslam´la değil, bazı Müslümanlarla diyalogu kastettikleri de herkesin malumudur.

“Dinlerarası Diyalog” kavramından herkes başka bir şey anlıyor, ya da anlamak istiyor olabilir. Hatta bununla kendi dinleri, kendi ülkeleri, yönetimleri, özel hizmetleri, hatta medeniyetleri adına yararlanmak isteyenler dahi bulunabilir. Diyalog, karşı tarafla dost olmayı ve sevgi alışverişinde bulunmayı zorunlu kılmaz. İslam´a inanan sadık bir mümin zaten “onların dinlerine girmedikçe Yahudi ve Hıristiyanların kendisin sevmeyeceğini”,  “dinine onların her fırsatta zarar vermek istediklerini, kin ve nefretlerini dillendirdiklerini, içlerindeki duyguların ise daha da kötü olduğunu” bilir. Böyle olması, diyalogun hiçbir şekilde yapılamayacağı anlamına gelmez.

Zaten diyaloga ilmi ölçülerle ve gerçekleştirilebilir düzeyde bakmak isteyenlerin bununla kastettikleri şey, dinlerden ziyade din mensuplarının diyalogudur. Çünkü aslında dinlerin, özellikle de üç semavi dinin birbirleriyle olan diyalogu, sonradan gelene uyulmasını isteme ve kendinden önce gelenin aslını ve esasını kabul etme şeklindedir, böyle olmalıdır. Bu açıdan bizatihi dinler arasında problem yoktur. Teolojik yönleri ya da ibadet biçimleri açısından hiçbir dinin kendisini tartışmaya açması ise beklenemez. Çünkü böyle bir kabul, dinlere beşeri müdahaleyi ve modifikasyonu da kabul etme anlamına gelir. Din mensupları arası diyalog ise makuldür ve en azından İslam söz konusu olduğunda akide ve dini emirler açısından buna engel bir durum da yoktur. Burada bu hükmümüzün delillerini sıralamayı ve tartışmayı hedeflemiyoruz. Bu delillerin sadece iki tanesine değinmeyi gerekli ve yeterli görüyoruz:

Kur´ân-ı Kerim´in 3/64. ayeti Müslümanlardan Ehli Kitab´a bir davet yöneltilmesini ister: “Onlara de ki, gelin aramızdaki ortak bir sözde birleşelim, Allah´tan başkasına tapmayalım, O´na şirk koşmayalım, O´nu bırakıp birbirimizi Rab edinmeyelim. Eğer bundan yanlarlarsa onlara; şahit olun ki, biz müslümanız deyin”. İşte konunun, Müslümanlar açısından önemli bir dayanağı budur ve diyalogu bir yere oturtabilmek için öncelikle bunun çok iyi anlaşılması gerekir. Burada elbette karşı görüş olarak akla gelen noktalardan bazıları şunlardır: a. Bu nas, böyle bir eylemin Müslümanların inisiyatifiyle ve onların davetiyle başlatılmasını teklif etmektedir. b. Bu davet, din mensupları arasında bir diyalogdan öte, dinlerin esası konusunda bir diyalogu talep etmekte ve onların da aslında temel kabulleri olan, ama bu gün terk ettikleri teolojik temellerde birleşmeyi talep eder. c. Onların bu temel ittifak noktalarını kabul etmemeleri durumunda ise, Müslümanların, biz bu işte yokuz anlamına gelecek: “Eğer bundan yanlarlarsa, şahit olun ki, biz müslümanız deyin” demeleri istenir. Anlaşılacağı üzere bu davet, öncelikle dünyanın ıslahına yönelik bir davet değil, diğer din mensuplarına, kendilerinin de temel ilkeleri olan hususları hatırlatmaktır. Buna biz, her üç dinin de esasını teşkil eden “temel doğrularda diyalog” adını verebiliriz. Bu anlamda bir diyalog bu gün anlaşılan diyalogdan başka bir diyalogdur ve davet ve tebliğ diye isimlenmeye daha elverişlidir. Ancak bütün bu değişik özelliklere rağmen bu da bir diyalogdur.

 

Eğer bu mümkün olmazsa, o zaman da bu imkânı oluşturmak için diyalog kurmak mümkün olabilir ki, bu, cidal yani diyalektik anlamında bir diyalogdur. Cidal/diyalektik, diyalogun ikinci safhasıdır ve İslam bu anlamdaki bir diyaloga da açık olmaktan öte, bunu teklif ve emreder: “Onlarla en güzel yolla cidal yapın” (16/125), “Onlarla en güzel olan dışında bir yolla cidal yapmayın” (29/46). Cidal, ortak paydalar aramaktan çok, herkesin kendi doğrusunu savunması, ya da karşı tarafın hatalı olduğunu gösterip, onu düşünmeye sevk etmesidir.

