TANZİMAT TRENİ MAKAS DEĞİŞTİRDİ
Osmanlı’ya Tanzimat fermanını yayınlattıran ne idi? Bir hatırlayalım. Orta ve Yeniçağların süper gücü olan “Devlet-i Âlî-i Osmaniye” 6 asırlık hayatının duraklama dönemini de geride bırakmış, gerileme patikasında ağır aksak “geriye doğru” ilerliyordu. Son Hilafet devleti bir yandan iç sorunları ile uğraşırken diğer yandan da Batı’dan ve Kuzey’den gelen/gelecek olan tehditlerden yakasını sıyırmaya çalışıyordu. En tehlikeli hasmı olan B.Britanya İmparatorluğu’nun “bizim çocuk” diyebileceği bir bürokratımız çıktı ve devletin eline bir reçete tutuşturdu: Tanzimat. Reçetenin sunduğu ilacın ambalaj ve prospektüsünde yazılanlar herkesin malumu, içeriğinde ise şu vardı: “Bizden korkmanıza gerek yok, bakın biz de size benzemeye çalışıyoruz, sizin kurum ve kuramlarınızla kendimizi yenilemeye gayret ediyoruz, biz sizin dostunuzuz,” de ve bunu icraatlarınla göster, tehlikeden kurtul.
Tanzimat, ıslahat, meşrutiyet, batılılaşma, NATO, AET, AT süreçleri hep bu nakaratla geçti. AB süreci de öyle geçiyor. Hep Batı’ya bu tür mesajlar veriyoruz, hep Batı’dan birileri gelecek ve bizden bir şeyler isteyecekse, onlar gelmeden o yönde kararlar alıyor, kanunlar çıkarıyor ve dostlarımızı/müttefiklerimizi karşılarken elimizde çiçek gibi bunları takdim ettik, ediyoruz. Ancak bütün bunlar şimdiye kadar resmi platformlarda gerçekleşiyordu. Peki, şimdi olmuyor mu? Evet, aynen devam ediyor, ama başka bir zeminde de bir şeyler oluyor. Yani Tanzimat treni ikiye ayrıldı ve birisi makas değiştirdi. İkinci trenimiz sivil ve sivil(!) güzergahta yol almaya başladı.
Bizden birileri dünyanın dört bir bucağında “hoşgörü”, “diyalog” konferansları düzenliyor. “Öteki”ler de bunlara araştırma ve tanıtma sempozyumları ve panelleriyle karşılık veriyor. Peki, hoşgörü, diyalog, tanışma ve tanıtma gibi kavram ve etkinlikler kötü bir şey mi? Hayır! Ama “Vehbi’nin kerrakesi” öyle değil. Olayların arka planında, yazılanların satır aralarındaki gerçek farklı. Bir müddet biz susalım, olaylara alkış tutanlardan biri konuşsun. Çünkü biz söylersek komplo teorisi diyenler çıkabilir.
Emin Pazarcı dün (23.11.2007) Bugün’deki köşesinde şunları yazmış: “Aslında, bütün bunlar Fethullah Gülen Hareketi'nin yeni bir piar çalışması. Öyle görünüyor ki, önümüzdeki dönemde de dünyanın çeşitli bölgelerinde konferanslar devam edecek. Üniversitelerdeki toplantılar birbirini izleyecek. Amaç: Karşılıklı önyargı duvarlarını yıkmak. Doğu ile Batı arasındaki hoşgörüyü yaygınlaştırmak. Bu konferanslarda, Gülen Hareketi, radikalizmin panzehiri olarak öne çıkarılıyor. Sunulan tebliğlerde Fethullah Gülen'e ayna tutularak Batı'ya Anadolu Müslümanlığı anlatılmaya çalışılıyor. Fethullah Gülen Cemaati de "Uzun vadeli çözüm biziz" formülü ile Batı'nın karşısına çıkıyor. Bu konferansların bir başka amacının, Türkiye'den Batı'ya yönelen menfi propagandanın tesirlerini azaltmaya yönelik olduğu da söylenebilir. Gülen Hareketi, Batı dünyası karşısında kendisini doktor masasına yatırıp bir çağrıda bulunuyor: -Gel, beni muayene et. Batı'da bu çağrıya ilgi büyük.”
Evet, tarih tekerrür ediyor. Küresel emperyalizm bir takım senaryoları sahneye koyuyor, bir kaos ortamı oluşturuyor. Bu kaosun müsebbibi olarak da birtakım kiralık veya kurbanlık kişiler ve örgütler bulup takdim ve teşhir ediyor. Ondan sonra gelsin hasmın sadakat, emniyet ve samimiyet beyanlarının kabulü. Ama hemen de kabule yanaşmıyorlar, oyunun sürgit devamı için. ABD’nin girdiği veya çıkardığı bütün savaşlardan önce gerçekleştirdiği komplolar bugün artık okuyan herkesin malumu. Bu konuda, çoğu Batı’da yazılmış kitap ve makalelerin bir haylisi Türkiye’de de -diyalogdan yana görüş belirten yayınevleri de dahil- yayınlanmış durumda. 11 Eylül faciasının ve karikatür krizinin arkasında hangi güçlerin olduğunu artık dünyada herkes biliyor. Ama bilinmesine rağmen, Batı’da İslam denilince ilk akla gelen Bin Ladin’in de bir zamanlar Bush’larla 30 yıl petrol şirketi ortaklığı yaptığı ve Sovyet işgaline karşı Afganistan’da mücadele verenlere ait bir irtibat bürosu olan, ABD’den de destek alan “Kaide-i Sicil”in, bu zatın yönetiminde nasıl “el-kaide” adıyla bir terör örgütü haline geldiği veya getirildiği veya öyle takdim edildiği/edilmesi gerektiği hep gözden kaçıyor. Ondan sonra da Batı’nın, Haçlılardan beri müzmin hastalığı olan “İslamofobi”sinden kurtulması için Müslüman beyni ve yüreğinden yapılmış ilaçlar, Tanzimat treninin hem resmi katarı, hem de makas değiştirmiş sivil katarı tarafından Batı’ya ulaştırılmaya çalışılıyor. Gitmişken de kendimizi onların ameliyat masasına şöyle bir yatırıyoruz: “Bir check up yapın, bakın kalbimizde ve beynimizde sizi rahatsız edecek bir şey bulabilecek misiniz?” diye.