Gerçekten de haklıymış ilkokul öğretmenlerim; Ayşe Şahin ve Ali Özer.
Derlerdi ki: Cumhuriyet ve demokrasi, halkın kendi kendini yönetmesidir.
Biraz daha büyüdüğümüzde Sosyal Bilgiler öğretmenimiz Erol Boylu ve İnkılâp Tarihi hocamız Mahmut Altun’dan da aynı sözleri işitmiştik: Demokratik yönetim, halkın iktidarıdır.
Üniversite yıllarında ise okutman Tevfik hoca ve Doçent Osman hoca da sürekli olarak demokrasi ve cumhuriyetin faziletlerinden söz eder, “insanlık için en iyi yönetim biçiminin demokratik cumhuriyet olduğunu” söylerlerdi.
Üzerine basa basa“Demokratik, laik cumhuriyet rejimlerinde tek egemen halktır. Demokrasilerde halkın iradesi kutsaldır” derlerdi.
İlkokul, ortaokul, lise ve üniversitede öğretmenlerimizin tümü aynı şeyleri söylüyordu.
Diyorlardı ki; demokratik yönetimde:
1- Herkes kanunlar önünde eşittir.
2- Bir zümre, diğer bir zümre önünde hiçbir imtiyaza sahip değildir.
3- Din ve vicdan hürriyeti vardır.
4- Herkes eğitim ve öğretim hakkına sahiptir.
Laikliği de şöyle tanımlıyorlardı: “Laiklik; din ile devlet işlerinin ayrıldığı, herkesin inandığı biçimde yaşayabildiği bir sistemdir. Hiçbir kişi, kurum ve kuruluş diğerinin inancına müdahale edemez… ”
Yıllar geçti…
Gördüm ki; zaman öğretmenlerimi haklı çıkardı. Ne kadar da doğru söylemişler…
Gerçi o dönemde yaşanan başörtü zulmüne karşı çıkıp, ( Tevfik Büyüksarıkulak’ın) tehditler(in)e maruz kalsam da bir kez daha gördüm ki;
Laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nde halkın egemenliği var.
Türkiye’yi Türk halkı yönetiyor. Dilediği kişileri iktidara taşıyor, dilediklerini de yönetici koltuğundan indiriyor. Ülkenin yönetiminde hiçbir zümrenin tahakkümü söz konusu değil.
Ayrıca halk, bu topraklarda inandığı gibi yaşayabiliyor… Hiç kimse namaz kılmalarına, oruç tutmalarına müdahale etmiyor. Camiler ve Kur’an Kursları da açık. İsterlerse camilere gidebiliyor, ilköğretim mezunu olan çocuklarını Kur’an Kurslarına gönderebiliyorlar.
Dahası, devlet onlara namaz kıldıracak, cenazelerini defnedecek imamlar da görevlendirmiş… Gül gibi bir yönetim…
Kadınlar ise isterlerse, başlarını çene altı, kurdele biçimi daha yalın ifadeyle Anadolu tarzı örtebiliyor.
Hele de kapıcı, bakıcı, temizlikçi yani; hizmetli sınıfında ise istediği şekilde bağlayabiliyor.
“Allah, bismillah, inşallah, maşallah, elhamdülillah, çok şükür, Allah bilir…” demelerinde de bir sakınca yok, suç teşkil etmiyor.
Sadece bunu çağdaş bir siyasetçi, başbakan, bakan söylememeli. Suç işlemiş olurlar; zira onlar yönetici.
“Aksi takdirde din ile devlet işi kesinlikle birbirine karışır”…
Dolayısıyla biz din ile devlet işlerini birbirine karıştırmayan, çağdaş, demokrat, insan haklarına saygılı, hukukun üstünlüğüne inanan, ifade özgürlüğünü savunan gelişmiş, modern ve en önemlisi laik Avrupa’ya, Batı’ya yüzümüzü dönmeliyiz.
Her ne kadar Yahudilere ve Ermenilere soykırım yapılmadığını söylemeyi suç saysalar da kendi yöneticileri Hıristiyanlığı övse de onları örnek almalıyız.
Tony Blair gibi Avrupalı bir yönetici “ siyasi kararlarını Hıristiyanlık değerleri ışığında aldığını, Tanrı’ya olan inancının politikalarını etkilediğini “ söylese de veya Berlusconi, Merkel, Kohl ya da diğerleri gibi “Hıristiyan medeniyetine övgüler” yağdırsa da bu duruma aldırmamalıyız.
Onların sözleri ne ülkeleri ne de dünya için bir tehdit olarak değerlendirilmemeli.
Mesela Bush, gece gündüz İncil okuyor da ne oluyor ki?
Müslümanlara karşı Haçlı Seferi ilan etti de bir şey mi değişti?
Son söz: Ben öğretmenlerime bana hayatın bu gerçeklerini öğrettikleri için minnettarım…