Bu naslarda dikkat çeken iki önemli nokta daha vardır: a. Kur´ân-ı Kerim´de Müslümancın sıradan her insana yapacağı davetin “güzel” olması istenirken (16/125), ehli kitapla yapacağı diyalektiğin ise “en güzel” olması istenir. (16/125, 29/46). Çünkü konuşanları kabule hazır bir muhatap ile redde hazır bir muhataba aynı argümanlarla konuşulmaz. b. Diyalektiğin “güzel” olanında en azından, doğru olma ve fıtrata uygunluk özelliklerinin bulunacağı açıktır.

Buraya kadar söylediklerimiz, konunun özellikle İslam Dini açısından bakıldığında söylenebilecek yönleridir. Herkes diyaloga kendi bulunduğu noktadan bakınca, ilmi bakış açıları yanında, pragmatist ve politik hedefler de bulunabilir. Bu noktada da ise tespitleri yapabiliriz: Bu gün kullanıldığı anlamıyla “Dinlerarası Diyalogu”, ilk önce Vatikan/Hıristiyanlar başlatmıştır ve bununla hedefledikleri şey, Hıristiyanlığı, özelikle İslam dünyasına daha rahat anlatabilmekti. Böyle bir teşebbüs batılı devletlerin de işine gelmiş ve bu yolla İslam ülkelerindeki çıkarlarını korumayı ve artırmayı hedefledikleri için diyalogu ve misyonerlik faaliyetlerini desteklemişlerdir. Çünkü Müslüman ülkelerin halklarını dinlerinden çıkarmak zor olduğuna göre, hiç olmazsa onların batıya ve özellikle de ABD´ye ılımlı bakmalarını, yani cihadı tek yol olarak gören Müslümanlar olmaktansa “ılımlı, hoşgörülü, diyalogdan yana Müslüman” olmalarını sağlayabilir.

Bu olumsuz arka plan yanında Müslümanlar için bir başka olumsuzluktan daha söz edilebilir: Hıristiyan dünyasının ve özellikle de kilisenin dış dünyadaki faaliyetleri kendi devletleri tarafından lojistik destek görürken, Müslümanların dışarıdaki bu tür faaliyetleri, onların aksine engellenebilmektedir. İçeride ise hiçbir ilmi temeli olmayan karşı diyalogcular çıkarılarak onlara dahi lojistik malzeme sağlanmaktadır. Ülkemiz adına bakıldığında bu insanların çoğunun aslında İslam diye bir dertlerinin bulunmadığı, aksine en azından şeriata karşı oldukları bilinmektedir. Hatta bazılarının kapasitelerini aşacak derecede bilgilendirildikleri, yazdıklarından ve konuştuklarından hemen fark edilebilmektedir. Kendi ülkemiz için konuşursak, diyaloga karşı olan Müslümanların dışında, diyalogu istemeyen bazı çevreler de vardır ve bu çevreler aslında Müslümanlardan çok daha mücehhez biçimde diyalog karşıtlığı yapmaktadırlar. Ancak, diyaloga karşı olanların bir kısmının böyle olması elbette diyalogu meşru ve olması gereken bir şey kılmaz, ama en azından, neden böyle diye, cevap bulunması gereken bir soru oluşturur. Bu sorunun cevabı için akla gelen hususlardan birisi muhtemelen şudur: Bu kesimler, Müslümanların kendi aralarındaki diyalogdan ve birlikteliğinden çekinmektedirler ve bu durumu onların aralarına husumet sokabilecek bir malzeme olarak gördükleri için bu konu üzerinde durmakta ve karşı cepheye lojistik destek sağlamaktadırlar. Eğer bu ihtimal doğru ise, muhtemelen aynı lojistik desteği, elbette bir başka kanalla diyalog yanlılarına da sağlayabilirler. Çünkü hedef bir tarafın galip gelmesi değil, karşıtlığın ve çatışman olabildiğince derinleşmesidir.

 

Bütün bu farklı yönleri göz önünde bulundurduktan sonra ve yine bu dâhili ve harici şerait karşısında, bu günkü anlamda diyalog söz konusu olduğunda müslümanlar için iki muhtemel pozisyondan söz edilebilir: Ya bu arka plana bakıp; “bu oyuna gelmeyelim” demek ve kabuğuna çekilip oturmak, ya da her türlü riski göze alıp buyurun, biz de varız, konuşalım diyerek sahneye çıkmak.

 

Birinci durumda; diyalogu başlatanların olumsuz niyetlerinin sezilmiş olduğunu gösterme ve “bu oyuna gelmeme” gibi bir başarı gözükmekle beraber, bunun konuşacak bir şeyi bulunmamak, barış yanlısı olmadığı gibi yaftaları hak etme riskleri de olacaktır. Bu niyetlerin sezilip ona göre tavır alınmasını gerektirir. Bu da Müslümanların donanımlı ve güçlü olmaları zorunluluğunu ortaya koyar. İkinci durumda ise Müslümanların, yukarıda sözü edilen dâhili ve harici şerait sebebiyle melhuz kayıplar vermeleri ihtimal dâhilinde bulunmakla beraber kazançlarının çok daha fazla olacağı kanaatini taşıyoruz. Bunun için tek şart, yeterince donanımlı olmaları ve diğer Müslümanlar ve kendi ülkeleri tarafından desteklenmeseler dahi, hiç olmazsa engellenmemeleridir. Bu yolla Hıristiyanların kendilerini oldukları gibi tanıtma avantajlarına karşılık, Müslümanlar da aynı avantajlara sahip olacak ve her iki dinin de, oldukları gibi tanınmasından daha kârlı çıkanlar yine kesinlikle Müslümanlar olacaktır.

Diyalogun üçüncü ve mümkün olan alanı, dinin teolojik yönünü tartışmaktan ziyade, hangi dine mensup olursa olsun, “öteki” ile güzel komşuluk ilişkileri kurmaktır. Bunun için de Müslümanlar için diyalog kurmada Ehli Kitaptan olanlar elbette daha öncelikli bir yere sahiptirler. Diyalogun bu safhasında dünyanın başına bela olan kötü gidişata dur deme şansı da yakalanabilir. Terörü, uyuşturucu kullanmayı, haksız gerekçelerle başka ülkelere saldırmayı onaylayacak hiçbir din yoktur. Dinlerin bu özelliğinden yararlanmak, bütün insanlığın hayrınadır. Diyalogdan beklenen de budur, ya da bu olmalıdır.”[6] 

 

Hizbullah’ın manevi lideri olarak bilinen Muhammed Fadlallah da şeffaflığın bulunması ve öncelikle elitler arasında olması şartıyla diyalogdan yanadır. Mustafa Özcan’ın yazısından özetliyorum:

Fadlallah da, birçok benzeri gibi, kâinatın diyalog üzerine kurulduğunu söylüyor. Buradan yola çıkan Fadlallah, Müslim, gayr-i Müslim, Sünnî, Şiî veya laik ve dindarlar arasında çapraz diyalogların kurulması gerektiğini söylüyor. Fadlallah, Müslüman ile Müslüman diyalogu teklif ediyor. Siyasetten kaynaklanan bir takım meydan okumaların önünü kesmek ve önüne geçmek için diyalogdan başka çare olmadığını söylüyor. Bu konuda müsaraha ve şeffafiyetin de olmazsa olmaz şart olduğunu ifade ediyor. Fadlallah diyalogun, birlikte hakikati arama mesleği olduğunu ve diyalog için de tabu bir meselenin olmaması gerektiğini vazediyor. Fadlalllah diyalogun sokağa taşmadan evvel, seçkinler tarafından enine boyuna yapılması ve işin özüne inilmesi gerektiğini ifade ediyor. Ondan sonra diyalogun sokakta etkisini gösterebileceğini ve devam edebileceğini söylüyor. Fadlallah, Margaret Thatcher’in Soğuk Savaş’ın akabinde ‘Şimdi NATO’nun düşmanı kim?’ sorusuna mukabil, ‘Yeşil İslâm’ dediğini de hatırlatıyor.[7]

Fadlallah’ın “İslami Hareket” adıyla Türkçeye çevrilmiş olan kitabında sözünü ettiği diyalog teoriden çok pratiğe yöneliktir. Kitabın bir bölümünün başlığında “İslam önyargısız bir akılla ve açık bir kalple diyaloga çağırır” diyor ve devam ediyor: “İslam dini, çeşitli görüşlerin yer aldığı bir sahnede, bir tez olarak kendini takdim ederken, bağlılığı asabiyet düzeyinden düşünce düzeyine çıkarmayı, dini, salt kin ve geriliği besleyen kabileci-grupçu anlayıştan fikir ufkuna ulaştırmayı ister. Burada düşünce üretilir, projeler sunulur, hikmet esaslı güzel örgütlü ve en güzel bir tartışmayı öngören diyaloga çağrı yapılır. İslami bakış açısına uygun siyasal projeler gündeme getirilip Müslümanların ve müslüman olmayanların problemleri kendilerini kuşatan pratik hayat çerçevesinde çözüme kavuşturmak amaçlanır. Cehalet kuyularında debelenen çeşitlilik problemi tek bir fikirle çözümlenir. Ama bu fikrin de gerçeği araştıran bilimsel bir bakışla benimsenmesi esastır. İslami tezin düşünsel, siyasal, toplumsal ve ekonomik bir proje olarak sunulması müslüman olmayanların etnik duygularını harekete geçiriyorsa, bu hususta Müslümanların izleyecekleri yol, bu duyarlılığı sakin bir söylemle gidermeye çalışmak, akl-ı selimle, açık yüreklilikle ve olumsuzlukları sabırla karşılamaktır. Ki duygusallığın yerini akıl alsın. Mesele ortak zeminde buluşma için bir ilk adım gibi algılansın, hakka ve başkalarının aklına saygı gösteren açık bir ruhla ayrılıkların üzerine gidilsin, birliğe bir yol bulunsun.”

“Eğer mesele, Hıristiyanlık gibi başka bir dinin varlığı ise, Hıristiyanlık İslam'ın hukuksal ve siyasal projelerine karşıt olabilecek bir projeyi/sistemi temsil etmez. Çünkü Hıristiyanlık tabilerinin düşüncesine göre, kendi içinde bir şer'i çizgi ve bir siyasal sistem taşımaz. O, bir iman faaliyetidir. Şu halde, bu düzlemde Hıristiyanlıkla İslam arasında bir çatışmadan söz edilemez. Ancak iki din arasındaki meseleler, ilahi konulara ilişkin fikri ayrıntılarla, ahlaki meselelerle ve ibadet şekilleriyle ilintilidir. Bunlar içinse İslam, siyasal alanda tam bir özgürlük garanti etmektedir. Bir kere İslam, kurduğu hukuksal ve siyasal sisteminde ehl-i kitapla bir arada barış içinde yaşamayı öngörür.”[8]
 

NOT: Alıntılardan orjinalliği korunanlar çift tırnak içinde gösterilmiş. Önemli bir kısmı da bir köşe yazısının sınırlarını zorlamamak için görüşlerin özüne dokunmamaya dikkat edilerek özetlenmiştir. Bir bölüm içindeki benzer örneklerin de tekrarından aynı amaçla kaçınılmıştır.

 

Gelecek Bölüm: DİYALOGA KARŞI OLANLARIN GÖRÜŞLERİ



[1] Yusuf el-Kardavî, Kültürler Arası Diyalog, İlke Yayınları, İstanbul (tarihsiz) ; sh: 58–62

[2] Turan Kışlakçı, Yeni Şafak, 19.12.2005

[3] Prof. Dr. Suat Yıldırım, Yeni Ümit Dergisi, Sayı: 68

[4] Prof. Dr. Baki Adam, Modern Dünyada Misyonerliğin Yeni Yüzü: Dinler Arası Diyalog, fortuna.divinity.ankara.edu.tr

[5] İsmail R. el-Faruki: İbrahimî Dinlerin Diyalogu, Pınar Yayınları, İstanbul 1993; Sh: 8 – 12

[6] Faruk Beşer, farukbeser.com/tr

 

[7] Mustafa Özcan, Kayıp hakikatın peşinde, Yeni Asya, 20-21.11.2007

[8] Muhammed Fadlallah, İslami Hareket / İlkeler ve Sorunlar II, Ekin Yayınları, 1996 – İstanbul, Sh: 36–38  

Yazarın Diğer Yazıları

    » Piyasalar
$ USD
1.5280
€ Euro
2.0840
IMKB
27.988
Altın
41.57
Mehmet Ali ÖZTÜRK
ozturk158@hotmail.com
Adem KAHRİMAN
Araştırmacı/Sosyolog-Yazar
Behçet BÜYÜKGÖKMEN
Ali Sami PALAZ
Köşe Bucak Dünya
Tüm Yazarlar
    Anket
    Yerel seçimler de hangi partiye oy vereceksiniz?
    AK PARTİ
    BBP
    CHP
    DP
    DSP
    DTP
    MHP
    SP
    ANKARA 06.01.2009
İmsak
-
5:32
Güneş
-
7:04
Öğle
-
12:01
İkindi
-
14:24
Akşam
-
16:47
Yatsı
-
18:11
Ana Sayfa | Künye | Bize Ulaşın | Giriş Sayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle |
anadoluweb© 2007-2008